Per. Eki 22nd, 2020

 

Sultan KILIÇ

Deniz Gezmiş’in dava arkadaşı Kamil Dede’nin Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında yer alan minicik fotoğrafı, gazeteden kesilerek alınmıştı. Grup fotoğrafı olunca, kesilerek alınan fotoğraf da yarım santimetre karelik bir boyuttaydı. Kamil Dede hakkında bilgim de yoktu, Deniz Gezmiş’in arkadaşı olarak ilk kez bir fotoğrafta görmüştüm, o kadar.

Bunu oradan keserek alan bendim; ama bu kadar devlet meselesi haline getirilince söylemem elbette mümkün değildi. Gazeteden kestiğim siyah beyaz, hayal meyal görünen, kim olduğu bile belli olmayan silik fotoğrafı, yirmi beş kuruş çapındaki kol saatinin camını çıkararak içten cama yapıştırmıştım. Saat de benim değildi, üstelik Gülnaz’ın emanet saatini takmıştım bir süre. O saat de kolumdan koparak tuvaletin deliğine düşmüş ve kanalizasyona gitmişti. Gülnaz’a karşı çok mahcup olmuş, saatinin yok olmasına sebep olduğum için çok üzülmüştüm. Gülnaz, beni teselli etmişti; ama ona ait bir şeyi istemeyerek de olsa kaybetmiş olmaktan derin üzüntü duymuştum.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararı haberi dolayısıyla yayımlanan fotoğraftan minicik bir kareyi kestiğim için okul idaresi de benim idam kararımı vermek üzere seferber olmuştu. Onlara göre bu fotoğraf, siyasi bir ava dönüşmüştü. Üç Fidan’a ve onların arkadaşlarına hayran olan bir çocuğu darağacına göndermek üzere tüm idareciler seferber olmuştu. Yakalayıp okuldan atarlarsa büyük zafer kazanacaklardı.

Her öğle arası ve öğleden sonraki ders bitiminde doğru kütüphaneye koşardım. Birkaç çeşit günlük ulusal gazete gelirdi kütüphaneye. Ben de Cumhuriyet gazetesini okurdum daha çok. Bir de portakal kadar bir el radyom vardı. Radyodan haberleri dinlerdim. Türkiye ve dünya gündemini iki araçla izleyebiliyordum.

6 Mayıs 1972 tarihinde sabaha karşı Üç Fidan’ın asılarak katledileceklerini biliyorduk. Muhbirlerin gözleri de üzerimizdeydi. Onları sevindirmeyelim, ağlamayalım; hatta üzgün görünmeyelim, dedik. O akşam koridor başında, her zamanki yerde, etüt arasında müzik eşliğinde herkesten fazla biz dans ettik. İçimiz kan ağlarken fır döndük, dans ettik, üzüntümüzle faşistleri sevindirmeyelim diye. Oysa daha on altı- on yedi yaşında çocuklardık…

İşte bu fotoğrafı kim kesti, sorusu yoktu dillerinde ‘Bu anarşistin fotoğrafını senin kestiğini biliyoruz, itiraf et!’ hücumuydu doğrudan. Onlar yetişkindi, cüsse olarak benden heybetliydiler, öğretmendiler, müdür yardımcılarıydılar, eğitim şefiydiler…

Şimdi düşünüyorum da ‘siyasi suçlu’ olarak görmeseymişler beni, tekme tokat döverlermiş. Facebook’taki Maraş Kız İlköğretmen Okulu Mezunları grubumuzdaki arkadaşlarıma uyguladıkları tokatlama ve yüzlerine tükürme şeklindeki fiziksel ve ruhsal şiddeti duyunca… Demek ki onlar benden çekiniyormuş diyebiliyorum şimdi. Hırslarını, öfkelerini, becerebilseler beni oracıkta parçalayarak yok etme isteklerini, nefretlerini görüyordum gözlerinde. Tüm idareciler sorguladı beni, nefret kusarak. Ama parmaklarının ucuyla dahi dokunamadılar. Fiziksel şiddet uygulayamayıncapsikolojik şiddeti sınırsız uyguladılar…

Dersimize girmediği halde Halil Karakoç da durumdan vazife çıkaranlardandı. Akşam etüdünde beni sınıftan çıkararak fotoğrafı benim kestiğimi itiraf etmemi istedi. Tombul kırmızı suratı daha da kızarmıştı bana tıslarken. Küçük kara gözleri yuvalarından fırlamış, ağzından köpükler saçılmıştı. Hadi gidiyoruz, dolabını arayacağım, diyerek yola koyulmuştuk.

Okulun yatakhane binasının üçüncü katına çıktığımızda soluk soluğaydı Halil Karakoç. Koca göbeğini zor taşıyor, bacaklarını iki yana açmadan yürüyemiyordu. Dolabımı açtırdı, elini uzattı aramak için. Elini eşyalarıma değdirmesine fırsat vermeden eşyaları yere atmaya başladım. Eşyamızda ne vardı ki? Hamam tası, havlu, sabun, atlet, çamaşır…

Öyle hevesle gelmişti ki, kesin yasak yayın bulmak iştahıyla göbeğini hoplata hoplata gelen Halil Karakoç Hoca pek bozuldu. Tama tamam, eşyalarını dolaba koy, sınıfa dön, diyebildi sertçe. Eşyalarımı toplamayacağım, dolabıma koymayacağım. Sırayla gelirsiniz nasıl olsa, kolayca bakarak arayıp gidersiniz, dedim.

Birkaç gün yerde, ranzaların yan tarafında durdu eşyalarım, dolabımın kapağı da açık kaldı. Oysa nöbetçi öğretmenler, yatakhanelerin temizliğini, yatakların düzgün kapatılıp kapatılmadığını kontrol ederler. Kurallara uymayan öğrencileri çağırarak cezalandırırlardı. Beni kimse çağırmadı, kimse eşyalarımın dolabın önündeki betonda neden sergilendiğini sormadı bana.

sultankilic44@hotmail.com

73

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir