Paz. Oca 17th, 2021

 

 anne çaresizliği

 

Tuba Karagözlük

 

Çoğu sabah babaannesiyle oynaşma seslerine uyanıyorum, sanki birbirlerini gıdıklıyorlarmış gibi gülüşüyorlar karşılıklı.

Sonra annem, “Haydi, git babanı uyandır. ‘Kahvaltı hazır baba, gel’ de haydi” diyor.

Odaya doğru pıtır pıtır yürüme sesini duyuyorum.

Başımı yatağın kenarına yaklaştırıp kapatıyorum gözlerimi.

Giriyor içeri, heyecanlı bir şekilde “Baba” diye bağırıyor.

Tıpkı benim yazdığım, sizin okuduğunuz gibi “baba” diyor ama öyle şirin bir telaffuzla söylüyor ki…

Açmıyorum gözlerimi, birkaç defa daha bağırıyor “baba” diye, sonra o minik elini uzatıp yanağıma, kulağıma, burnuma falan dokunuyor.

Tek gözümü açıp bakıyorum, uyandığımı görünce seviniyor, gülümsüyor.

Kalkıp kucağıma alıyorum, boynunu koklayıp, yanaklarını öpüyorum.

Dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

 

Akşam eve gelip zili çalıyorum.

Eve geldiğim zamanı bildiğinden, zilin sesini duyar duymaz koşuyor kapıya.

Beni görünce bir çığlık atıyor, seviniyor, gülümsüyor.

İçeri giriyorum, kucağıma geliyor hemen.

Kasketimi ve gözlüğümü alıyor; her zaman bıraktığım yere koyuyor kasketimi, sonra gözlüğümü özenle katlayıp kasketin yanına bırakıyor.

Sonra bana bakıp, bir vazifeyi başarıyla yerine getirmiş olmanın verdiği haklı beklentiyle “alkış” işareti yapıyor.

Alkışlıyorum, “Aferin güzel kızıma” diyorum.

Boynunu koklayıp, yanaklarını öpüyorum.

Gülümsüyor.

Dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

 

Gece, beşiğinin yanına gidip, antreden odaya sızan ışığın loşluğunda yüzünü seyrediyorum.

Öyle güzel uyuyor ki…

Bir çift göz, ancak bu kadar güzel yumulabilir.

Eğilip, küçük küçük nefes alıp verişini dinliyorum.

Küçücük öpüyorum yanağından.

Hele bir de rüyada gördüğü bir şeye güldüğü ana denk gelebildiysem…

Öyle güzel gülüyor ki…

Dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

 

  • * * * *

 

“Son dakika: Bombalı saldırı!” diyor, haber siteleri.

 

Ölen, yaralanan gencecik insanlar varmış…

 

Biraz sonra bir evin önüne, biraz sonraya kadar o evin önüne hiç gelmemiş ve biraz sonradan sonra da bir daha hiç gelmeyecek olan birkaç araç gelecek.

 

En öndeki araçta askerler olacak; biri yüzbaşı ya da belki binbaşı, biri onun şoförü, biri de kapısını açmakla vazifeli birkaç asker.

 

Bir diğer araçta gazeteciler…

 

Bir tanesi de ambulans, içinde sağlık çalışanları..!

 

Kuvvetle muhtemel; tek katlı, uyduruk bir bahçe kapılı, ısı yalıtımsız, pvc penceresiz, kartonpiyersiz, laminat parkesiz, sobalı bir ev olacak bu.

 

Günlerdir uykuyu kendine haram etmiş annenin yüreği, gece yarısı çalan kapı ile yangın yerine dönecek.

 

Gözü hafiften pencereye kayacak.

 

Ambulansın tepe lambasından etrafa yayılan mavi-kırmızı ışığı fark edecek.

 

Yalvarır gibi bakacak evdekilerin yüzüne, “Ne olur açmayın” diyecek.

 

“Ne olur açmayın kapıyı…”

 

Zannedecek ki anne, kapı açılmasa, yüz yüze gelmese kapıdakilerle, sadece kapıdakiler değil, onların getirdiği o “haber” de çekip gidecek.

 

“Ya yanılıyorsam…” ümidiyle, kendini hemen koyvermeyecek belki ama dudakları büzülmeye, gözleri nemlenmeye başlayacak bile, daha kapı açılmadan.

 

Kapıya doğru yaklaşacak bir çift ayak sesi.

 

Belki bacısı, belki ağabeyi, belki kardeşi, belki babası…

 

Ama annesi değil.

 

Annenin yalvarmaları bir işe yaramayacak, açılacak kapı.

 

Kapının önünde, ev halkının hiç tanımadığı beş on adam.

 

En öndeki, asker üniformalı…

 

Anne görecek onu.

 

Koşacak kapıya.

 

Bu defa ona yalvaracak, “Ne olur sus… Söyleme, ne olur…”

 

Adam üzgün, yüzü bembeyaz.

 

Annenin elleri adamın yakasında…

 

“Sus! Ne olur söyleme…”

 

Söylemesin de…

 

Ne zamana kadar anne?

 

Annenin ellerinden tutacak adam, evde feryat figan…

 

Henüz bir şey söylemedi, ama…

 

Gecenin bu saatinde, koskoca subay hâl hatır sormaya gelecek değil ya…

 

Bacı yerde dövünüyor, kardeşi bağırıyor, baba çökmüş duvarın dibine…

 

Anne hâlâ yalvarıyor, “Sus! Ne olur söyleme…”

 

Söyleme de…

 

Nereye kadar anne?

 

Söylenecek “gerçek” anneye…

 

“Senin bir yavrun vardı ya hani…

 

Kokusunu dünyalara değişmeyeceğin…

 

Azıcık ateşi yükselse, sabaha kadar başında beklediğin…

 

Sabah olup da yüzüne güldüğünde, uykusuzluğunu, yorgunluğunu o dakika unutuverdiğin…

 

Tabağındaki yemeğin hepsini bitirmese üzüldüğün…

 

Öksürse, telaştan ne yapacağını şaşırdığın…

 

Tırnağına taş değse, yüreğinden parça kopmuş gibi sızlandığın…

 

Askerden dönünce düğününü yapmayı murat ettiğin…

 

Boyuna posuna kurban olduğun…

 

Senin bir yavrun vardı ya hani…

 

O artık yok!”

 

Hepsi bu kadar işte…

 

Haber verilecek.

 

Ertesi gün, verilen haberin haberi verilecek, bu defa sadece anneye değil, tüm ülkeye, belki 40, belki 45 saniye…

 

Evlat…

 

Evlat ki…

 

Onun nasıl bir şey olduğunu anlatmaya yetecek ne kalem ne de kelam var bu dünyada.

 

“Senin bir yavrun vardı ya hani…

 

O artık yok!”

 

  • * * * *

 

Bu savaşın bitmesi için…

 

Yani o anneye, diğer annelere (artık!) o haberin verilmemesi için…

 

Söyleyebileceği bir söz, atabileceği bir adım, yapabileceği bir şey olup da…

 

O sözü söylemek, o adımı atmak, o şeyi yapmak için hâlâ bir şeyleri bekleyen, tek bir saniye bile bekleyen varsa…

 

Varsa, o kudreti olup da hâlâ bekleyen…

 

Dilerim, bu geceden itibaren gözlerini yumup da her uykuya dalmasında, ama her defasında…

 

En sevdiklerini; çocuklarını, torunlarını ve bittabi paralarını param parça olurken görür rüyasında..!

 

Ama her defasında…

 

Öyle ki en büyük korkusu, kâbusu, belası olur uyumak!

 

Ta ki o sözü söyleyene, o adımı atana, o şeyi yapana dek…

 

Ta ki bu iğrenç savaş bitene, o gençler birbirlerine öldürtülmeyene dek…

Ta ki evlerinin kapısı çaldığında, annelerin yüreğinin sızlamayacağı o güne dek…

 

 

82

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir