Cum. Mar 5th, 2021

 

Hasan Gül

Salo, babamın öz amcasıdır. Asıl ismi Salih‘tir. Ancak yakınları dâhil herkes ona Salo der. Köyümüzde ve çevre köylerde yaşayan yaşlı ve orta yaşlı herkes Salo’yu görmese bile adını, özelliklerini duymuştur. Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu, kitaplarında Ondan söz eder. Kısaca Salo amcamı sizlere tanıtayım. Doğum tarihini bilmiyorum. 1966 yılında öldüğü zaman uzun aksakallı, 90 yaşlarında görünüyordu. Hala çift çubuk peşinde koşturuyordu. Zeki, aldanmaz, aldatılamaz, leb demeden leblebiyi anlayan, siz ağzınızı açmadan ne söyleyeceğinizi tahmin eden, söz ustası birisiydi. Salo amcamızla konuşacaksanız, konuşmalarınızı ölçecek biçecek ondan sonra konuşacaksınız.

 

Salo amcamla ilgili bir iki konuyu anlatmadan önce köyümüzü, köylümüz birkaç kişinin özelliklerini sizlere anlatayım. Köyümüz, Malatya-Yeşilyurt ilçesine bağlı Mamazar köyüydü. Daha sonra Doğangeçit adını aldı. 1972 yılından sonra bir gurup köyle birleşerek yeni yerleşim yerinde Cumhuriyet Örnek Köy adını aldı. Anlatımlar, isimler Mamazar yerleşim yerine aittir. Köyümüz daha önceleri kalabalık olmasına karşın bizim çocukluk yıllarımızda dokuz haneden oluşuyordu. Güneye bakan sarp bir yamacın yüzünde kurulmuştu, Evler de bir birine uzaktı. Halkın geçim kaynağı çiftçilikti. Ayrıca her ailenin küçükbaş hayvanları ve bir ineği vardı. Öküzlerle çift sürme, harman sürme işini ailenin yaşlıları yapardı.

 

Gençler, çocuklar koyun, keçi, kuzu, oğlak peşinde koştururduk. Kış mevsimi geldiğinde bu işler bitirilmiş olurdu. Yaşlılar müsait evlerde buluşur zaman geçirirlerdi. Çoğunlukla bizim evde buluşurlardı. Müsait bir odamız üstelik radyomuz vardı. Radyo dinleme zamanı dışında, bir birlerine takılarak zaman geçirirlerdi. Çoğunlukla Salo amcamız ve Maşo ( Ali Canpolat ) elebaşıydı.

 

Salo amcamı tanıtmıştım. Biraz da Maşo’dan söz edeyim. Maşo, Salo’ya göre daha genç, alaycı, vurdumduymaz, gır gır, istemediğinin ya da takılmak istediğinin üstünde fıkra uyduran, beste yapan birisiydi.  Cemaatin içinde yan yatar, ilgisini çeken bir konuşma olduğun da dikilir, bir şeyler söylerdi. Herkes tarafından bilinen zaafları vardı. Yılandan ve köpekten korkardı.  Salo amcam bu fırsatı kaçırmazdı.

 

Maşo’nun evi Salo amcamın evinin üstündeydi. Maşo nereye gitmek istese Salo’nın kapısından geçecekti. Salo amcamın küçük bir köpeği vardı. Özellikle öküzlerini önüne katıp tohum torbasını omuzlayıp yola çıktığında, Salo amcanın iti yola dikilir Maşo’yu taciz ederdi. Maşo, masta ile köpeğe saldırır, köpek de boşluklardan ona saldırırdı. Maşo güçlükle uzaklaşırdı. Akşam çiftten dönüşte aynı savaş devam ederdi. Salo amcamın iti, zamanı bilir Maşo’nun dönüş saatinde yola çıkar beklerdi. Maşo geldiğinde sataşırdı. Aynı savaş başlardı. Bu konu, herkes tarafından bilinir ve anlatılırdı. Maşo öyle usanmıştı ki, “ Ya Rabbim ya benim canımı al, ya da bunun canını al.” diyormuş.  Konu cemaate de taşınınca herhalde Salo’ya söylendi ki Salo nasıl musallat ettiyse öyle de vazgeçirdi. İt, ondan sonra Maşo’ya dokunmadı.

 

Salo amcamız tarikata, şeyhe, dervişe inanmazdı. Bu konuda alaycı anlatımları vardı. Aynı konuda bir anım var, onu da sizlere anlatayım. 1955 yılıydı. Karlı bir kış günüydü. Köyün ihtiyarları kadınlı erkekli bizim evde oturuyorlardı. Bir tatil günüydü ki ben de evdeydim. Salo amcam dışarıdan geldi. Ellerini sobada ısıttı, Gösterilen yere oturdu. Konuşmaya başladı.” Bu gün sığırları suya götürürken şeyhinizi gördüm” dedi. ( Şeyh dediği o yıllarda Arap giyimli, sarıklı yarı Türkçe yarı Arapça konuşan, köylerde dilenen, yükte hafif pahada ağır olan şeyler toplayan birisiydi.) “Torbasını açtırdım, verdiklerinize baktım. Bir yün çorap hoşuma gitti ayaklarım üşüyor giyerim dedim.” dedi.

 

Paltosunun cebinden çorabı çıkardı gösterdi. Salo’nun ne söyleyeceğini kestiremediklerinden kimse bir şey söylemedi. Komazan Mehmet (Kırıkçı Mehmet Gül, Salo’nun yeğeni) Çoraba dikkatlice baktı. “Salo, bu çorap benim, çorabımı ver.” dedi. Salo kısaca “ Veremem.” dedi. Komazan Mehmet ısrarla istiyordu. Salo tek kelimeyle kısaca “ veremem” diyordu. Komazan Mehmet’in ısrarları üzerine neden veremeyeceğini şöyle anlattı. “ Mehmet’im, veremem. Sen bunu şeyhine verdin. Bu Allah tarafından senin hayır sayfana yazıldı. Ben şeyhin isteği dışında çorabı aldım. Bu iş benim günah sayfama yazıldı. Sen öbür dünyaya gittiğinde hayrının karşılığını göreceksin. Ben gittiğimde günahımın karşılığını göreceğim. Bu (beni göstererek) Hasan’ın defteri değil ki, sana verdiğimde senin hayrını silsin, benim de günahımı silsin. Senin hayrın senin, benim günahım benim. Ayağım ısınsın yeter.” dedi.

 

 

135

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir