Sal. Eki 20th, 2020

Fazilet 3

 

Sultan KILIÇ

 

Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun kapalı spor salonu, her zaman buz gibidir. Eğlence gecelerinde kızların cıvıltıları, çığlıkları, kahkahaları, alkışları ısıtır bu soğuk salonu. Yıl boyu her çarşamba ve her cumartesi akşamı, etütten sonra spor salonunda Türk filmi izletilirdi. Buz gibi sandalyelerde, filmlerdeki platonik aşkların erişilmezliğiyle azıcık ısınır gibi olurduk. O güzel filmlerin dünyasına dalarak okulun soğukluğunu bir saatliğine de olsa unuturduk. Film bitip de ışıklar yanınca külden eşeğe dönen hayallerimizin külleriyle bu kez de soğuk yatakhanenin yolunu tutardık.

Maraşlı arkadaşlarımızdan kimileri de Maraş’a dışarıdan gelen bizler gibi yatılı okurdu. Bunlardan biri de Sonnur Dilipak idi. Sonnur, son derece güzel, çekici, sempatik bir genç kızdı. Aynı yatakhanede kalıyorduk. Yatakhane binasının koridorları boyunca sıralanan odalara da yatakhane diyorduk.Yatakhanede; yani her koğuşta sekiz ranza bulunurdu. Altlı üstlü on altı öğrenci, aynı yatakhaneyi paylaşırdı.

 

(Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun yatakhane- yemekhane binasının, bizden sonra ve hâlen Sütçü İmam Üniversitesi’ne bağlı Sağlık Meslek Yüksekokulu ve İlahiyat Fakültesi’ne hizmet verdiğini öğrenmiş bulunuyoruz.)

 

yatakhane 3

Maraşlı yatılı öğrenciler, cumartesi öğleye kadar yapılan dersten sonra evlerine gider; pazar akşam etüdünden önce de okula dönerlerdi. Sonnur da evci çıkan arkadaşlarımızdan biriydi. Dönüşünde getirdiği Maraş tarhanası kadar hatta daha da nefis filmlerle gelirdi. Pazar gecelerimiz, Sonnur’un sayesinde aşkla, kırgınlıkla, umutla, umutsuzlukla, ayrılmayla, kavuşmayla, sadakatle, vefayla, özveriyle, ihanetle, kıskançlıkla, hileyle, dürüstlükle, gözyaşıyla dolardı. İç çekişlerimize, yine kendimiz kahrolarak uykuya dalardık.

Sonnur, hafta sonu mutlaka sinemada bir Türk filmi izler. Bizler de dört gözle o akşam hangi filmi ballandırarak anlatacağını merak ederek beklerdik. Yatakhanenin giriş katında batıda yemekhane yer alırdı. Yemekhanenin üstündeki birinci katın doğusundaki koridorda öğrenci lokali, müzik yayın odası, namaz odası, ütü odası, bir de nöbetçi öğretmen odası bulunurdu. Her gece bir bayan öğretmen, yatakhane nöbetçisi olarak bu odada kalırdı. Gece bekçisi ise düdük çalarak sabaha kadar yatakhanenin çevresinde dolaşırdı.

 

Y. Nöbeti

Bayan nöbetçi öğretmen, koridorları dolaşır, konuşanlara ‘Susun, ışığı kapatın!’ der. Sadece pazar geceleri erkenden pijamalarımızı giyer, koridorun sonundaki ortak tuvaletlerin girişindeki lavabolarda dişlerimizi fırçalar, yataklarımıza girerdik. Nöbetçi öğretmen, yatakhanemizden bir an önce uzaklaşsın diye yataklarımıza her zamankinden erken uzanır… Işığı her zamankinden erken kapatırdık. Öğretmen uzaklaşınca hep birlikte: ‘Hadi, Sonnur!’ diye fısıltıyla adeta yalvarırdık Sonnur’a, o hafta sonu izlediği aşk filmini anlatması için.

Sonnur’un ‘Ay, canım Hülya! (Hülya Koçyiğit)’ diyerek yumuşacık ses tonuyla aktardığı acıklı aşk sahnelerini, herkes kendi hayalinde canlandırırdı yatakhanenin loş ışığında. Koridorların ışıkları sabaha kadar açık kalır, yatakhanenin tavana yakın pencerelerinden içeriye epeyce ışık sızardı. Toplu yaşanan yerlerde güvenlik açısından bu gerekli bir önlemdi.

 

ilk yıllar

Nöbetçi öğretmen Gül (Gülsen Tosun) Hanımsa, ölü taklidi yapardık. Daha okulun sözlü sınavını kazandığımızı öğrendiğimiz gün korkutulmuştuk Gül Hanımla. Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun kayıtlı öğrencileri, biz yeni kayıt olacaklara güya yardımcı oluyorlardı. Sabun, havlu, diş fırçası- macunu, dolap örtüsü, terlik, pijama getirin evinizden, diyorlardı önce. Hemen ardından Mesude Hanımın hırçınlığını, Mehmet Aslan Beyin saplantılı azarlamalarını, Gülsen Hanımın saldırganlığını bir güzel anlatır; peşin peşin sindirilmemizi sağlarlardı farkında olmayarak. Yaşayarak görecektik söylenenlerin doğruluğunu.

Nöbetçi öğretmen, akşamları yatakhanede yatmayan var mı, diye dolaşır. Sabahleyin de kalkmayan var mı diye dolaşırdı. Gülsen Hanım, bir sabah bizim yatakhaneye dalmıştı. Bizler de bir an önce hazırlanıp sabah etüdüne koşma telaşındayız zaten. Bağırmazsa yatakhaneden çıkmayacakmışız gibi alışkanlıkla ortalığa bağırdı. Gülsen Hanım, en küçük sese aşırı tepki verir. Bağırır çağırır, öğrencilere hakaret ederdi. Akçadağ Örenli Yüksel Esen (rahmetli olmuş), Gül Hanıma bir çemkirdi: ‘Ne diye bizi azarlıyorsunuz? Görüyorsunuz ki biz de yatakhaneden bir an önce çıkmak için uğraşıyoruz. Bize bağırmaya hakkınız yok!’ diye öyle kararlı, kendine güvenli bir şekilde Gül Hanımın karşısında diklendi ki… Gül Hanım, neye uğradığını şaşırdı. Yanmış kavrulmuş pamuk gibi oldu. Topuklarının üzerinde tam bir pergel dönüşü yaptı. Sırtını dönerek derhal oradan ayrıldı.

 

Feryal 2

Sonnur; uzun boylu, hafif balıketinde, sarı düz saçlı, bal rengi iri gözlü, bembeyaz düzgün dişli, küçük kalkık burunlu, biçimli dudaklı, güler yüzlü bir kızdı. Bir de daha öğrenciyken nişanlanmıştı. Sınıfımızda iki nişanlı kız vardı; biri Sonnur Dilipak, ötekiyse Fazilet İğde. İkisi de girişken, cana yakın insanlardı.

Fazilet de Maraşlı olmasına karşın yatılı öğrencilerdendi. Fazilet de oldukça iri gözlü, bembeyaz tenli, koyu kestane düz saçlı, Sonnur’dan azıcık kısa, biraz daha tombulcaydı. Dişlerinin aşırı beyazlığı, dudaklarının biçimli kıvrıklığı, elmacık kemiklerinin uyumlu çıkıklığı kalmış belleğimde. Fazilet, taksi şoförü Çetin’le kendi aralarında nişanlıydı diye aklımda kalmış. Çetin’i de taksisini de hiç görmemiştim. Fazilet’ten ve diğer arkadaşlardan, Adıyaman ya da Adana plakalı taksiyle çalışıyor diye duymuştum.

 

Ben miyim

Sonnur ise dayısının, hala ya da teyzesinin oğluyla ailesi tarafından nişanlanmıştı.

Nişanlanmaları gayet doğaldı; ikisi de serpilmiş, alımlı, güzel genç kızdılar. Bakımlı, süslü, ergenliklerini tamamlamıştı Sonnur ve Fazilet. Bizse henüz çocukluk dönemini atlatmamış; tahta göğüslü, çırpı bacaklı; kaş almayı, saç şekillendirmeyi bile bilmeyen erkek çocukları andırıyorduk. Sevgili bizim neyimizeydi?

 

Fazilet 6

İkisi de nişanlılarını seviyordu. Hele Fazilet, Leyla ile Mecnun’u aratmıyordu. Nişanlanmak ya da evlenmek, disiplin suçuydu, cezası da okuldan atılmaktı. Durumu bildiğimiz halde asla aklımızın ucundan geçmemişti arkadaşlarımızı idareye muhbirlemek. Onların mutluluğu bizi de mutlu ediyordu. Hem saçma geliyordu bu tür yasaklar. Yasaklara karşı gelmeler, yasakları delmeler hoşumuza da gidiyordu. Onlar, bu yasakları delme cesareti gösterebilmişlerse bize de onların bu güzel sırrını saklamak düşerdi. Öyle de yaptık.

Bir hafta sonu nöbetçi öğretmenden çarşı izni almıştım. Sonnur’la birlikte evlerine gidecektik, biraz kaldıktan sonra ben okula dönecektim. İnsan yatılı okulda ev özlemi çekiyor. Hep sırada, sandalyede oturduğumuzdan olmalı; yerde yuvarlanmayı, yer minderinde oturmayı özlüyorduk.

 

Fazilet7

Sonnur’la hafta sonu okuldan izinli çıktık. Maraş’ın dar sokaklarından geçerek iki katlı, çıkmalı, ayvanlı, avlulu konağa vardık. Ahşabın bolluğu, konağın tertemiz oluşu, serinliği hoşuma gitmişti. Sonnur, bir tepsiye bir şeyler koyup ayvana getirdi. Tam yemeye başlamıştık ki avlunun kanatlı kapısı çaldı. Yukarıdan ipin çekilişiyle açılan kanatlı ahşap kapıdan sarışın, kalıplı, uzun boylu, Sonnur’dan birkaç yaş büyük, yakışıklı bir genç girdi konağın avlusuna. Ahşap merdivenlerden çıkıp yanımıza gelince Sonnur, nişanlım, diye tanıştırdı. Hafta sonları işte bu gençle gidiyorlarmış Sonnur’un ballandıra ballandıra bize anlattığı aşk filmlerine.

 

Sonnur 2 - Kopya

Nişanlı çifti yalnız bırakmak gerek değil mi? Ben de öyle yaptım. Ev ortamı özlemimi, yer minderinde oturma hasretimi gideremeden Sonnur’a teşekkür ederek konaktan ayrıldım. Maraş’ın dar, Arnavut kaldırım taşları döşeli sokaklarından adeta sekerek okula döndüm.

 

sultankilic44@hotmail.com

 

67

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir