Per. May 19th, 2022

1986 yılında “rotasyon uygulaması ”sonucu Adana ili İlköğretim Müfettişliğine atandım. Yanımdaki iki stajyer müfettişle bir grup oluşturmuştuk. Gurup başkanı bendim. Teftiş bölgemiz Karataş, Bahçe ve Düziçi ilçelerinden oluşuyordu. Adana’daki görevime 16 Ekim 1986 tarihinde başladım.

Öğretim yılının iki ayı geçmişti. Hızlı çalışmak gerekiyordu. Adana, iklimi sıcak bir ilimizdir. Gezi programını buna göre yaptık. Önceliği uzak ilçeler olan Düziçi ve Bahçe ilçelerine verdik. Karataş ilçesini sona bıraktık. İlkbahar olmuştu. Karataş ilçesinin köy okullarının teftişini planlamıştık. Bu plan uyarınca bir gün Forlar köyüne gidecektim. (Osmaniye’nin il olması sonrası yapılan yeni düzenleme ile Yumurtalık ilçesine bağlandığı söylenmektedir.) Adana- Karataş arası çalışan bir ticari araçla gidiyordum. Sürücüye gideceğim köyü söyledim, buna göre beni uygun bir yerde bırakmasını söyledim. Yolun bir yerinde durdu, yolu tarif etti, gitti. Yaklaşık yarım saat yürüyerek varırsın demişti.

Hafif bir rampayı tırmanıyordum. Nisan ayı idi. Köylüler tarlalarında bahçelerinde çalışıyorlardı. Çalışanlara yaklaştıkça dikkat ettim, Zenci insanlardı. Devamında rastladıklarıma dikkat ettim ettim, hatta biraz yakından görmek için yol sormak bahanesiyle yaklaşıyor konuşuyordum. Düzgün Türkçe konuşuyorlardı. Rastladıklarında dikkatimi çeken bir özellik te renk farklılıklarıydı. Bazıları koyu siyah renkli, bazılarında renk biraz daha açık siyahtı. Bunların Arap halkından tarım işçileri olduğunu düşünmüştüm. Bu durumu izleyerek, düşünerek köye gittim.

Okul, köyün girişindeydi. Ders saatiydi. Sınıfa girdim, bir kadın öğretmen vardı. Tanıştık, O dersine devam ederken öğrencilere göz gezdirdim ki ne göreyim bütün çocuklar Zenci. Hayret ettim. Burası Adana, bu insanlar burada ne arıyorlar? İzlemeye başladım. Yolda gördüğüm insanlar gibi çocuklarda renk farklılıkları vardı. Bazı çocuklar, koyu siyah renkli tenli, kıvırcık siyah saçlı,  bazılarında saç ve ten daha açık renkliydi. Teneffüs saati geldi, çocuklar çıktı. Öğretmenle yeniden tanıştık, Elazığlı imiş. Ama benim merak ettiğim, bu insanlar kimlerdi, buralara nasıl gelmişlerdi. Halen Türkiye’ deki statüleri neydi? Öğretmene sordum, bana halktan duydukları ile anlattı. Israrlı sorularım üzerine sizi bir yaşlı köylü kadınla görüştüreyim O anlatsın dedi. Çalışmalarıma başladım, sorular sordum, cevaplar aldım. Çocuklar, Türk kökenli çocuklar gibi Türkçe konuyorlardı. Öğle arası olmuştu. Öğretmen bir kız çocuğunu yanına çağırarak birlikte çıktı. Muhtemelen sözünü ettiği kadının bir yakınıydı çocuk, kadını onun aracılığıyla çağırmıştı.

Aradan yarım saat geçmişti, bir yaşlı kadın yanında bir genç kadın, genç kadının elindeki tepside çay ve bazı yiyeceklerle geldiler, Tanıştık. Getirdikleri yiyecekleri beraber yedik, çaylarımızı içtik. Sıra merak ettiğim konulara gelmişti. Yaşlı kadına; “Kimsiniz, nereden, ne zaman nasıl buralara geldiniz?” dedim. Anlattı.

“Ben 87 yaşındayım, olay yüzyıllar önceye dayanır. Büyüklerimizin anlatımına göre Osmanlı padişahı Mısır seferinden dönerken Sudanda bir aileyi birlikte Türkiye ye getirmiş bu yörelerde kendilerine toprak vermiş böylece Türk olmuş kalmışız. Büyüklerimiz anlatıyorlardı. İlk yıllar büyük zorluklar çekmişler. Sudanda yaptıkları tarımdan farklı bir tarım, çevre insanları ile anlaşacakları bir dil, adet anane. Hele evlilik tam bir felaket, o yıllarda bir beyaz Türk ile siyah Zencinin evliliği hiç düşünülemezmiş. Bu yüzden evlenmeden ölen Zenci kadın ve erkeklerden büyüklerimiz söz ediyorlardı. Şimdi birbirimize alıştık. Türkçeden başka dilimiz yok. Allaha şükür kız da alıyoruz, kız de veriyoruz. Rengimiz de renginize yakın oldu, görmüşsün. “ dedi. “ Daha soracak bir şeyin var mı? “ dedi. Anlatımlarına şaşırdım,  yok dedim. İzin istedi gitti.

Yıllar geçti, bilmiyorum o insanlar şimdi hangi koşullarda yaşıyorlar. Özel bir sorunları var mı? Hallerinden memnunlar mı? O yöreleri bilen birileri varsa katkı verirlerse sevinirim.

Hasan GÜL

Emekli İlköğretim Müfettişi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.