Sal. Kas 24th, 2020

 

 

Eğitimci Hasan GÜL

 

Akçadağ Dedeköy İlkokulu öğretmeni iken 1962 yılında Doğanşehir ilçesi Suçatı köy ilkokuluna atandım. Aynı okulda 1962-1963 öğretim yılında Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu Hacı Çakır ve Akçadağ Öğretmen Okulu mezunu Hüseyin Pekdoğan ile birlikte çalıştık. Öğretim yılı sonunda bu iki öğretmenin atamaları Malatya merkez okullarına yapıldı. Yerlerine Nesrin Albak ve Zekiye Tokmak adında iki kadın öğretmen atandı.

1963-1964 öğretim bitmişti. Öğretmenler memleketlerine gitmişlerdi. 222 sayılı yasanın getirdiği yeni uygulama uyarınca okul yöneticileri bir aylık yıllık izin süreleri dışında görev yerlerinde kalmıştım.

 

Kendime bir meşguliyet bulmam gerekiyordu. Bu arada o tarihteki Suçatı köyünden söz etmem gerekiyor. O tarihte Suçatı köyünde iki Hukuk Fakültesi mezunu, bir subay, bir öğretmen ve birkaç mühendis, lise ve ortaokulda çok sayıda öğrenci vardı. Beşinci sınıfı bitiren bütün öğrencilerimizin yatılı okullara giriş başvurularını yaptırmıştım. Boş zamanımda onları sınava hazırlama çalışması yapabilirdim. Velilerle konuştum, ilgi gösterdiler. Karar verdik. Haftanın belli günlerinde okula gelecekler birkaç ders saati ihtiyaç duyulan konularda çalışacaktık.

 

Belirlenen tarihte o yıl mezun ettiklerimizle, daha önce mezun olup başvuru yapan öğrenciler okula geldiler. Çalışmalara başladık. Ancak başka talepler de geldi. Ortaokul ve lise öğrencilerinden bütünlemeli olanların da okula gelme talepleri geldi. Onları da kabul ettik. Çalışmalara başladık. Aradan birkaç gün geçmişti, okulda bulunduğumuz bir saatte Akçadağ Öğretmen Okulunun makam arabası geldi, çalıştığımız sınıfın penceresinin önünde durdu. Arabadan sürücü ve hiç görmediğim yaşlı sayılacak bir beyefendi indi. Görmediğim birisi diyorum, çünkü birkaç yıldır çalıştığım okullar öğretmen okulunun staj okullarıydı, hemen hemen herkesi tanıyorum. Sürücü Süleyman Usta, ellerini siper ederek camdan baktı, yanındaki adamla bir şeyler konuştu, arabaya bindi ve gitti.

 

Tanımadığım beyefendi sınıfa girdi, öğrenciler ayağa kalktılar, onları oturttu. Ben bir lise öğrencisi ile tahtada bir cebir problemi çözüyorduk. İlgi ile izledi. Problem çözme işi bittikten sonra yanına gittim, hoş geldiniz, dedim. Teşekkür etti, oturdu. “ Milli Eğitim Bakanlığı, Bakanlık Müfettişiyim.” dedi. Arkasından yüksek sesle hırslı biçimde, “ Ne yapıyorsun bu yaz günü bu çocuklarla, kurs mu açtın ?” dedi. Bende paniğe kapılarak evet, dedim.  Aynı tavırla “ Kaç lira alıyorsun bu işten ?” dedi. Para almıyorum, yatılı okul sınavlarına girecek öğrencilerimizi sınava hazırlamak için çalışıyorduk, bu arada bütünlemeye kalan ortaokul ve lise mezunları da geldiler birlikte çalışıyoruz dedim. Sinirli hali geçti, bir aferin çekti.

 

“Hasan Gül ile görüşüyoruz değil mi *? Evet dedim. Çantasından çıkardığı kâğıtlara bakarak anlatmaya başladı. “ Sayın Hasan Gül, öğretim yılı sonu öğretmenler toplantısı sonrası bir lokantada yemek yediğiniz sırada, bölgeniz ilköğretim Müfettişi Hakkı Tosun ile Çığlık ilkokulu müdürü Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu ve öğretmen Hüseyin Balta arasında çıkan ve karşılıklı hakaretlerle süren bir olaya her iki taraf da sizi tanık göstermiştir. Bu konuda bilginize başvuracağım. Konuyla ilgili yazılı sorularım var, onları yazılı olarak cevaplandıracaksınız.” dedi. Daktilo ile yazılmış, arasına karbon kâğıdı konmuş soru kâğıtlarını verdi. “Önce oku, anlamadığın yer varsa bana sor, kâğıt yetmezse bana söyle kâğıt vereyim.” dedi.

 

Soruları okudum, anlaşılmayan tarafı yoktu, yazmaya başladım. Baştan beri, elimde küçük taneli bir tespih vardı, parmağıma dolamıştım. “ Tespihi bana ver iki de ben gideyim.” dedi. Tespihi verdim, ancak sol el avucuna aldı ve hiç çekmedi. Birinci sayfayı bitirdim verdim, kâğıt istedim, verdi, devam ettim, bütün soruları cevaplandırdım. Okudu, altını imzalamamı istedi, imzaladım. Konuyla ilgili sözlü sorular sordu, cevapladım.

 

Verdiğim cevaplarla ilgili notlar alıyordu. Dikkat ettim notları eski Türkçe yani Arap harfleriyle yazıyordu. Yaşını tahmin ettim, acaba çocukluk dönemi harf devriminden önceye mi denk geliyordu, herhangi bir okulda mı öğrenmişti. Ama emin olamadım. Bu güne kadar kimsede görmemiştim bu şekildeki bir yazı yazmayı. Gücümü toplayarak, hocam eski Türkçeyi nasıl öğrendiniz, diye sordum. Bana bakmadan “ Saye i gayretimle.” dedi.

 

İfade işi bitmişti. Tespihim hala avunun içindeydi. Değişik konularda düşüncemi soruyordu, bende temkinli cevaplar veriyordum. Bir ara “ Öğretmen okullarında fen derslerine ağırlık verilmez, hele lise bölümünde hiç verilmez, sen cebir problemi çözmeyi nasıl öğrendin “ dedi. Kendisi demişti ya ben de saye i gayretimle, dedim. Çok kızdı. “Bana öykünüyorsun, yakıştıramadım.” dedi. Özür diledim, barıştık.

 

Neler okuduğumu sordu, Yükseköğrenim düşünüp düşünmediğimi sordu. Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji bölümü sınavlarına hazırlandığımı söyledim. Okuduğum kitapları sordu, söyledim. Giderek samimi davranmaya başladı. Sigara içip içmediğimi sordu, içiyorum dedim. Çantasından sigara paketini çıkardı, bana teklif etmediği gibi sigara içebilirsin de demedi.

 

Cebinden çakmak çıkardı, sigarasını yaktı, sonra da çakmağı tespihimin naylon ipine tuttu, ip koptu. Tespih tanelerini sol avucuna boşalttı. Korkumdan sesimi çıkarmadım. Benimle konuşmaya devam ederken bir taraftan da tespih tanelerini tek tek açık pencereden dışarı atıyordu. Atma işlemi bittikten sonra “ Tespih çekmek tembel işidir, seni zeki ve çalışkan gördüm. Hasan Çelik’ i tanıyor musun?” dedi. Köylümüz Avukat Hasan Çelik var onu mu söylüyorsunuz, dedim.” “Aynen” dedi. “Ankara-Malatya yolculuğunda tanıştık, seni çok methetti.” dedi. Araba gelinceye kadar övücü şeyler söyledi. Araba geldi, tokalaştık, ayrıldık. O günden sonra elime tespih almadım.

 

59

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir