Per. Ara 3rd, 2020

Kar taneleri yere düşmemek istercesine süzülürken havada, zulüm ve katliamın hırıltılı, öfke kusan sesi cami hoparlöründen “Kızılbaşlar camilerimizi bombalıyor! Vurun, öldürün, sağ komayın! Katli vaciptir!” diye bağırıyordu.
Maraş’ın yoksul Kızılbaşlarının gecekondularından başka sığınacak yerleri yoktu! Kapılar günler öncesinden işaretlenmişti. Bu işaret zulüm ve katliamın devlet gözetimindeki damgasıydı. Damgayı kaldırsanız altından devlet çıkardı.
Şehrin giriş çıkışları tutulmuş, cadde ve sokaklarda katliam için hazırlanan caniler kol geziyordu. Sadece ateşli silah taşımıyorlardı. Satır, balta, hançer, kesici ve insan bedenini parçalamak için kullanabilecekleri ne varsa kuşanmışlardı.

Damgalı kapılarını arkadan sıkı sıkı kilitleyen yoksul Kızılbaşların merhametten başka sığınakları kalmamıştı. Ancak merhamet insani bir duyguydu ve öfke nöbetleri geçiren katil sürüsü insani niteliklerini çoktan yitirmişti.
Uğultulu sesler geliyordu belli belirsiz. “Kızılbaşların evlerini yakın, öldürün, canlı bırakmayın!” Senem’in yüreği yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Babasına “Kaçalım, gidelim buradan!” dedi. Babası “Korkma kızım, geçip giderler şimdi. Biz kime ne yapmışız!” dedi titrek ve korkusunu bastırmak isteyen bir sesle.
Senem 15 yaşındaydı. Babası duvar ustası, annesi “evin direğiydi!” kardeşlerinden Ali 12 yaşında, Hüseyin henüz 10 yaşındaydı.
Öfkeli uğultular gittikçe yaklaşıyordu. “Polise, jandarmaya gitsek! Hükümete haber veren yokmola?” diyen ana umutsuzca kocasının korku dolu gözlerine bakarken, isteğinin pek de olabilecek bir şey olmadığını biliyordu içten içe. “Hani ola ki merhamet ederler!…” dedi içinden.

Kapı çalınmaya başladı. Dışarıdaki ses “Aç Hasan emmi, biziz sizi korumaya geldik!” diyordu. İki sokak ötedeki “Reis Ökkeş’in” sesiydi bu. “Açma baba!” dedi korkudan yerinden fırlayacak gibi bakan gözleriyle Senem. Ali ve Hüseyin analarının kollarına sığınmıştı. Kapıdaki küçük tıkırtılar gittikçe gümbürtüye dönüşüyordu.
“Ne istersiniz?” dedi baba. “İnsaf, merhamet kalmamış bunlarda. Sizi kurtarmaya geldik Hasan emmi.” Hasan, dönüp eşine, çocuklarına baktı hepsinin yüzünde korkunun kahredici rengi vardı. Kapıyı usulca aralamıştı ki, ilk satırı başına yedi Hasan ve yığıldı kapının arkasına! Çocuklar ve ana feryat figan çığlıklar atarak bağrışmaya başladılar. “Yakın evi, öldürün, kesin!…” diye bağırırken “Reis Ökkeş” elindeki satırı Hasan Usta’nın başına defalarca indirmişti! Çocuklar ve ana iki göz damın içinde sığınacak yer arasalar da katil sürüsünün satır ve balta darbelerinden kurtulamadılar! Katil sürüsü Senem’e yönelmişti. “Reis Ökkeş, onu bana bırakın ülküdaşlarım!” diyordu salyası akarak. Tartaklamaya, yoksul urbası giysilerini yırtmaya başladılar Senem’in. Senem can havli ile kaçmaya çalışırken, kafasını parçalayan cam kırıklarına aldırmadan attı kendini dışarı! Yamaçtan aşağı yuvarlanan Senem’e pencereden bakan “Reis, kaçamaz nasılsa. Siz para edecek eşyaları alıp evi ateşe verin!” diyordu “Ülküdaşlarına.”

Senem, karın üzerinde yalın ayak koşarken kafasından ve bedeninden ılık ılık sızan kanı ve yaralarının acısını hissetmiyordu!
Maraş’ın kan kokan havasına alaca karanlık çökerken, yaralı, parçalanmış bedenlerin iniltisini “tekbir” sesleri bastırıyordu. Evlerden yükselen “Kurtarın!” çığlığı, göğü saran alevlerden arta kalan insan kokusuna karışıp alaca karanlıkta yitiyordu.

Ardına bakmadan koşan Senem kendini mahallenin sonundaki bahçenin dikenli çitlerinden içeri attı. Silah sesleri, patlamalar, “Kurtaran yok mu?!” ve “tekbir” sesleri geride kalmıştı. Bir süre yüzükoyun yerde kaldı Senem. Göğsü patlarcasına gerilirken, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Hava ayaza kesmişti. Devletin “muhterem zevatı” katliamı “Gomisnitlerin üzerine yıkma” planları yaparken “Bunca cesedi nerede saklayacağız?!” telaşına düşmüşlerdi. “Angaraya tekmil veriliyor, asayiş berkemal efendim!” demek ihmal edilmiyordu. “Ülküdaşlar” birbirlerine “Gazan mübarek olsun!” kutlaması yaparken, katliam planı uygulamaya konalı beş gün olmuştu. “Merhametli devlet” ayaza kesmiş gecede yanmış, parçalanmış Kızılbaş cesetlerini toplarken parçalanmış kadın bedenlerinden düşen ceninleri “Kan kurusu sanıp” geride bırakıyordu!

Yoksulluğun ve kimsesizliğin acısını yüreğine gömüp “Umudumuz” dedikleri “Karaoğlan” Maraş meydanında “Toprak işleyenin, su kullananın!” dediğinde pek de haz etmişlerdi ondan. Oysa orda kalsın “Toprak ve su” can gitmişti” elden de ortalık yerde ne “Karaoğlan” vardı, ne de “Karaoğlan” ile resimleri kartpostallara basılan “Kıbrıs fatihi kahraman Mehmetçik!” Yanmış Kızılbaş evlerinin isli duvarlarında “Kutsal bir hatıra” gibi duran miğferli “Karaoğlan” resimleri “Ülküdaşların” elinde parçalanırken “Gominist” diye avaz avaz bağırmaları ise kara mizahın ta kendisiydi. “Karaoğlan” “Yeni yıl” için altı oklu tebrik kartlarını imzalarken spor salonunda istiflenen Kızılbaş cesetleri sahipsiz kalmıştı! “Bir devlet görevlisinin burnu dahi kanamamış”, “Mukaddes bir gaza için” Maraş’a gelen “Ülküdaşlar vazifelerini yapmanın huzuru içinde” Ocak’ta toplanıp uluma ritüeli ile “Gazalarını”kutlamışlardı.

Senem saatlerce yüzükoyun öylece kaldı. Yaşam ile ölüm arasında bir yerde körpecik yüreği gelgitler yaşıyordu. Başından ve bedeninden sızan kan donmak üzereydi. Ama Senem üşümüyordu! İnleyerek yerden doğrulmaya çalıştı. Her kalkmak istediğinde sendeleyip düşüyordu. Sürünerek bir ağacın gövdesine tutundu ve güçlükle ayağa kalktı. Kana bulanan saçları ve parçalanmış giysileri bedenine yapışıp donmuştu. Gecenin dondurucu ayazını belli belirsiz aydınlatan mehtaba baktı. Haykırmak, bağırıp çığlık atmak istedi ama Senem’in sesi çıkmıyordu! Küçük bir hırıltı boğazında takılıp kaldı. Yutkunmaya çalıştı, yutkunamıyordu! Ellerini bedeninde ve yüzünde gezdirdi!… Sanki bir başka bedene dokunuyor, hiçbir şey hissetmiyordu. Sendeleyerek yürümeye başladı. Yalın ayakları kara batıpçıkıyor ama Senem üşümüyordu!… Senem ayaza kesmiş katliam gecesinin mehtabında yürüdü…

Hasan Usta’nın evine “Hasar tespiti için” gelen devlet görevlileri katliamdan yaralı kurtulan komşuya sordular: “Bu aile kaç kişiydi?” komşu “Ana, baba ile beş.” Dedi. Saydılar yanık cesetlerin sayısı dörttü! Komşu gelip baktı “Senem!…” dedi “Senem yok!” Senem’i katliamdan arta kalan komşuları çok aradı ama bulamadılar!

 

32 yıl sonra Senem Maraş’a gelecek! Sizi de bekliyoruz! Senem’i karşılamaya gelmek istemez misiniz?

 
Yüreğim gerildi, kasılı kaldı!
Çığlığım havada asılı kaldı!
Seni anlamanın “nasıl?”ı kaldı
Acılar deryası gül yüzlü Senem!
 

18 Aralık 2010/ Özgür Gündem/ Kemal Bülbül

 

  

73

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir