Çar. Eki 21st, 2020

 

 

 

Sultan KILIÇ

 

sultankilic44@hotmail.com

 

Bugün yine Samanlı, Çilesiz, Fahri Kayahan’dan geçerek Karakavak’a doğru gidiyorum. Karakavak’ın bir çırpıda yok edilen bahçelerinin enkazının arasından yürüyerek eski güzelliğini belleğime düşürüp mutlulukla hüzün arası bir halde yürümeye niyetliyim. Yeni açılan Güngör Caddesindeyim. Yaşlı bir bibi, göz hapsine aldı beni. Anladım, ya bana bir şey soracak ya da benden bir şey isteyecek.

 

Durdum, gülümseyerek ben de ona baktım. Alışkanlık işte, yüzümdeki maskeden gülümsememin görülmeyeceği aklıma bile gelmiyor. Bir yandan da geçen hafta rastlaşıp ayaküstü sohbet ettiğimiz yaşlı bibiye benzetiyorum, o mu, diye kendi kendime soruyorum.

 

Geçen hafta rastladığım yaşlı bibi, “25 yıldır zihinsel engelli torunuma bakıyorum.  Oğlumla gelinim, torunum 15 günlükken ayrıldı. Gelin, çağayı depesinin üsdüne düşürmüş. O günden beri akıl yohsunu. Ne yediğini bülüyü ne doyduğunu. Bağırıp çağırıyı. Geçenlerde çimdiriydim. Neye herslendiyse beni bir dövdü, her yanım morardı.” demişti.

 

Aşk ağlatır, dert söyletir, derler. Yine beni gördü, dertlerini anlatıp rahatlayacak bibi, derken biraz yaklaştık. Bu bibi, başka bibiydi. Bu da “Çağam, buralarda garagol var mı?” dedi.

 

Ben de karakol olmadığını, varsa da benim dikkatimi çekmemiş olabileceğini söyledim.  Bu bibi de başladı dertlerini sayıp dökmeye, “Beş senedir Çırmıhtı’daki yaşlılar yurdunda galıydım. Bu soyha virüsden önce izinli olarah bacımgile çıhmışdım. Bacımgilde birgaç gün galdım, bu gorona hasdeliği peydah oldu. Yurda gettim. Beni yurda almadılar. Sen geç galdın, yurda hasdelik getirirsin, şimdiye gader nerde galdıysan get orada gal, dediler. Ben de bacımgile geri geldim. Bacımın gızı bana çok eyi davrandı. Birgaç bacım var, o ona, öteki buna yolladı beni. En sonunda eyice canımdan bezdirdiler ki evden gaçam. Get nerde galırsan gal, dediler.

 

Seksen yaşımdayım, adım Sebahat. Altı tene çağam var emme hepisi Malatya dışında yaşıyı. Gaç kere bana ev dutup eşya düzdüler emme ben gorhuyum yalağız galmaya. Yalağız galmaya gorhduğumdan yurtta galıydım.

 

Ceyrana dutulmuş gibi her yanım ditiriyi üzüntüden. Aha, dişeride galdım, gedecek yerim yoh. Yurt açılacah, demişlerdi. Çağam polisi ara sor bahah yurt açılmış mı?” dedi.

 

Ah, telefon kullanmıyorum ki. Telefonum olsaydı polisi arardım, dedim. Bibi, şalvarının cebinden çok eski tip bir cep telefonu çıkararak buradan ara, diyerek telefonu bana uzattı.

 

Aradım polisi, bulunduğumuz yeri tarif ettim, siz gelinceye kadar yaşlı teyzeyi yalnız bırakmayacağım, dedim ve beklemeye başladık. Bu arada iki kez polis tarafından arandı bibi. Tam adres veremeyip etrafımızdaki bazı sitelerin adını verdiğimizden onlar da bizi arıyor tabi. Sonunda gelip bizi buldular.

 

Tam polislere bibinin sorununu anlatırken bir baktım yaşlı, bastonlu bir bibi gelmiş, bizim dışarıda kaldığını söyleyen bibiyi kolundan çekiştirerek “Gız bacım, niye beyle ediysin, gel eve gedek.” diyor. Polisler, bastonlu bibiye kim olduğunu sorunca bastonlu bibi, “Ben bacısıyım, bu deli, bunun sözüne bahman.” dedi. Bastonlu bibi, fena da, politik kılıfı hazırlamış, bacısını bir çırpıda deli ilan etti.

 

Polisler de korona virüs salgınından dolayı, yurttan çıkıp dışarıda bir süre kalanı yurda almıyorlar. Şimdi de almazlar, sen en iyisi bacına git, dediler. Bibi, “Ölürüm de getmem, her gün beni govuyu, canımdan bezdim. Dişeride, yollarda galırım gine buna getmem.” diye bastonlu bacısından uzaklaşıp bana doğru yaklaştı. Polisler, uzak durun, yaklaşmayın uyarısı yapıyor sürekli.

 

Polislere dönerek “Hani hızlı test yapıyorlardı, Test yaptıktan sonra teyzeyi yurda kabul etseler olmaz mı?” dedim. Testlerin güvenli olmadığını, teyzenin yurda kabul edilmesinin mümkün olmadığını, en iyisinin geri bacısının evine gitmesi olduğunu söylediler. Bana teşekkür ederek benim artık gidebileceğimi söylediler.

 

Dertli bibiyle uzaktan vedalaşarak oradan ayrıldım ama ayaklarım geri geri gidiyor. Geçen hafta sohbet ettiğimiz diğer dertli bibinin minik bahçeli kerpiç evi, tam karşıda. Bana da bahçe senin artık, istediğin zaman gel “tut (dut) ye, demişti.

 

Caddenin karşısına geçip dut yemeye başladım. Gözüm karşıda. Bir süre tartıştılar. Sonra iki polis memuru, iki bacıyı yukarı doğru götürdü. Bizim dertli bibiyi ikna ederek ya da mecbur bırakarak bastonlu, fena bacısının evine kadar teslim edeceklerdi, böyle anladım.

 

Sonra kendi kendime, milyonlarca insanı yurt dışından getirip yurtlarda iki haftalık karantina süresince konuk eden devletimiz, ülke dışına tam donanımlı uçak ambülanslar gönderip hastalandım, beni alın diyenleri Türkiye’ye getirip özenle konuk eden, tedavi eden devletimiz, seksen yaşında sokakta çaresizce ağlayan bir annemizi çile çekiyorum, her gün kovuluyorum, ölürüm de gitmem dediği yere geri gönderiyor, dedim.

 

Bu korona virüs salgını döneminde sırf canı sıkılmasın diye bazı yaşlı bibilere kafeste muhabbet kuşu gönderen, bazılarına doğum günü pastası gönderen, çiçek gönderen devletimiz, canımdan bezdirdiler, o berikine, öteki ötekine yolluyor, en sonunda beni kovdular dediği yakınlarının evine geri yolluyordu yaşlı bir kadıncağızı.

 

Kahroldum, dutlar boğazıma dizildi.

 

14 Haziran 2020 Malatya

244

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir