Sal. Eki 20th, 2020

 

 Eskiler (13) - Kopya

 

Sultan KILIÇ

 

1969- 1972 arası dönem Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nda iki bayan beden eğitimi öğretmeni vardı. Biri, Gülsen Tosun; diğeri de Güllevent Şen.

Daha okulun sözlü sınavını kazandığımızı öğrendiğimiz gün korkutulmuştuk Gül (Gülsen Tosun) Hanımla. Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun kayıtlı öğrencileri, biz yeni kayıt olacaklara güya yardımcı oluyorlardı.

Sabun, havlu, hamam tası, sabunluk, diş fırçası- macunu, dolap örtüsü, terlik, pijama getirin evinizden, diyorlardı önce. Hemen ardından Mesude Hanımın hırçınlığını, Mehmet Aslan Beyin saplantılı azarlamalarını, Gülsen Hanımın saldırganlığını bir güzel anlatır; peşin peşin sindirilmemizi sağlarlardı farkında olmayarak. Yaşayarak görecektik söylenenlerin doğruluğunu.

Öğretmen okullarında resim, müzik ve beden eğitimi dersleri çok önemliydi. B şubesinin beden eğitimi dersine Gül Hanım değil, Güllevent Hanım girdi hep. Gülsen Hanım, ilk yıl belki dersimize geldiyse dahi demek ki bende hiç iz bırakmamış.

Eskiler (14) - Kopya

GİTAR EŞLİĞİNDE RESİM DERSİNİN TADI BAŞKAYMIŞ

 

Müzik Öğretmeni Mesude Aykut Hanımla Cebir Öğretmeni Mehmet Aslan Bey ise söylendiğinden bir kat fazla zalim ve hırçındılar. Resim öğretmenlerimiz İsa Sevinç ve Turan Bayer ise harika öğretmendiler.

Turan Hocanın dersimize geldiği yıllarda en çok suluboya tekniğine merak sarmıştık. Vazoda çiçekler, tabakta meyveler, arkadaşlarımızın portreleri, Maraş’ın dağın yüzüne sıralanan tek katlı, bahçeli evleri suluboya tekniğiyle resim kâğıdına aktardıklarımızın başında geliyordu.

İsa Hoca ise derse gitarıyla gelerek, model arkadaşlarımızı masa üzerindeki sandalyeye oturtarak kara kalem çalışmamızı uygulatmasıyla, insan hareketlerini çizgilerimizle nasıl yansıtacağımızla resim dersimize değişik hava getirmişti.

İsa Sevinç, üniversite öğrencisiyken nü resim yaptıklarını, çıplak modellik yapan profesyonellerle çalıştıklarını sınıfta anlatarak yatakhanede bolca çıplak resim çizmemize farkında olmayarak yol açmıştı. Resme çizgiyle hareket kavramı katmayı, nülerle başarmıştık. Ama bu çıplak resimleri, hocaya göstermiyorduk.

Gitar eşliğinde resim yapmak pek hoşumuza gitmişti ama çok istediğimiz halde bir daha getirmemişti. Belki de değişiklikten hoşlanmayan idarecilerden uyarı almıştı, derse gitar götürme, diye.

İsa Hocanın tiyatro yeteneği de vardı. Moliere’in Kibarlık Budalası adlı eserini sahneye koymak için çok çaba harcamıştı. Oldukça da başarılı bir oyun sahnelenmişti. Başrolü, bizim sınıftan Aysel, müthiş başarıyla sergilemişti.

1973

“BACAKLARI BİTİŞTİR, KARNINI İÇERİ ÇEK, DİMDİK YÜRÜ!”

Beden Eğitimi Öğretmeni Güllevent Hanım yeni mezundu. İlk atama yeri Maraş’tı. Sınıf arkadaşı olan yakışıklı bir beden eğitimi öğretmeniyle evlenmişti. Güllevent Hocanın eşi, yakınlardaki lisede çalışıyordu. Çok sevimli bir oğlan bebekleri olmuştu, adı Atıl’dı.

Gülsen Hanım; uzun boylu, oldukça zayıf, omuz hizasında dümdüz siyah saçları olan, yüzü asla gülmeyen, öğrencilerin görmek istemediği, gördüğünde kaçacak delik aradığı biriydi. Dik yürümemizi, bacaklarımızı ayırarak değil, adımlarımızı birbirinin önüne atarak yürümemizi önermişti. Bir de en önemlisi, karnınızı şişirmeyin, karın kaslarınızı hep sıkarak, midenizi içeri çekerek yaşayın. Bunları alışkanlık haline getirin, demişti.

Güllevent Hanım ise; orta boylu, hafif balıketinde, bembeyaz tenli, sarı hafif dalgalı saçlı, gencecik bir bayandı. Güler yüzlüydü, korkmazdık ondan. Görünce yanına koşmaktan mutlu olurduk. Okulun laboratuvarındaki küçük film makinesiyle, kendi filmini izletmişti bize. Öğrenciyken jimnastik yaparkenki görüntülerini hayranlıkla izlemiştik.

 

SOYUNMA ODASININ UNUTULMAZ KOKUSU

 

Dikdörtgen şeklindeki kapalı spor salonunun derslikler tarafında ve yatakhane tarafında olmak üzere iki giriş kapısı vardı. Derslikler tarafındaki giriş kapısından salona adım attığımızda seyirci koltuklarının başladığı yerde boş bir alan oluşturulmuştu. Bu alanda masa tenisi oynanması için kısa kenarlarını birleştiren filesiyle yeşil, büyük, ahşap masa bulunurdu.

Buradan merdivenle spor salonunun tabanına inerdik. Spor salonunun tabanı; oldukça sağlam, vernikli, birbirine geçmeli ahşapla kaplanmıştı. Şimdiki laminat parke gibi. Voleybol maçları yapılacağı zaman, ortaya file gerilirdi. Bir yanda tiyatroların sergilendiği, konserlerin sunulduğu, okul gecelerinin vazgeçilmezi sahne vardı. Sahnenin tam karşısındaki duvarda kültürfizik hareketleri yapmaya yarayan, ahşaptan çeşitli parmaklıklar bulunurdu. Beden eğitimi derslerinde de duruma göre ortaya ya yeşil yer minderleri serilir ya da hareket kasası yerleştirilirdi.

Biri sahne tarafında, öteki karşı tarafta olmak üzere iki de soyunma odası vardı. Soyunma odasının kendine özgü kokusunu kim unutabilir ki? Ter kokusu, ayak kokusu, lastik kokusu karışımından oluşan o parfüm(!), unutulmaz kokular arasındadır. Burada okulun verdiği, hemen dizlenen ve lacivert rengi bozaran eşofmanlarımızı; bağcıklı spor ayakkabılarımızı giyer… Salonun bir yanında yan yana ip gibi dizilir, beden eğitimi öğretmenimizin selamını almak üzere beklerdik.

19

ŞİMDİ AĞDA ZAMANI

 

Yalnız, haftada bir miydi, ayda bir miydi, galiba ayda birdi… Ayda bir kez şort giyme, şortun üzerine de sıfır kol bluz giyme zorunluluğu vardı. O günün akşamı yatakhanede hummalı bir çalışma başlardı. Bacaklara, koltuk altlarına ağdalar yapıştırılır… Bu ağda, evci çıkan ya da gündüzlü Maraşlı arkadaşlarımız tarafından evlerinde hazırlanarak okula getirilirdi. Okulda hazırlama olanağı olmadığından çok kıymetliydi. Ay ay ay, aman aman aman, ay çok acıdı, ünlemleri gülüşmeler arasında kaybolurdu.

 

YAKAN TOP KAHRAMANIMIZ AYŞE’NİN GÖĞSÜ

 

Bir de sınıflar arası yakan top karşılaşmaları yapılırdı. Havaların elverişli zamanında, beton kaplı bahçede gerçekleşirdi karşılaşmalar. Sınıfların birbirini eleyerek finale kalmasıyla sonuçlanırdı. Oyuncular kadar seyirciler de heyecanlı saatler yaşar; alkışlara bağırmalar karışırdı.

Maraşlı gündüzlü Ayşe vardı bizim sınıfta. Ayşe’nin babasının fotoğraf stüdyosu varmış. Fotoğraf makinesiyle gelirdi Ayşe okula. Ayşe, çektiği fotoğrafları tab ettirdikten sonra isteyenlerin adlarını yazar, ona göre çoğaltarak satardı, unutulmaz anıların siyah- beyaz fotoğraflarını.

Ayşe’nin göğüsleri pek uygundu top tutmaya. Top, ne kadar şiddetle gelirse gelsin, Ayşe’nin göğsüne hapsolurdu. Ayşe’nin koca memelerine, yastığa yatarcasına yumulurdu top. Bizde öyle miydi? Göğsümüzü ne kadar siper edersek edelim topa, illa fırlayıp kaçardı top kucağımızdan; tahtaya çarpmış gibi kaçardı top.

8.3.970

BASKETBOLDA EN HIZLI JÜBİLE

 

Güllevent Hanım bana çok sevimli gelirdi. O da beni severdi. Taklalarımı, sınıfa örnek olarak izletirken “Bakın, şiir gibi takla atıyor.” derdi. Spor salonunda kültürfizik hareketleri yaparken eşli çalışmalarda yanına beni alırdı.

 

Bir de okulun basketbol takımına almıştı beni. Okul kütüphanesinden basketbolla ilgili kitaplar alıyorum. Okuyup özet çıkarıyorum. Bu da yetmiyor, özel bir deftere basketbolun kurallarını yazıyorum, hem de resimlerini deftere çizerek. Böyle ciddiye alıyorum yani.

Beş numaralı formayla hem de lisanslı basketbol oynuyordum. Kilis Kız İlköğretmen Okulu’nun basketbol takımı, okullar arası basket maçı için Maraş Kız İlköğretmen Okulu’na mı geldi? Yoksa biz mi Kilis’e gittik? Ya da Maraş’ta başka bir kapalı spor salonuna mı gittik?

Okulumuzun kapalı spor salonunda voleybol karşılaşmaları yapılabilirdi. Ama basketbol karşılaşmaları, bahçedeki açık alanda gerçekleştirilebilirdi. Bizim okulun basket potaları, okulun bahçesindeydi. Voleybol maçları, kapalı spor salonunda yapılırdı. Kapalı spor salonundaki basketbol maçını hatırladığıma göre ya Maraş’ta maç için başka bir salona gitmiştik. Ya da bu maçı, Kilis’te gerçekleştiriyorduk.

Her neyse, konuklarımızı ağırladıktan sonra maç saati geldi çattı. Kapalı spor salonunun seyirci koltukları tamamen dolu. Öğrenci arkadaşlarımız, gerekeni yapıyor alkış ve sloganlarıyla. Ön koltuklara dizilen öğretmenlerimiz de alkışlarıyla destek veriyor.

Ben ilk yarıda yedekte bekliyorum. Bizim okulun takımı, Kilis karşısında oldukça zayıf, yenilgimiz gün gibi açık. Onlar, bizim basketlerin iki katı sayıyla öndeler.

Güllevent Hoca, hakemden oyuncu değişikliği istedi. Daha önce de benim ısınmamı istemiş, ben de kenarda zıplayarak olabildiğince ısınmıştım. Fırtına gibi daldım sahaya.

İlk yarıda soldaki potaya rakip takımın alanı diye gözüm, beynim o kadar alışmış, o kadar şartlanmış ki… İkinci yarıda takımların potaları karşılıklı değişti. Değişti değişmesine de… Potalar değişir değişmez ben oyuna alındım. Bizim takımın ceza sahası da sağdaki ama bir kere şartlanmışım bir öncekine.

Oyuna girer girmez topu kaptığım gibi hücuma geçtim. Bir defa ben savunma oyuncusuyum. Bana düşen, karşı tarafın oyuncularının top kapmasını ve basket atmasını önlemek. Bunun için de onların önüne hızla geçerek oyunlarına engel oluyordum. İktidar hırsına benzer bir hırs bu; illa topu kapacak, potaya koşacak, sayıyı takımın hanesine sen yazdıracaksın. Yıldız sen olacaksın

Topu sürerek nasıl koşturuyorum bizim potaya… Salonda hiç bu kadar canhıraş bir toplu çığlık duyulmamıştır. İçimden kabaran duygular “Heyt be, ya çok seviliyorum ya da çok iyi top sürüyorum ki tüm salon, yeri göğü inletiyor.” diye coşuyor, gururlanıyorum.

Nasıl çığlık atmasınlar. Topu kapmış, kendi kaleme gol atacak pozisyondayım. Güllevent Hocayı hayal kırıklığına uğrattım. Tüm okulun yüreğini ağzına getirerek onlara çığlık attırdım. Hoca, derhal oyun dışına aldı beni. Galiba Kilis’e yenik düşmeme umudu bendeydi ama benim oyuna girmemle oyundan çıkarılmam bir dakikaya sığmıştır. Spor tarihinde var mıdır, benim hızımda jübile yapan?

 

sultankilic44@hotmail.com

 

 

85

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir