Per. Eki 22nd, 2020

 

Sultan KILIÇ

 

 

Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun ana yoldan girişinde idarecilerin odaları, öğretmenler odası, kütüphane ve ziyaretçi salonu bulunuyordu.

 

 

İlk kattaki koridorun hemen başında tuvaletler, koridor boyunca da derslikler sıralanıyordu. İkinci katta yine derslikler sıralanıyordu. Derslikler, batı koridoru boyunca sıralanırken laboratuarlar ise doğu koridorunda yer alıyordu.

 

 

Fizik- kimya derslerimizde alt kattaki dersliğimizden üst kattaki laboratuvara giderdik, ilgili dersin kitap ve defterini yanımıza alarak.

 

Yılmaz Soyaslan Hocamızın dersinde laboratuvardayız bir gün. Gözlerimizin, dengemizi sağlamamızda önemli görevi ve etkisi olduğunu söyledi hocamız. Ben de her duyduğunu illa denemeye meraklı biri olduğumdan olsa gerek, olduğum yerde ayağa kalktım ve gözlerimi kapattım. Deney yapıyordum ciddi ciddi. Gözlerim kapalıyken dengemi sağlayıp sağlayamayacağımı test ediyordum.

 

 

Hocamız, ne yapıyorsun, niye ayağa kalktın, dedi. Ben de gözlerim kapalıyken dengemi sağlayıp sağlayamayacağımı denemek istediğimi söyledim. Yılmaz Hoca, çok kızmadı ama “Dersin ortasında herkes ayağa kalkarsa ne olur?” diyerek yaptığımın sınıfın ahengini bozduğunu bana anlatmış oldu.

 

Bir gün de Seyit Ali Gözükara Hocanın dersi için laboratuvara çıkmıştık. Hani derler ya ‘Tebdili mekânda ferahlık vardır.’ diye gerçekten de derslikten laboratuvara bir saatliğine bile taşınmak, biraz bayram havası estiriyordu. O gün bir başka bayram havası daha yaşayacaktık. İlk kez radyo vericisi görecek ve radyo vericisini uygulamalı olarak hayatımıza sokacaktık. Yıl, 1970’ler…

 

 

Hocamız, bu bir radyo vericisi. Bir grup arkadaşınız laboratuvarda kalacak, diğer grubu da dersliğinize gönderiyorum, diyerek dersliğe gönderdiği arkadaşlarımızın eline bir küçük radyo alıcısı verdi. Sonra da bize aranızda türkü söyleyecek olan var mı, diye sordu.

 

 

O yaşlarda “Ben türkü söylerim ya da söyleyeyim.” diye bir istekte bulunmak yakışık almıyordu sanırım. Arkadaşlar, “Sultan söylesin, Sultan söylesin!” diye hafiften tezahüratta bulundular. Ben de büyük sanatçı edasıyla radyo vericisinin başına geçtim ve Âşık Mahzuni Şerif’ten bir türkü söylemeye başladım;

 

 

 

İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuni’nin garip haline
Mervan’ın elinden parelense de

 

 

Türküyü söylemeyi bitirdim ama hocamızdan ve arkadaşlarımdan ne bir alkış ne bir söz… Herkes sus pus. Laboratuvarda çıt yok, herkes mahzun, üzgün, dalıp gitmiş uzaklara… Ailesinden uzakta, yatılı okulda yaşayan biz çocukların akıllarının, duygularının ailelerine gitmesi kaçınılmazdı.

 

 

Kısa süre sonra hipnozdan uyanır gibi oldular, ilk konuşan hocamız oldu. Çok beğendiğini söyledi. Şimdi de dersliğe gidelim bakalım, oradaki arkadaşlarınız radyodan dinleyebilmişler mi, dedi. Hep birlikte dersliğe indik. Arkadaşlarımızın gözlerindeki ışıltı, her şeyin güzel olduğunu anlattı. Çok beğendiklerini, bir ilki yaşadıklarını dile getirdiler.

 

 

Bizler için bir ilkti bu, unutulmaz anılarımız arasında yer aldı. Maraş Kız İlköğretmen Okulu’nun kütüphanesi gibi laboratuvarları da göstermelik değil, işlevseldi.

 

 

 

sultankilic44@hotmail.com

70

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir