Sal. Eki 27th, 2020

 

Raşit KISACIK

 

rasit.kisacik@gmail.com

 

Bizim kuşağın okul günleri zorlu mu geçti ne? Gerçi her zaman söylerim “Bizim çağalığımız ve gençliğimiz, fakirlik içerisinde ama mutlu geçti.” 

 

Ben Sanat Okulunda, ( Sonradan adı Malatya Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesi oldu.) tahsile başladım… Bu okula o zamanlar ilkokuldan sonra sınavla alınırdı öğrenciler. Dersler sabahtan başlar, öğleden sonra saat 15- 26’ya kadar devam ederdi. Öğlen yemeği başlıca sorunumuzdu…

 

Babamız günde ancak 50 kuruş verebilirdi zaten (Teknik resim bölümünde olduğum için) A 4 ince kartonun fiyatı 25 kuruştu, yanlış yaptın mı, ikinci kağıdı alırdın ki, öğlen yemeği için para kalmazdı. Çünkü yarım ekmek arası helvanın fiyatı da hemen hemen 25 kuruştu..

O zamanlar ilçelerde ortaokul ve lise olmadığından kırsal kesimden 3- 4 öğrenci, Malatya merkezde ev kiralar, orada otururdu. Okulda bu öğrencilere diğer yoksul öğrenciler gibi öğlen yemeği ücretsiz verilirdi. Öğlende bunların isimleri tek tek okunur, sıraya dizildikten sonra anlaşmalı lokanta neredeyse oraya götürülür, öğrencilere öğlen yemeği verilirdi…

 

Evleri il merkezinde olup da yoksulluk içerisinde bulunan benim gibiler de o sayım sırasında kenarda bekler, gelmeyen öğrenci olursa “burada” diyerek sıraya bodoslama dalardık…

İlkokuldaki gibi ortaokulda da ilk derste iki mendil üzerine koyduğumuz ellerimizi öğretmen kontrol ederdi. Sözde tırnak kontrolüydü bu… Tek mendili olan, tırnağı hafif uzamış veya saç tıraşı olmamışlar cezalandırılırdı. . Bir gün, yoksulluktan olsa gerek, tek mendille okula gittim. Tırnak kontrolü yapılırken o tek mendili ikiye böldüm, ellerimi onun üzerine koydum. Farkına varan öğretmenden yediğim dayaktan çok arkadaşlarıma karşı mahcup olmam bana koydu. Ağladım gün boyu…

 

Hele hele erkeklerin (Zaten okulumuzda o zamanlar kız öğrenci yoktu) saçı üç-dört numarayı geçmişse kontrol eden öğretmen tarafından makasla saçı gelişigüzel kesilir, tıraşa zorunlu hale getirilirdi…

 

Ortaokulda başladı şapka takma zorunluluğu… Hani subayların, şimdilerde ise demir perde ülkesi subayların, giydiği şapkaları takmak zorunluluktu. Sabah okula girerken şapka kontrolü de yapılırdı… Temiz ve gergin olmasına dikkat edilirdi. Hangi okulun öğrencisi olduğumuz, şapkamızın kenarındaki kurdeleden belli olurdu. Çünkü Sanat Okulunun şapka şeritleri yeşil, ortaokul ve liselerdeki öğrencilerin sarı, ticaret lisesinin şapka şerit rengi ise kırmızıydı…

 

Bu şapkaların satıcısı ise Ermeni Malatyalılardı. Şirket Han’da Avedis Diktaş ile Kevork amcalar, bu şapkaları yapıp satardı. Okul zamanı babalarımızın ilk işi bize ayakkabıdan önce şapka almaktı…

 

İlkokulda erkek ve kız öğrenciler beyaz yaka, ortaokulda ve normal liselerde bile erkekler kravat takamadan ve şapka giymeden okula giremezdi.

Sanat okulu haricindeki okullarda öğrenciler, sabah okul bahçesinde sınıflara göre dizilir, okul müdürünün konuşmasından ve ant içme töreninden sonra derslere girerdi. Pazartesi sabahları yine okul bahçesinde toplanılır, İstiklal Marşı okunduktan sonra derslere öyle girilir, cuma günü öğlen sonrası okula giden öğrenciler de son dersten sonra yine okul bahçesinde toplanır, İstiklal Marşı okunduktan sonra bayrak göndere çekilir, öğrenciler evlere öyle dağılırdı. Özel günlerde de saygı duruşu ve İstiklal Marşı sırasında gerçekten “hazır ol vaziyetinde” dimdik durulur, konuşulmaz, saygı elden bırakılmazdı.

 

Okul yıllarında gerek sınıfımızda gerekse okulda kim Alevi kim Sünni, kim Türk, kim Kürt, kim Ermeni kim Müslüman bilmezdik. Bilmediğimiz için sormazdık da. Yalnızca Ermeni arkadaşlarımız kendi özel günlerinde renkli yumurta bize getirince Ermeni olduğunu öğrenirdik. İsterdik ki, her zaman Ermeni bayramı olsun…Bazen sorardık da ‘Yumurta ne zaman yiyoruz?’ diye.

Oysa yalnızca bizim sınıfta 7-8 Ermeni arkadaşımız vardı. Yıllar sonra İstanbul’da bazıları ile karşılaştık. Okul günlerini andık…

 

Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda gömlekler, pantolonların- eteklerin içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi. Küpe, kolye, yüzük, bilezik varsa ancak ve ancak hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise beklemeksizin disiplin kuruluna verilirdi.

 

Okullarda en korkulan yer disiplin kuruluydu. Çünkü oradaki cezalar affedilmezdi. Okuldan atılmaya kadar ceza vardı. Cep telefonu, internet hayal bile edilmiyordu… Hele okulda, yani lise sonlarda cinselliğin ne olduğunu öğrendiğimiz çağlarda, kız arkadaşlarımıza bir mektup vermek için günlerce uğraştığımız olurdu. Pastaneye ve cafe gibi yerlere götürmek nedir bilinmezdi… Hem çok zordu, hatta hemen hemen olanaksızdı…

 

Kızların haberi bile olmazdı ama “Benimkisi, seninkisi” diye birbirimize de hava atardık. Bazı gün görmüş kızlarımız da diğerine ’Enişten geliyor, dikkat!” dermiş ama biz yıllar sora bunu öğrendik . Bu kızların sırrını.

 

Hele hele kızların lokantalara gidip yemek yemesi bile ayıp karşılanırdı…Malatya Kız Enstitüsü öğrencileri, ancak hademeye para verip Asmaaltı lokantasından ya kebap ya da lahmacun getirtirlerdi. Çok disiplinli bir müdireleri vardı. Meserret Hanım… Zaten kız öğrencilerin tek uğrak yeri Asmaaltı lokantasının hemen yanındaki Bengi Tuhafiye ve Itriyat dükkanıydı… Erkek Sanat Enstitüsünde ise Beden Eğitimi Öğretmeni Demir Bey, çok disiplinli ve öğrencilerin korkulu rüyasıydı…O dönemin okul müdürleri ve bazı öğretmenler o kadar korku salmışlardı ki, adeta Frankeştayn…Bazı öğretmenler ise biz yoksul öğrencileri hakir görür, sopayla karışık yüzümüze tükürmeleri ile

ün saldıklarından takma isimlerini de (!) hak ettiği ölçüde alırlardı…Deli Musa, Suratsız…Meymenetsiz gibi…

Hele hele 19 Mayıs veya 23 Nisan’da en çok isteğimiz izci elbisesi (Yavrukurt) almaktı. Babam, lise birde bana o elbiseden 25 liraya almıştı da o gece değil, o hafta uykuları yitirmiştim…Hele hele bayram günü onu giyip trampet takımında yer almamın sevincine diyecek yoktu.

 

19 Mayıs Bayramı İnönü Stadyumu’nda kutlanırdı. Biz öğrenciler, stadyumda önceden belirlenen yerlere (Seçilmiş yani elit grup dedikleri) yerleşirdik. Elit grup öğrencileri üst üste çıkarak piramit oluşturur, en üsteki ise Türk bayrağı açarak büyük alkış alırdı. Diğer öğrenciler ise müzik eşliğinde beden eğitimi sopası denilen sopalarla önceden çalışılmış hareketleri yapardık… Erkekler, kısa şort ve atlet; kızlar ise yine mini etek ile tişört giyerdi…

Erkek öğrencilerin ilk uğrak yeri ise İsmet Paşa Parkı’nın hemen yanındaki Alataş gazete bayisiydi. Bu kulübede Tekel İşçilerine verilen 5’lik 10’luk paketler halinde Fişek denilen Birinci sigarasının teki beş kuruştu…Onu almak için Sanat Okulundan ders arasında koşularak gelinir, sigara içilerek park içerisinden okula gidilirdi. Ne büyük zevk ise!…

Mahallemizdeki cadde ve sokaktan üç kez geçen erkek çocuklarına “Kızlarımızdan birine bakıyor. Ya da göz koydu ki onun peşini bırakmıyor” diye sataşır hatta onlarla kavga ederdik. Bazen dövdüğümüz de olurdu, sanki o mahallenin namus bekçileriydik!

Sanat okulundayken Kız Sanat Okulu bizim kardeş okulumuz ilan edilmişti. Kız Sanat Okulu’nda bir kızı başka okuldan bir veya birkaç erkek genç bekliyorsa, tüm okul o kişiyi bulup dövmeye giderdik.

 

Okul defteri ve kitabı bütçeye göre alınan kâğıtlarla kaplanırdı. Bizim gibi yoksullar, eğer gazete bulursa onunla kaplar, babam gibi Sümerbank işçi çocuğu olanlar ise fabrikadan getirilen muhasebe defterlerinin boş kâğıtlarıyla defterler ve kitaplarımızı kaplayabilirdik. Etiketsiz defter ve kitap olmazdı. Bu da kontrol edilir, olmayanlar cezalandırılırdı.

 

Kalem israfı da olmazdı. Kurşun kalemlerimiz 2-3 santim kaldığında o dönemlerde kurşun kalem başlığı (Tenekeden yapılma külah şeklindeki) olarak satılan başlıkla kalemin boyunu, yani elde rahat tutulacak şekle alır kalemi uzatırdık.

 

O dönemlerde askerdeki erlerin onbaşı ve çavuşların attığı dayak gibi, okullarımızda da öğretmenden sopa yemeyen öğrenci hemen hemen yok gibiydi…

 

Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı. Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphanelere gidebilen öğrenci sayısı azdı. Genellikle zengin çocukları kütüphaneye giderdi. Ders çalışmamanın en başta gelen (Yalanı) gerekçesi ise “Öğretmenim, elektrikler kesikti/ Misafir çoktu.” şeklindeydi. Çünkü biz yoksulların evleri bir oda bir de kilerden ibaretti.

Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine yaya gidilip gelinirdi. Hele eviniz bizim gibi Sıtmapınarı ya da Dörtyol’da ise Sanat okuluna karda kışta, yaya gidip gelmeyi siz düşünün…

 

Okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek bile çok zordu.

 

Hemen her okuldan birer nöbetçi öğretmenden oluşan heyet, sinema ve kahvehaneleri gezer, öğrenci yaştaki kişileri sıkıştırır, hangi okulda okuduğunu öğrendikten sonra öğrenciyi o okula götürürdü. Yani okuldan kaçıp malum yerlere gidemezdik. Karışık öğrencilerin olduğu okullarda, kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı. Yerli malı haftasına (Yılda bir gün yapılırdı) en çok götürülenler genellikle Yafa cinsi portakal, ayva ve elma olurdu…

 

Kış aylarında Malatya’da ekim ayı sonunda başlayan kar yağışı, mart sonunda sona ererdi. Bu kez nisan yağmurları başlardı. Bu aylardaki en büyük eğlencemiz ikinci katlardan karların üzerine atlamak, temiz kar ile pekmezi karıştırıp yemek, nisan ayında ise ikinci yağmurun suyunu kaplarda biriktirip içmekti. Mayıs ayında Hayfene dediğimiz bir imecemiz vardı ki en büyük eğlencemizdi. Herkes evinden haşlanmış yumurta ile peynir getirir, ebegümeci Kernek dağında toplanarak, tuz, erik ekşisi, yeşil soğanla ekmek dürümü vazgeçilmezlerimizdendi…

 

Yaz tatillerinde berber, terzi gibi yerlerde çalışırdık. Bu gibi işyerlerinde en az 6-7 çırak olurdu. Öğrencilerin yaz tatilinde boş gezmesi ayıptı…

 

Hiç iş bulamayanlar ise sokak sokak dolaşır kırık cam, tel ve bakır eşyaları toplayıp satardık. Babamızdan para isteyen çok çok azdı. Bu işle hem Malatya merkezinin temiz olmasına katkı sağlar, hem de harçlığımızı kazanırdık…

 

Bu parayla en çok sinemaya gidilirdi. O zamanlar Yeni Melek Sineması’nın (Şimdi Emekliler Parkının bulunduğu alan) bilet kesen Aboş dayının insafına sığınırdık. Filmin başlamasına çok az zaman kala Aboş dayı gişeden bilet almayanların 15-20 kuruşuna tamah eder, içeri alırdı. O zamanlar sinemanın sahibi (Şemdi Yeşil Sinemanın sahibi Hüseyin Yeşil abi) bozuk para ile cama vurur “Beyler, gişe burada!” diyebilirdi. Aboş dayının hileli oyunlarını görmezden gelirdi…

 

Kuyuönü mezarlığı arkasındaki Kayalık, Kernek şelalesi başlangıcı, Derme sulama kanalının her yeri yüzme mekanlarımızdı…

 

Develeme (topaç), bilye (misket), yedi tuğla, uzun eşek, sülü değnek erkek çocuk; ip atlama, beştaş, çizgi oyunları da kız öğrencilerin vazgeçilmez sokak oyanlarıydı.

 

Anlayacağınız öğrenci gibi öğrenciydik. Şimdiki gibi şapkasız, uzun saçlı, kravatsız değildik. Hele hele öğretmenlerimizi sokakta veya caddelerde görsek kaçacak delik arardık. Şimdikiler gibi birbirimize sigara ikram etmezdik. Öğretmenlerimizle dalga geçilmez ve onlarla kahvehanelere gidilmesi hayal bile edilemezdi.

 

Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik… Gerçek öğrenci gibi çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde daha mutluyduk. Yani yoksulduk ama mutluyduk…

138

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir