Per. Eki 22nd, 2020

Beyazıt Taş 23 Ağustos 2013Bir devleti yıkabilirsiniz, bir ulusu ortadan kaldırabilirsiniz; ama eğer o ulusun bir ferdi ayakta kalmış ise ve dilini biliyorsa, o bir gün aile, aileden toplum ve toplumdan da gün gelir ulus olur.Biz Malatya‘dan Kırıkhan’a göç ettiğimizde ben yaklaşık olarak 6-7 yaşlarımdaydım ve anadilim olan Kürtçeden başka bir dil bilmiyordum. Yani, bende hayat Kürtçeydi. Malatya da olduğu gibi, Kırıkhan‘a geldiğimizde, yaşam evimizde doğal ve normal olarak Kürtçe iken, dışarıdaki hayat ne yazık ki Türkçeydi. Ben çevremdekilere, çevremdekiler de bana yabancıydı. Bana en yakın olan kendi öz yeğenlerim bile Türkçe konuşuyorlardı. Yani, onlar bana, ben de onlara yabancıydım. O yüzden, adeta eve kapanmış ve pek dışarıya çıkmak istemiyordum. Rahmetli annem Xané, bu durumu fark etmiş ve bana bir gün şöyle seslenmişti: “Tu çıma nariye dar û bı hevala xwera naliziye? “(Sen neden dışarıya gidip arkadaşlarınla oynamıyorsun?) Ben de ona şöyle demiştim: “Na ate, ez na xwazım herım dar û bı kesira bilizim. Ere bejé, ez be kere bilizim? Tukes mın, ez ji tu kesi lı dar nasnakım û fehım jı nakım.” (Hayır anne, ben dışarıya gidip oyun oynamak istemiyorum. Ben, kiminle oynayayım ki? Ben dışarıda kimseyi tanımıyorum ve anlamıyorum, kimse de beni.)Annem: “Çıma tukes tune, lave mın? Tama, xwarze te hene. Here cem xwarze xwe u bı wanra bilize “(Nasıl kimse yoktur? Senin yeğenlerin vardır ya, onların yanına git ve onlarla oyna.) Annemin dediğini dinleyerek, benim yaşlarımda olan, Kırıkhan da doğmuş ve büyümüş olan büyük ablamın çocuklarının yanına gittim ve onlarla anlaşmaya çalıştım. Ama ne yazık ki, ne onlar beni, ne de ben onları bir türlü anlayamadık. En sonunda eve geldim ve anneme dedim ki: “ Daye, ev çava xwarze mının? Ez wan, ev ji min fehım nakın. Ev zımane ki din axwatın dıkın. Ev çı zımane?” (Anne, bunlar nasıl yeğenlerimdir? Ben onları, onlar da beni anlamıyorlar. Onlar başka bir dil konuşuyor, konuştukları dil nedir?) Annem: “Ere, ev zımane tırkiye. Tu ji wi zamane dıbe hin bike. Lı mektebe tirki zarok na be Kurdi, bi Tırkı dıxwunin û dınivisinin “(Evet, bu Türk dilidir ve yeğenlerin Türkçe konuşuyorlar. Sen de bu dili öğrenmek zorundasın, çünkü Türk okullarında çocuklar Kürtçe değil, Türkçe öğreniyorlar ve Türkçe yazıyorlar).Ve ben okula başladım. Zihnimde Kürtçe olan tüm varlıklar ve nesneler yerlerini yavaş yavaş Türkçeye bırakarak beynimde depremler yaratılar. Öyle bir an geldi ki kendi özüme ve varlığıma yabancılaşmıştım. Hiç unutmam. Okuldan yeni gelmiştim ve acıkmıştım. Güzel ve rahmetli annem bahçede oturmuş kınalı saçlarını tarıyordu. Ona dönerek, Türkçe: “ Ben acıktım, yemek yok mu?“ dedim. Annem oturduğu yerde bana Kürtçe: “Tu çıma bı Kurdi na beje lawo? Ez te fehım nakım. Keçe! Tişteki bıda wi se bıra buxwe “ Sen neden Kürtçe söylemiyorsun? Ben Türkçe anlamıyorum ve ablama dönerek kızım, bu ite bir şeyler ver de yesin, dedi). Annemin Kürtçe konuşması, beni rahatsız etmişti. Ona dönerek: “Sen neden Türkçe konuşmuyorsun? Ben bundan sonra Kürtçe konuşmanı istemiyorum, diyerek yerdeki taşı kaptığım gibi anneme fırlattım. Taş gitti zavallının ayak topuklarına deydi ve annemin acı içinde kıvranmasına neden oldu (O anı ve acıyı hâlâ ruhumda hisseder ve derin acısını hep çekiyorum).Tabi, ben evi bu olaydan sonra terk ettim ve babamın korkusundan ancak geç vakitlerde tekrar eve gelmek zorunda kaldım. Babam eve geldiğimi görünce ablama şöyle seslendi: „”Keça mın, bine ku lavike min şive xwe buwxe. (Kızım, oğlumun yemeğini getir ki, yemeğini yesin). Bizde yemek kalaylanmış bir tepside getirilirdi. Yemek Sini içinde geldi. Baktım Sinide iki yufka ekmek, bir tabak bulaşık suyu ve bir de tahta kaşık duruyordu. Neyse, tabi ben yemedim. Benim bulaşık yemeğini yemeyeceğimi anlayan rahmetli babam: “Oğlum neden yemiyorsun?“ diye sordu. Ben sesiz kalarak sofranın önünde diz çökmüş vaziyette babamın ne yapacağını kestirmeye çalışırken. Babam olayı daha fazla uzatmadan eyleme geçti. İki eliyle kukalarımdan tutarak beni havaya kaldırdıktan sonra duvara iki sefer çarptı ve çarparken de ağzından şu sözler ateş gibi döküldü: „Ben bu evde sağ olduğum sürece, bu evde „Kürtçe“ konuşulur. Bunu aklınızdan sakın çıkarmayın. Ha, ben öldükten sonra ve sizin şayet kendi ayrı eviniz olursa, o zaman kendi evlerinizde hangi dili konuşursanız, konuşun, umurumda değildir, ama benim olduğum yerde değil“ dedikten sonra beni bir karton gibi yere bıraktı. Dikkat edilirse burada bir kültürel çatışma söz konusudur. Türk dili ile Kürt dilinin çatışması. Babam burada bende ki asimileyi fark ediyor ve artık kendi Kürt kültürel varlığını ortaya şiddet benzeri bir tarzda koymak zorunda kalıyor. Yani, burada Türkçe, benim şahsında kendini tüm aileye dayatarak oldukça bir asimle tehlikesi oluşturuyor. Bunun karşında babam zorunlu bir şekilde bu asimleye karşı müdahale etme zorunluluğu görüyor ve de müdahalesini de zaten zoraki yapıyor. Haksız mı? Tabi ki haklıdır. Bu olaydan sonra kafamda „biz gerçekten Kürt müyüz? Yoksa Türk müyüz“diye kendimce bir araştırmaya girdim. Bir resmiyet belgesi arıyordum. Babamın ve Annemin Kürt olması, ailede Kürtçe konuşulması beni ikna etmeye yetmiyordu. Bir gün okul çıkışında bir kitapçıya gittim kendime İngilizce–Türkçe bir sözlük aldım. Eğer, sözlükte “Kürt“ ve “Kürdistan“ kelimelerinin bulursam, bu kelimeler bana resmi gelecek ve bende babama inanacaktım. Yok bulamazsam, hali hazırda olan resmi Türkçeye ve Türklüğe daha çok bağlanacaktım, çünkü bu kelimelerin sözlükte olması bana resmi bir belge teşkil edecekti. Bu inançla İngilizce-Türkçe sözlüğü açarak „Kürt“ ve „Kürdistan“ kelimelerinin Türkçe karşılığını heyecanla aramaya başladım. Sözlükte: “Kurd “yani Kürd kelimesini buldum, ama “Kürdistan“ adlı kelimeyi bir türlü bulamadım. Fakat sözlüğün, resmi dilin emrinde olduğunu nereden bilecektim ki?Bu bilgisizlikten ötürü o zaman doğal şu kanıya varmıştım: “Demek ki; Kürt denilen bir kesim var, Ama bunlar dağlarda yaşayan ve Türklerin bir başka kolu durumunda olanlardır. Fakat “Kürdistan“ denilen bir yer yok, eğer olsaydı, sözlük onu da yazardı“ diyerek bu konuyu kendimce o zaman kapatmıştım. Peki, konu gerçekten kapanmış mıydı? Hayır. Ben sadece resmi dilin ve eğitimin bana verdiği asimle kültürle kendi varlığımı yok sayarak ve inkâr etmek durumunda kalmıştım. Bu inkâr ve asimile virüsünün tesirini ilk keşfeden Kürt düşünürü Ehmedê Xanî‘idi. Ehmedê Xanî bu illeti ta 17. yüzyılda fark etmiş ve bu asimile yabancı dil kültür virüsüne karşı “Kürt dilini“ korumak için tam tamına 6 yıl çalışarak Mem û Zîn (1695) adlı dev eserini yazmıştı. Peki, neden Xanî, bu eseri yazmak zorunda kalmıştı acaba? Mem û Zin de asıl söz konusu olan Kürt dilinin varlığı ve ona resmiyet kazandırma olayıdır. Mem û Zin Kürt dilinin okuludur. Ehmedê Xanî de bu okul da ilk defa Kürtçe diploma veren, ilk kürt öğretmenidir. Yani, Xanî burda tüm dünyaya “Kürt“ ve “Kürtçe denilen bir dil“ vardır. İşte benim kitabım bunun bariz ispatıdır, diyerek Kürtçeye resmi bir kimlik kazandırmıştır. Xani’nin eseri Mem û Zîn bana göre bir “evin” (aşk) kitabı değildir. Aksine Kürt dilinin manifestosudur. Yani, dil olmazsa, ne evin (aşk), ne felsefe, ne sanat, nede yaşam konu edilebilir. Mem û Zîn bence, Xanî’nin Kürtlere taktigi bir kürtçe gözlüktür. Kürtler bu gözlükle yaşama ve çevresinde olup bitenlere bakabilsinler diye. Xanî, burada Kürt dili bilinçli olarak çok yönlü kulanılmıştır. Bu ne demektir? Yanib dikkat edilirse; Xanî, Mem û Zinde de kürtçeyi hem şiir, hem felsefe, hem günlük halk dili olarak kulanmıştır. Neden? Çünkü Kürt dili yasak ve resmiyette yeri olmayan bir dildir. Kürtlerin devleti, okulu yoktur ve düşmanlar böyle bir dilin olmadığını söylemektedirler. Xanî, böyle bir durumda isyan ederek, kürt dilini çok yönlü olarak ele alarak ona hayat vermiş ve yok olmasını önlemiştir. Yani, Xanî bu eseriyle Kürtlerin zengin bir dillerinin olduğunun altını çizerek, onları yeniden dünya sahnesine bir ulus olduklarını koymuştur. Mem û Zîn de ”Kürt dil” karşımıza irade ve cesaret olarak çıkmaktadır. Bu cesaret ve irade devlet sahibi olacak Kürt liderlerine, Kürt kadınlarına ve Kürt çocuklarına altın bir tepside “anahtar” olarak sunulmuştur. O, Kürtçenin Kürt halkının hem dili, hem cesareti, hem de ruhu olduğunu çok iyi biliyordu. Xani, o dönemde sarayda kâtiplik yapmasına, Arapça ve farsça bilmesine rağmen, tüm eserlerini Kürtçe yazması hiç tesadüfü bir olay değildir. Bunun nedeni de Kürt dilinin önemini ön plana çıkarması ve Kürtlere kendi ana dilleriyle eğitim görebilmelerinin yolunu göstermiş olmasında yatmaktadır. Bu anlamda Xanî, Kürt dilinin ilk babasıdır, desek sanırım yanılmış olmayız. Bir devleti yıkabilirsiniz, bir ulusu ortadan kaldırabilirsiniz; ama eğer o ulusun bir ferdi ayakta kalmış ise ve dilini biliyorsa, o bir gün aile, aileden toplum ve toplumdan da gün gelir ulus olur. Yeter ki kişi, anadilini unutmasın. Xani bu derdin üzerine parmak basarak şöyle isyan eder:Şaşıp kaldım ben, Allahın hikmetindeKürtler, dünyanın şu varlık devletindeAcep hangi nedenle nasipsiz kalmışlarVe tümüyle boyunduruk altına girmişlerÇünkü dünya bir gelin gibidirEgemenliği de yalın kılıcın elindedir. Evet, Ozanın vurguladığı gibi; Kürtlerin ne devleti, nede sahibi vardı. Allah da onları unutmuştu. Peki, böyle bir ortamda kim onlara sahiplik yapacaktı? İşte; Xani, bu soruya Mem û Zîn ile cevap verdi. O bununla her kürdün beynine, evine ve ruhuna girerek onları kendi kendilerine sahiplik yapmasını sağladı. Mem û Zîn Kürt coğrafyasında her kürdün dilinde ve zihnindedir. Kürtlerin çoğu bu destanı tanır ve ezbere bilir. Dengbejler (Kürt halk müziğinin ve edebiyatının sözlü temsilcileri) tüm sohbetlerinde sabahlara kadar bu destanı anlatırlar. İşte bu anlatım sayesinde Kürt dili yok olmaktan kurtuldu ve kendini bu güne kadar koruyarak öyle geldi. Xanî, yaklaşık 300 yıl önce Mem û Zîn adlı eserini yazdığında Kürtçe yasak değildi. Ama biz bugün 21. yüzyıldayız ve Kürtçe, Türkiye de resmiyette ne yazık ki hâlâ yasak. Günümüzde ilgi odağı olan Mem û Zîn devlet tiyatrolarında sahnelendi, Sîya Mem û Zîn adlı ilk Kürtçe filmi çekildi. Bunlar kuşkusuz sevindirici haberlerdir. Ama buna müsaade eden devlet yetkilileri Ehmedê Xanî’ye bir saygının gereği olarak Kürtçenin de artık resmiyette varlığının kabul edilmesi gerekmiyor mu? O zaman Kürt çocukları benim gibi, ne babalarıyla ve anneleriyle karşı karşıya geleceklerdir, ne de Kürtlüklerini ve de dillerini sorgulama gereği duyacaklardır. Bu ayıbı ortadan kaldırmanın zamanı daha gelmedi mi?Yazıyı Cemil Meriç’in güzel bir sözü ile noktalayalım: “Dilini unutan bir nesil, yabancı dili nasıl sevsin?”

166

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir