Sal. Eki 20th, 2020

Yemek 2

 

Sultan KILIÇ

 

Bendeki spor aşkı yakan top ve basketbol oynamakla da bitmiyor. Güllevent Şen Hocada kültürfizik hareketlerini resimli gösteren, öğreten bir kitap gördüm. Hemen Ankara Polis Koleji’nde okuyan ağabeyime mektup yazarak bu kitaptan istedim.

Ağabeyim, en kısa sürede kitabı gönderdi. Kitabın içerisine koyduğu mektubunda da spor yapmamın iyi bir şey olduğunu ama spor yaparken beslenmeme de dikkat etmem gerektiğini yazmıştı.

Bana göre iyi beslenmek, her gün doyasıya süt içmekti. Yemekhanedeki dev buzdolaplarına tencereyle süt konurdu. Bu sütü, Kör Bacı (Adının Zeynep olduğunu yarım asır sonra yeni öğrendim.) bir iki kıza her akşam ikram ediyordu. Ben de süt istiyorum deme cesaretini gösterebildiğimde tek gözünü kısıp ters ters yüzüme baktı. Onların hasta raporu var, dedi.

 

ZEYNEP BACI VERMİYOR; SÜT AŞKIM HİÇ BİTMİYOR

 

Spor ve ağabeyimin önerisi, süt içme isteğimi tetikledi aslında. Okulun mutfağındaki dev soğutucuya konan tencere dolusu sütte hep gözüm kalmıştı.

Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun mutfağındaki bu dev soğutucular, yemek pişirilen ocakların karşısındaydı. Bozulabilecek tüm gıdalar, etten meyveye, buraya depolanırdı. İçini hiç görmemiştim ama bizim B şubesinden Adanalı Feryal Dallı görmüştü. Feryal’le birlikte üç arkadaşın daha, canları meyve çekiyor. Dev soğutucuyu açıp içerisine dalıyor, meyveleri kapıyorlar ama soğutucunun kapısı nasıl olduysa arkadaşlar içerideyken kapanıyor.

Soğutucuların kapısı da içerideki meyveler, kapıyı açarak kendiliklerinden dışarı çıksınlar diye yapılmamış. Sadece dışarıdan açılacak şekilde düzenlenmiş. Bizim canı meyve çeken kafadarlar, içeride kalmış. Burada donacağız endişesiyle başlamışlar kapıyı yumruklamaya, bas bas bağırmaya. Mutfak görevlileri koşup kurtarmış bizim meyve grubunu.

İşte bana Kör Bacı’nın vermediği süt de bu soğutucuda duruyordu, hem de tencere dolusu.

yeme

DİMYAT’A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLDUM

 

Yarıyıl tatilinde Malatya’daki evimize gider gitmez planımı devreye soktum. Yemek yemiyorum, nedenini sorduklarında midemin ağrıdığını söylüyorum. Birkaç gün böyle sahte ağrılarla ailemi üzdüm. Gözüme bakıyorlar yemek yiyeyim diye. Benim de canım gidiyor, anamın yaptığı ev yemeklerini ailemle neşe içerisinde yiyeyim diye. Canım gidiyor ama hasta olduğumu ispatlamam gerekiyor.

Hiçbir şey yemiyorum. Baktılar olacak gibi değil. Çocukları, yakında gurbet illere, yatılı okula dönecek. Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu öğretmen babam, devlet hastanesine bile değil, Malatya’nın Kışla Caddesi’ndeki bir dâhiliye uzmanının özel muayenehanesine götürdü beni.

Babam anlattı hekime rahatsızlığımı. Sedyeye uzandım. Hekim, iki parmağının ucuyla mideme hafifçe bastırarak acıyor mu, dedi. Ben ıııııh diye inleyerek acıyor, dedim. Oysa turp gibiyim. Ama ayak parmak ucuma bile dokunsa inleyerek acıyor, diyecek durumdayım. Okuldaki Kör Bacı’mız bana da süt içirmeli. Mücadelem bunun için.

Hekim başladı: “Baharat, acı, ekşi, kızartma, kavurma, turşu, bulgur … yemeyecek.” Bir sürü şey saydı yemeyecek diye ama bir türlü süt içecek demiyor. Mutlaka süt içmeli, demiyor. Ben de sanıyorum ki doktor, bana kendiliğinden bir rapor yazacak, okulda süt içmesi gerekir, diye.

Eve geldik babam, anama midemde gastrit başlangıcı olduğunu söyledikten sonra şaka yollu “Valla doktor, kızımıza her şeyi yemeyi yasakladı. Geriye bir tek saman kaldı. Samanı yasaklamadı.” dedi.

O yaşlarda da ailemiz bile olsa, kolay kolay kimseden bir şey isteyemezdik. Evimde bile illa süt içmek istiyorum diyememiş, süte hasret kalmıştım.

yatakhane 65

MARAŞ MARATONU 1500 METRE

 

Bizler, okul yerleşkesinde yatakhaneden dersliğe, derslikten yemekhaneye, oradan yine yatakhaneye giden çocuklardık. Haftada bir beden eğitimi dersindeki hareketler de eklenince tüm hareketimiz buydu. Hani öyle, maratona hazırlananlar gibi aylarca koşmak nerede?

Güllevent Hoca; sınıflardan kendince seçtiği yüz kadar kıza, bugün 1500 metre koşarak antrenman yapacak, yarın Maraş çapında okullar arası maratona katılacaksınız, dedi. Hoca dediyse öyledir. O zamana kadar maraton görmüşlüğümüz mü var?

Eşofmanlarımızı giyip okulun bahçesinde toplandık. Hocanın düdük sesiyle şaha kalktık. Okulun dışında otobüs terminaline paralel bir yokuşu çıkıp yeniden okula dönüşe geçtik.

Ne önceden koşmuşluğumuz var ne de bize maraton taktiği veren var. Normal koşmuyoruz ki daha başlangıçta hepimiz, en önde koşmak için tüm gücümüzü kullandık. Benden önce uzun bacaklı beş on kız vardı. Benim gücüm, nefesim o kadar kesildi ki… Hoca, okulun giriş kapısından değil, yan taraftan okula giriş yapacaksınız, diye bağırıyor bir yüz metre daha koşalım diye.

Daha fazla dayanamadım, okulun giriş kapısından kendimi içeri attım. Soluk soluğa kalmışım. Karşımda okul müdürü Mustafa Uçkan. Uçkan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşkın bir hayranlıkla donakaldı. Beni maraton birincisi sanmıştı; gözlerine inanamadı.

Antrenman koşusunda o kadar kontrolsüz soluk almışım ki akşam etüdünde ağzım burnum birbirine karıştı. Aksırık, hapşırık, gözlerde sulanma, öksürük, yüksek ateş… Ertesi gün, asıl maratona katılmam gerekiyor. Sınıf arkadaşlarım, vicks yut, dediler. Şimdiki gibi internet yok ki Google amcaya anında sorasın. Gece gece okul kütüphanesi de açık değil ki Hayat Ansiklopedisi’ne bakasın. Meğer arkadaşlarıma o kadar çok güveniyormuşum ki kavanozun üstündeki ‘haricen kullanılır’ uyarısını okumak gereğini bile duymamışım.

Bu durumda en güvenilir kaynak, yine arkadaşlarımız. Ecza dolabından vicks kavanozunu alıp o iğrenç maddeden parmak parmak yuttum. Vazelin yer gibiydim. Herhalde onlar da göğse sürüleceğini bilmiyorlardı ki vicksi, o iğrenç maddeyi yutmamı önermişlerdi. Sabaha kadar uyuyamadım; ağzımda burnumdan iğrenç vicks kokusu çıktı…

 

 

sultankilic44@hotmail.com

54

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir