Per. Kas 26th, 2020

plaklar

 

Sultan KILIÇ

 

KAŞLAR PALA, ETEKLER DİZ ALTI

 

Maraş Kız İlköğretmen Okulu’ndaki leylak rengi jileleri, siyah çorap, siyah ayakkabı, siyah ve beyaz gömlekleri nasıl unuturuz?

 

İnsanın kendini en çok incelediği, kendine en çok dikkat ettiği yaşlarda, bir kozaya hapsedilme yaşanıyordu. Bizi yönetenler, çirkinleşmemiz için ellerinden geleni yapıyor gibiydiler.

 

Saçlar, kulak hizasında kesilecek. Etekler diz altında olacak. Saç kıvırma, saç boyama, yüz boyama zaten bilmediğimiz şeylerdi. Kaş almaksa büyük suçtu. Her pazartesi, bahçeye sınıf sınıf dizilirdik. Gündüzlü öğrenciler de dâhil olurdu bu dizilişe. Bayrak töreninin ardından, tekli sırayla öğretmen ve idarecilerin önünden geçerek dersliklere giderdik. Etek boyları, saçlar ve özellikle kaşlar denetlenirdi. Pala pala gezen arkadaşlarımız vardı. Kim bilir, o halde ne kadar mutsuzdular?

Mezun olduktan sonra, benim pek ihtiyacım olmadığı halde, ben de dâhil kızların çoğunluğu, kaşlarını adeta yoldular. Nasıl bir hırsa kapıldıksa ya da önemsediğimiz yüzümüze nasıl bir yasak baskısı uygulandıysa? Kaşlarımızı ip şekline getirdik, ipince kaşlarla daha güzel olduğumuzu zannederek. Yolduğumuz kaşlarımız değildi belki de aşırı yasakları yolup atıyorduk üstümüzden.

Erkeklerden aşırı soyutlanmış olmamız, ilk gördüğü erkekle evlenmesine yol açmış mıdır acaba arkadaşlarımızın?

Mark Sykes'in objektifinden 1904 MARAŞ

 

ARTİST YA DA ŞARKICI MI ZANNETMİŞTİM KENDİMİ?

Galiba, böyle her hafta sıraya sokulup denetlenmek hoşuma gitmemişti. Çarşı iznine çıktığım bir gün, berber (o zaman kuaför denmiyordu) koltuğuna oturdum, kısacık kes, dedim. Okula geldiğimde saçlarım, asker tıraşından biraz daha uzundu.

Demek ki o yıllarda saçların böyle kısacık kestirilmesi doğal değildi. Birkaç yıl ‘Hey’ dergisi almıştım her ay. Pop şarkıcılarının magazin haberleri, bol fotoğraf eşliğinde yayımlanırdı. Esin Afşar’ın Hey dergisinde yayımlanan kısacık saçı pek hoştu. Ama ben haddimi aşmıştım; şarkıcı ya da artist değildim. O yaşlarda bunların farkında bile değildim tabi.

Okul müdürümüz Mustafa Uçkan, meslek dersimize geliyordu. Sınıfa girer girmez yüzü değişti. Yanıma yaklaştı “Kim kesti bu saçını böyle?” dedi. Ses tonundan, yüzünün asıklığından kızdığını anladım. Ben de biraz mahcup “Berbeeeeer” dedim. Kafama bir fiske vurdu “Allah belasını versin, senin de berberin de!” diye adeta tısladı. Dişlerinin gıcırtısını duyar gibi oldum. Hiç gülmediğinden bana öyle gelmiş de olabilir.

Ama yılsonuna kadar hava atarak geçtim denetleme kurulunun önünden. Onlar, bu hava atmamın farkında bile değildiler kuşkusuz. Hiçbir önemi yoktu, bir öğrencinin önlerinden rahatça geçmesinin ama benim için önemliydi.

 

 

HEMŞİREYİ ÇARDAKTAN KALDIRMA PLANIMIZ

 

Güzel bir eylül akşamıydı, hava hafif esintili. Gönüllerimizse her zamanki gibi sıkıntılı.

Akşam yemeğinden derslik binasına döndük. Etütten önce bir süre dinlenme zamanımız var. Müzik odasındaki pikapta, plaklardaki hafif Türk müziği de denilen pop şarkılar çalınıyor. Koridor başlarındaki sahanlık kısımlarında hoparlörden yüksek sesle dinleyebildiğimiz şarkılar eşliğinde kız kıza dans ediyoruz. Fırıl fırıl dönüyoruz. Başımız dönmeden, asla yorulmada. Mine Koşan’ın buğulu sesi yayılıyor tüm koridorlara:

 

“Yağmurun sesine bak

Aşka davet ediyor

Cama vuran her damla

Beni harap ediyor

 

Bu yağmur seni benden

Alıp götüren yağmur

Aşkımızı sel gibi

Silip süpüren yağmur

 

Her damlada ah ettim

Hayatıma kahrettim

O kadar üzgünüm ki

Seni nasıl kaybettim

 

 

Ne zaman kapım çalsa

Sen geldin sanıyorum

Korkarım ki aşkımı

Boş yere arıyorum

 

Yine yağmur yağacak

Beni benden alacak

En acı ıstırabın

Deryasına salacak

 

Her damlada ah ettim

Hayatıma kahrettim

O kadar üzgünüm ki

Seni nasıl kaybettim”

Mark Sykes'in objek 1904 MARAŞ

 

O kalabalıkta birileri, yani bize göre gelişmiş kızlardan birileri, ortalığa bir bomba bıraktılar. Okulun hemşiresiyle öğretmenlerimizden Bekir Ay, ön bahçedeki çardakta oturmuş, sohbet ediyorlarmış. Gizli kapaklı iş çevirmiyorlar ki herkesin gözü önünde gayet doğal, insani bir durum yaşanıyor. Oturmuş, çay içerken sohbet ediyorlar.

Ama belli ki bizim kızların fesatlıkları tutmuş. Bekir Hocayı hemşireden kıskanmışlar. Hemşireye ‘kasıntı’ deyip kötülüyorlar kadıncağızı. Ortalığı kasıp kavuruyorlar, bunları mutlaka ayırmalıyız, diye. Çardakta keyif çatmalarına engel olmalıyız ama nasıl, diye kıvranıyorlar.

İşgüzarlık bana düştü sanki. Elimi karnıma koyup iki büklüm oldum. Bas bas bağırıyorum. Yüzümü buruşturarak yerde kıvranırken bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyorum. “Akşam yemeğinde çürük üzümleri yedirdiler. Zehirlendim ben!”

Hemşireyle Bekir Hocanın keyfini çekemeyenler, dörtnala koştular bahçeye. İkisi de koşar adım yanıma geldi. Hemşire Hanım, “Hadi bakalım, arkadaşınızın koluna girin, revire taşıyın hastayı.” dedi. Ben hiç susmuyorum, kıvranırken hâlâ çürük üzüm yedirerek beni zehirleyenleri suçluyorum. “Anaaam anam, ölüyoruuuum!” feryatlarım Gâvur dağlarına kadar ulaşmasa da Maraş’ın dağlarına ulaşmıştır herhalde.

Karga tulumba çıkarıldığım dördüncü kattaki revirde hemşirenin verdiği bir ilacın ardından feryatlarım şıp diye kesiliverdi. Fesat arkadaşlarım, pek mutlu olmuşlardı hemşireyle hocayı sohbet çardağında oturtmadıkları için.

Her şey bir yana da gerçekten çok kötüydü o üzümler. Dış kabuğu gön kadar kalın, taş gibi kocaman çekirdekleri, yuvarlak taneleri olan açık sarı bir üzümdü. Kabuklarını çiğnememiz mümkün değildi. Sapından kopardığımızda oluşan delikten üzümü üft diye içimize çekince kabuğu elimizde kalırdı. Maraş İlköğretmen Okulu’nda yediğim o kalın kabuklu, iğrenç beyaz üzümleri bir daha asla yemedim.

 

sultankilic44@hotmail.com

 

 

76

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir