Çar. Eki 21st, 2020

unnamed1

 

 

Loş bir sonbahar gecesiydi. Ölümcül bir rüyadayken aynada gördüğüm kendime şöyle demiştim:

 

”Biz ne kadar yazdıksa… İşte ölüm de o kadar çoğaldı!”

 

Daha sonra da etimin içinden bir ustura çıkarıp gırtlağımı kesmiştim. Rüyaydı, ama o kadar gerçek bir acı çekmiştim ki, uyandığımda gırtlağıma dokunup bir yara, yastığımda ise kan lekesi aramıştım.

 

Ve ömrümüze intihar bulaşmasın diye sen, o koca karanlıkta uzanmak istediğim bir ışıksın sevgilim.

 

O geceden sonra kendimin uğursuz bir ölüm tutanakçısı olduğuna kanaat getirmiştim. Yazdıklarımın deniz olup beni boğduğu bir mülteciye dönmüştüm.

 

Hayat bir kumarhane midir sevgilim?

 

Dört yandan yangınlar ile kuşatılmış bir hayattayız. Sultan Abdulhamit döneminde aristokratların gidip kumar oynadığı ve sonra da yanan ahşap bir köşk sanki hayatımız. Cephede insanlar ölürken, kumarhanenin yanan şamdanları yabancı ülke gemileri ile doluşmaya başlayan Marmara’ya düşüyordu.

 

Köşkün külleri de tıpkı ışıkları gibi Marmara Denizine savruluyordu. Hayatımızınkiler ise taa en içimize…

 

Tüm satırlarımı, yanan bir kürdanı bile söndüremeyecek kadar güçsüz bulmuştum. Hiçbir yangının üstüne su serpemediğim için yaşadığım suçluluk duygusu dayanılır gibi değildi.

 

Ve bugün ölümün ecel ile uğramadığı bir başka Dicle kentinde çocuklar öldürülüyor.

 

Silvan; cehenneme atılmış bir çocuk gibi yanıyor sevgilim.

 

Silvan’ı ilk Mecit amca ile duymuştum. Mecit Amca, Barış’ın babasıdır. Barış ise kadim bir dostum. Silvanlı bir Bey’in kızına âşık olmuş Mecit amca, kavuşturmamışlar onları. Onlar da kaçıp Van’a gelmişler.

 

Silvan hep hayatımda, kaçan âşıkların diyarı olmuştur. Ve bir de dünyaya barışı bağışlayan hikâyenin ilk satırı.

 

Bugün ise Silvan, kaçamayan çocukların yakıldığı bir yerdir sevgilim.

 

Silvan, cehenneme uzatılmış bir çocuktur yavrum. O çocuk yandıkça Silvan da çoğalarak ölüyor, öldürülüyor…

 

Ölümün fink attığı bir ülke burası,

 

ağzımızın besmelesi de ‘ölüm’,

 

amini de ‘ölüm’.

 

Oysa biz yaşamayı da en az ölmek kadar bilirdik sevgilim.

 

Şimdi sen, o güzel ayağının dibine düşmüş, kurumuş bir sonbahar yaprağına baksaydın, bana her satırımın ölüme çıktığı için sitem etmezdin.

 

Sitem değil, isyan ederdin.

 

Çocuklara ölüm getiren adamlara karşı durup isyan edelim sevgilim.

 

Ülkemiz yanıyor. Ruhumuz yanan bedenimizde ağır yaralar içinde kıvranıyor!

 

Kör ellerden düşürülen kor bir ateştir bu. Sıçrar ve o ateş sıçrıyor, yanan daha çok vilayet oluyor. Daha çok ruh bedenlerinde tutuşuyor, tutuşturuluyor…

 

Uzaktan, bilmeden ahkâm kesmek ahmaklıktır ve burası da ahmakların fink attığı bir ülke.

 

Ön yargılar yükseldikçe yürekler de körleşir Sevgilim ve bu ülkenin yüreği, en sıkı denetimli hapishane hücresi sanki!

 

Kör güruhlar, ötekiyi kabul edeceği sevgisini, yüreğinde müebbete mahkûm etmiş, orada saklıyor.

 

Ey kör güruhlar, deyip kendimi kocamış bir kentin ortasında yakmak istiyorum.

 

Silvan cehenneme atılmış bir çocuktur şimdi, bir çocuğun ölümünü bir öğretmen olarak görmekten dolayı gözlerim yerden göğe zerre kadar kalkmıyor!

 

Ve o çocuk yandıkça dünyaya yayılan bu ateş, birçok çocuğu da yakıyor, yakacak da. Bu ateş arttıkça bırak İzmir’i, Trabzon’u; Paris’in en nezih sokağı bile kendisini yanmaktan koruyamayacak.

 

‘Yakmasın!’ diye şikâyete gelebileceğim tek merciim sensin.

 

Ve bir çocuk daha yanmasın diye sen, o koca karanlıkta uzanmak istediğim bir ışıksın sevgilim.

vahap

Vahap IŞIK

Ben Talia’nın oğluyum

48

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir