Pts. Eki 26th, 2020

 

 

Fikri Demirtaş

 

fikridt@hotmail.com

 

Erzincan Kemaliyeli usta fotoğrafçı – yazar, öğretmen Lütfi Özgünaydın’la geçen yıl Malatya’da Bakırcılar Çarşısında fotoğraf çekerken tanışmıştım. Bir çay ocağında oturup sohbet ettik. Sonra Lütfi Beyin “Kuş da Öldü”,  “Dönüş Zamanı – Eğin Üçlemesi 1”, “Sevda Zamanı- Eğin üçlemesi 2” adlı kitaplarını okudum.

Doğduğu yerleri bölgeyi o kadar güzel anlatmış Yazıcıoğlu Köprüsünün yapılması için yazdığı makalelerle dikkat çekmiş ki. Çektiği fotoğraflarla adından söz edilen sayısız ödüller alan duayen bir sanatçı. İlerlemiş yaşına rağmen bitip tükenmez bir enerji ile ulusal bir gazetede haftada bir fotoğraf ve sanat üzerine söyleşiler yapıyor. Bu yol hikayesini de Lütfi Beye borçluyum.

17 Haziran 2020 tarihinde gezi rotamız Malatya Erzincan Kemaliye Başbağlar köyü. Yol arkadaşım Malatya’da yıllar önce fotoğrafçılık yapan Arkadaş Fotonun sahibi Arguvanlı Hüseyin Koç.

 

Sabahın ilk ışıkları Malatya’ya düşerken Arapgir’e doğru yola çıktık.

 

Karakaya Baraj göletine karışan Tohma çayının üzerindeki demiryolu ve karayolu köprüsünden geçtikten sonra benzinlikte ki sosyal tesislerde sabah çorbası içip yolumuza devam ettik.

 

Malatya Sivas yolunun 25. km’de Yazıhan ilçesine varmadan yolun sağında tabelalar Arguvan, Arapgir, Keban, Ağın, Kemaliye, Erzincan yönünü gösteriyordu.

 

Elazığ Baskil Karakaya Barajı karşısında Muşar dağında kartal yuvası gibi her taraftan görülen Süryani Mor Ahron manastırı masalımsı bir görünüm veriyordu. Malatya’dan beri yol boyunca hep bizi gözetledi…

Kuruçay köprüsünü geçtikten sonra yolun iki tarafı pancar, kavun, karpuz tarlalarıyla dolu.

Arguvan yolunda uçsuz bucaksız bozkır sürüp gidiyor. Her taraf Van Gogh sarısı ekin tarlaları göz alabildiğine uzanıyordu. Tarlalarda biçerdöğerler, traktörler harıl harıl çalışıyordu. Sap sarı hozanlardan ekin tarlaların arasında simsiyah yılan gibi kıvrılarak parlayan asfalt yoldan gidiyoruz…

 

Ekinleri biçilen hozan tarlalarında aşiretlerin koyunları art arda dizilmişlerdi. Çoban sürünün ardında yanında bir eşek, Kangal çoban köpeği yamaca doğru gidiyorlardı. Hozan tarlasının toprağından kalkan toz bulutu içinde sürü görsel bir şov sunuyordu.

Deregezen köyü yakınlarında yol kenarında elektrik direğinin tepesinde leylek yuvasını görünce durduk. Kadrajımıza düşen karelerde leylek yuvasında bir anne bir baba iki leylek, yavrusunu besliyordu…

Yol güzergahında tarıma elverişli olmayan tepelerin yamaçlarındaki tel örgülerle çevrilmiş tarlalarda güneş enerjisi santralleri kurulmuştu. Toprak sahipleri akıllıca bir yatırım yaparak susuz tarlalarına güneşe yatırım yaparak buğday yerine güneş enerjisi ekmişlerdi.

 

Elazığ yol ayrımından sonra Keban, Ağın Arapgir ve Kemaliye’ye ayrılıyor yol…

Malatya’nın ilk rüzgar enerji santrali Arapgir ilçe merkezine 10 kilometre uzaklıkta yol kenarında bir tepede Onar köyü yol ayrımında kurulan üç rüzgar türbünü göğün maviliğinde dönüyordu… Görüntüler insanın iç dünyasını aydınlatıyordu.

 

Türkmen Alevi köyü olan Onar köyünde bulunan Göktürkçe yazılı mezar taşları. Taşın üzerinde” Her şey ölümlüdür” yazılmış. Anadolu Aleviliğin en eski kırlangıç çatılı 800 yıllık Cemevi, Roma dönemi kral Kaya mezarları buradadır. Anayoldan köye kadar 5 km’lik asfalt yolun iki tarafı badem ağaçları, meşeler ve üzüm bağları ile kaplıdır…

Göl Dağı’nın önünde; Göl Dağı’nın kucakladığı sahiplendiği güzel insanların yaşadığı Malatya’nın güzel ve çok kültürlü, hüzünlü ilçesi Arapgir’deydik.

Düzlükler bitince bir tepeden aşağı Arapgir’li İşadamı Mehmet Ali Aydınlar’ın yaptırdığı okul ve tesislerin önünden geçip, meyve bahçelerinin arasından giden bir yolla babamın 1960’lı yıllarda sıtma savaş şube şefi olarak görev yaptığı, yedi yaşına kadar çocukluğumun geçtiği Arapgir ‘ e geldik. Arapgir’de Demirkapı Mahallesi Tekel deposu karşısında iki katlı taş yapılı bahçeli bir evde oturmuşuz. Doksan yaşına merdiven dayayan annem, Ermeni komşularını hâlâ anlatır.

İçinde yaşarken de özleyeceğin tek şehir Arapgir… Fotoğrafları ve güzel paylaşımları ile tanınan, uzun yıllar İstanbul’da muhasebecilik yapan, emekli olduktan sonra ailesini İstanbul’da bırakıp hasta babasına bakmak için Arapgi’re gelmiş. Babası rahmetli olduktan sonra burada tek başına yaşamaya başlamış. fotoğraf sanatçısı Celal Deniz, bu bölgenin köylerini, dağlarını, yaylalarını, derelerini, çaylarını gezip fotoğraflar çekiyor. Celal Beyi evinde ziyaret ettik. Başbağlar yolu güzergahı ve fotoğraf sohbetini kahve içerek yaptık.

 

Adından çok söz edilen çalışkan, dinamik, tarihi eserlere, sanata sanat eserlerine sahip çıkan projeleriyle Arapgi’rin çehresini değiştiren ilçesinde her kesim tarafından sevilen Belediye Başkanı Haluk Cömertoğlu, Malatya’da toplantısı olduğundan görüşemedik.

İlçeye gelen yerli ve yabancı turistlerin evi olan tarihi Millet Han’da Reyhan şerbeti içip yolumuza devam ettik. Türkiye bitki çeşitliği kategorisinde Coğrafi İşaret Belgesi alan ilk ürün Arapgir’in Köhnü Üzümünün ardından Coğrafi İşaret Belgesi alan ikinci Arapgir ürünü Mor Reyhan olmuş. Kemaliye yolu üzerindeki karayolunun ortasında kalan refüjler ve boş alanlara çiçek yerine meşhur mor reyhanlar ekiliyormuş. Biz bu yoldan geçerken belediye işçileri reyhan ekmek için refüjlerde çalışıyorlardı.

 

Geçen yıl MAFSAD Başkanı İnan Orhan’ın 5. Uluslararası Malatya Arapgir Fotakamp etkinliğine yaklaşık 35 bin civarında kişinin katıldığını ve foto-kamp alanına da 2000 bin çadır kurulduğunu, her geçen yıl yoğun ilgi ile katılım olduğunu basına verdiği demeçte okumuştum. Bu etkinlikte Belediye Başkanı Haluk Cömertoğlu ile ayak üstü tanışmıştık.

Yolun iki tarafında ceviz, dut ağaçları ile kavaklık ve söğüt ağaçları, yamaçlar üzüm bağları arasında Kemaliye’ye doğru yol aldık. Arapgir’de başta siyah Köhnü, Aşıkbeyazı ve Kışlık Amasya üzüm çeşitleri olmak üzere toplam 13 üzüm çeşidinin üretimi yapılmaktaymış.

Yolun sol tarafında kahverengi tabelada Ocak Köyü Hıdır Abdal Sultan türbesi yazıyordu. Yolun 3–4 kilometre uzağında ve tepelerde bulunan yaklaşık bin yıllık Ocak isimli Alevi Türk köyü görünüyordu. Bu köye 3-4 kez gitmiştim. Köyün girişine kesme taştan bir tak yaptırılmış. Dostluk kapısını geçer geçmez Ali Yolu başlıyor. Yolun sağ tarafındaki badem ağaçların arasına eşit aralıklarla demirler sabitlenmiş. Bu demirlere süslü, tabelalar asılmış. Tabelaların her birinin iki yüzünde de aynı yazı görülüyor. Alevi ulu ozanlar dan, şairlerinden birkaç dörtlük, çoğunluğu Alevi önderlerden uyaklı sözler, felsefi yoğunluk içeren ilkeler sergilenmiş. Müzenin önüne oldukça heybetli bir Pir Sultan Abdal heykeli var. Pir Sultan Abdal’ın “ Gelin Canlar Bir Olalım” sözü ile bir de şu dörtlük heykelin kaidesine yazılmış.

 

“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz

Hak’tan emr’olmazsa irahmet yağmaz

Şu ellerin taşı hiç bana değmez”

 

  1. yüzyıl erenlerinden Gözcü Karacaahmet Sultan’ın gözbebeği Hıdır Abdal Sultan Türbesi ( Düşkünler Ocağı) 850 yaşında kara dut ağacı, Köyde müze, kitaplık, cemevi, cami, kültür merkezi, köy odası, tiyatro salonu, hamamı vardı. Bu konuda belki Türkiye’de tek bir köydür. Gerçekten Türkiye’de Ocak’a benzer ikinci bir köyün olacağını sanmıyorum. Düşünün, köyde helikopter pisti bile var.

Biraz sonra yol aşağı doğru kıvrılmaya başladı. Alabildiğine uçurumdu önümde yol peş peşe kıvrılıyordu. Fırat inanılmayacak kadar küçülmüştü, gözlerime inanamadım koca nehir sanki büyücek bir çay ya da ırmak gibi. Yollar öylesine keskin virajlıydı ki. Ayağım frende düşük vitesle yavaş yavaş inmeye başladım. Allah korusun, buradan bir araç yuvarlansa parça parça olur. Fırat vadinin tabanına yayılmıştı. Güneş ışığı dimdik iniyordu turkuaz renkli nehrin üstüne. Yolun iki yakasını meşe, ardıç, alıç ağaçları, çalılar, kuş üzümleri, endemik bitkiler çiçekler kaplamıştı. Binbir çiçek… .Aşağıya inip Başpınar Vali Recep Yazıcıoğlu köprüsünde mola verince bir oh çektik yol arkadaşım Hüseyin’le. Fırat’ın suyu parlıyordu. Vadi sessizdi. İkimizde konuşmadan Fırat’ın sesini dinleyip demir köprünün üstünde fotoğraflar çektik.

Nice devlet, nice yaşam, nice sevgi ve düşmanlık gelip geçmiştir Fırat’ın etrafından. Ne uğurda olursa olsun Fırat’ın aldığı canlar pek çok yürek yakmış, pek çok aileyi, yıkmıştır. Toprağa can veren Fırat’ta bazen kan aktığı yıllar olmuş. Her milletin dilinde türkü olmuş ağıt olmuştur.

 

Zalim Fırat türküsü

“Aldın Fırat aldın benden kuzumu

Bana düşmanın neydi ey”

 

Malatya yöresine ait bir türkü de…

 

“Fırat kenarında yüzen kayıklar

 

Fırat kenarında yüzen kayıklar ölem kayıklar n’edem kayıklar

Anam ağlar bacım beni sayıklar ölem sayıklar n’edem sayıklar

Başına toplanmış bağrı yanıklar ölem yanıklar n’edem yanıklar”

 

Fırat’ın göl olmasından sonra bu köprü kurulmuş. Önceleri Fırat’ın karşı kıyısında yol son bulurmuş. Salla karşıya Erzincan’a, Kemaliye’ye , Arapgi’re, Malatya’ya giderlermiş.

***

Keban baraj gölü dolmaya başlayınca köprüler bir bir sular altında kalıyor. 1973 yılı Keban Baraj Gölü, her bir şeyi yutuyor; Başpınar Köprüsü de sular altında kalır. Karşı yakada Munzur Dağları önünde Başpınar ve 22 köy mahsur kalır.

“Recep Yazıcıoğlu Erzincan’a atandığında Kemaliye’nin iki önemli sorunu vardı. Birisi köprü diğeri taş yolu sorunu idi. Önce köprünün yapımı için halkın İstanbul ve Ankara’da yaptığı toplantılara katıldı. “Siz ne veriyorsanız ben iki katını veriyorum” dedi ve bir meblağ meydana getirdi. Sonra köprüyü yaptırdı, çelikten bir köprü. Barajın iki yakasına. Ayaklar yaptırdı karşı kıyıda çelikten monte ettirdiği köprüyü bir feribot üzerinde bir yakadan bir yakaya taşıdı. Dünyada ilk kez böyle bir iş yapılıyordu. Ve Yazıcıoğlu hiç kıpırdamadan 7 saat köprünün bir yakadan bir yakaya sürülmesine baktı o gün. Çünkü küçük bir hata olsa çelik köprü barajın içerisine düşerdi. Köprü kuruldu 22 köyün çilesi bitti. Köprünün adı “Recep Yazıcıoğlu Köprüsü” oldu.”(Alıntı- Lütfi Özgünaydın )

Vali Recep Yazıcıoğlu, demir köprünün üzerinden geçtik dağlara doğru tırmanmaya başladık yine kıvrım kıvrım uçurumlu yollardan. Öğlen güneş ışığında meşe ağaçlarının yaprakları ışıl ışıldı… Fotoğrafçı arkadaşım arkada uyuyordu. İleride, başı dumanlı Munzur dağlarının kuzeye bakan yamaçlarında hâlâ kar vardı. Tepeye çıkınca bulutlara komşu olduk, kuşlar bizden aşağıda uçuyorlardı. Yol kenarlarında kesme taştan yapılmış hayratlık çeşmeler dikkat çekiciydi. Her çeşme başında üstü kapalı oturma yerleri yapmışlar. Arabayı kıyıya çekip buz gibi su içip elimizi yüzümüzü suyla yıkadık. Fotoğraf makinesinin kadrajında Fırat aşağıda küçük bir dere gibi görünüyordu. Defalarca uçurumlu yollardan indik çıktık. Barasor vadisine saatler sonra vardık.

Barasor, Erzincan iline bağlı Kemaliye (Eğin) ilçesinin doğusunda ilçe merkezine yaklaşık 60-70 km uzaklıkta doğal güzellikler içinde Tunceli il sınırına doğru uzanan bir vadide yer almaktadır. Barasor adlı bu vadinin bulunduğu yer deniz seviyesinden yaklaşık 1500 metre yüksekliktedir. Barasor Vadisinde batıdan doğuya doğru sırası ile Aşağıumutlu, Yukarıumutlu ve Başbağlar köyü yer almaktadır. Barasor vadisindeki bu köyler 1950 yıllarına kadar oldukça kalabalık bir nüfusa sahipken, bu yıllardan sonra nüfusun büyük bir kısmı İstanbul’a göç etmiş ve burada yerleşmiştir.

 

Yolda karşıdan sırtında kocaman bir çuvalla gelen yaşlı bir adama ” Amca, Başbağlar yolu ne kadar sürer?” deyince bize “Aşağıumutlu ve Dereler mezrası, Yukarıumutlu, en son köy Başbağlar. Buradan öte yol bitiyor. Yarım saatlik yolunuz var.” dedi…

 

Yukarıumutlu köyünde cami önünde dut ağaçların altında oturan köylülere selam verip biraz oturup sohbet ettik. Çeşmeden buz gibi akan dağ suyunun sesi yorgunlukta ninni gibi geliyordu. Köylüler sohbet esnasında köylerini anlatmaya başladılar.

Köyler dağlık bir arazinin ortasında yer alan bir vadinin yamacında kurulmuş olup tarıma elverişli pek fazla arazisi yoktur. Köylerde narenciye hariç her çeşit meyve ve sebze yetiştirilmektedir. Köylerin bahçeleri derelerden sonra başlıyordu. Köyden derelere kadar olan eğimdeki sekili bahçelerde türlü meyve ağaçlarını vardı. Yol kenarlarında koca gövdeli ceviz ağaçları, asırlık dut ağaçları dikkat çekiyordu… Dereden bahçelere gelen suyla sebzeler dikerlermiş… Ballı armutlar, elmalar, sapsarı ayvalar, nar, incir ağaçları varmış. Geniş meraları ve çok çeşitli bitkileri olduğundan köylerinde hayvancılık ve arıcılık yapılmaktaymış.

 

Köylerinde dağ ve meralarında çok miktarda dağ keçisi, ayı, domuz, kurt, sansar, tilki, şahin, doğan kartal, keklik ve tavşan gibi yabani hayvan ve av hayvanı bulunmaktaymış. Ayrıca bu dağlarda Uşgun, çiriş, kekik, nane, zetiren, mantar(göbek), ısırgan otu, anuk, kenger, kuzu kulağı, yarpuz, yerliyen otu(kökünden sakız çıkar), keven, çaşır yetişmektedir. Gene köylerinin çevresinde ve dağlarında nergiz, navruz, guccili, kardelen, kar çiçeği, gelincik, tutiye, menekşe, sümbül gibi çiçekler bol miktarda bulunduğunu anlattılar.

 

Köyler ve yöresinde karasal iklim hüküm sürdüğünden. Kışları çok sert ve soğuk yazları ise oldukça sıcak geçmektedir.

Kışın çok kar yağdığından taş evlerinin çatıları saçla kaplıydı.

 

Başbağlar köyüne, Fırat Nehri üzerinde inşa edilen Recep Yazıcıoğlu Köprüsünü geçtikten sonra, kilometrelerce dağ yamaçlarındaki yolları aşarak binbir güzellikle karşılaşarak ulaşırsınız. Yeşil vadilerin ve billur suların eşliğinde yolculuk edersiniz. Başbağlar, dağın eteğine kurulmuş güzel bir köydür. İnsanı da köyleri gibi sıcak ve güzeldir.

 

Erzincan Kemaliye’ye bağlı Başbağlar köyünde 5 Temmuz 1993’te yaşanan katliamın üzerinden 27 yıl geçti. Medyada yer alan haberlerde, köylülerin anlattığına göre;

 

“2 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Madımak katliamından üç gün sonra 5 Temmuz 1993 akşam Erzincan Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne üç koldan gelen PKK’lı saldırganlar 60 kişi kadardı. Saat 20.00 sularında köyün girişinde mevzilenenlerden bir grup, telefon kablolarını keserler. İki kadın saldırgan yatsı ezanı okuyan imamı öldürür. Saldırganlar, bütün erkekleri köyün üst kısmında tepede, kadınları da derede toplarlar.

Köyün erkekleri tepenin üzerinde tek sıraya dizildi. Saldırgan grubun elebaşısı 1,5 saat örgütsel bir propaganda yapar. ” Sivas şehitleri ölümsüzdür” şeklinde slogan atarlar. Ardından silah ile köylüleri taramaya başladı. Diğer teröristler de uzun namlulu silahlarla bir yaylım ateşine tutarlar. Tam 28 kişinin cansız bedeni yan yana devrildi. Diğer saldırgan grup, evleri ateşe verdiler. 5 kişide yakılan evlerde can verdiler. 69 ev, bir cami, bir okul, 4 araba yakıldı. 33 ölü, 30 dul kadın, 100’e yakın yetim çocuk geriye köyün enkazı kaldı. Saldırganlar, olay yerine bir bildiri bırakırlar. Gece yarısı sabaha doğru köyü terk ederler. Gayeleri yüzlerce yıldır birlikte yaşayan komşu olan, ticaret yapan, yurt savunmasında birlikte olan aynı coğrafyada yaşayan halklar arasında Erzincan ve Sivas’ta bir Alevi Sünni çatışması başlatmak ve Türkiye sathına yaymaktı.

 

Katliamdan sonra geride kalanların yaptığı, yapabildiği tek şey ölülerine ağıt yakmaktı.

Başbağlar köyünü ziyaret eden vatandaşlar gibi biz de köyde katliamın yaşandığı jandarma karakolunun altındaki şehitlik anıtında katledilenlerin defnedildiği Başpınar köyündeki şehitlikte dua ettik.

Yıllar önce Sivasta 2 Temmuz 1993 Tarihinde Sivas’ta yapılan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında radikal İslamcılardan kaçarak sığındıkları Madımak Otelinde Türk vatandaşı 32 Alevi yazar, düşünür, araştırmacı ve gazeteci, 1 Hollandalı Öğrenci, 2 Otel Çalışanı olmak üzere toplamda 35 kişinin yanarak ve dumandan zehirlenerek hunharca öldürülmüştü. Binlerce kişinin kin ve vahşet kokan sloganları alkışları arasında filim seyreder gibi izlemişler. Madımak oteli yanarken…

 

Sivas’a yaptığım gezide Madımak oteline de gitmiştim. Otelin giriş lobi kısmında 35 canın fotoğrafı asılıydı.

Sivas Katliamı için ” Sivas Madımak’ta Canlar”şiirini yazmıştım. Şiirden bir bölüm.

 

“Kor ateşte,

Semaha durdu canlar,

Sazın telinde,

Sözün sırrına erenler

Ölmeden önce ölenler,

Aydınlık yüzlü insanlar,

Âşık Veysel’in

Kara toprağında

Otuz beş ak güvercin uçtu,

Güneşe doğru…”

 

Bu olayın ardından Başbağlar da katledilen 33 can için yazdığım şiirden bir kıta…

 

“Başbağlar

5 Temmuz 1993…

Alaca karanlık çökmüş Başbağlar’a.

Ay ağladı, yıldızlar ağladı o gece;

Bülbül figan eder gül dalında,

Otuz üç pınar kurudu Başbağlar’da.

Yer ağlar, gök ağlar, karalar bağlar Başbağlar…”

 

Bir cinayet şebekesi olan PKK’nın yaşattığı o büyük acıya rağmen Başbağlar köylüleri duruşlarıyla baş eğmediklerini gösteriyorlar. Sivas’ta, Başbağlar’da yaşanan vahşet ve katliamlar tarihe kara bir leke olarak yerini aldı. Devleti idare eden yetkililerin ve insanların bu acı olaylardan ders çıkartmaları. Sorumlular hakkında yasal işlemlerin yapılması gerekmektedir.

 

insanları kutuplaştırmak ve bu ayrımcılıktan beslenen zalim kişiler her devir de var olmuştur. Bundan dolayı akıllarını kullanmayanların yada akıllarını birilerinin emrine veren kişilerin, başlarının pislikten çıkmayacağı bir gerçektir.

 

Türk, Kürt, Alevi-Sünni ayırımı istemeyen insanlara, ikisini aynı anda aynı duygularla anması, ikisine de sebep olanları telin etmesi, birbirinin acısına ortaklığa zorlanması ve böylece “Acıda bir, tasada bir, sevinçte bir…” denildiği gibi aynı ülkenin yurttaşı olduklarının hatırlatılması gerekmiyor mu?

Akşam üzeri güneş tepelerden aşarken dönüşte Başpınar’a varmadan, Tunceli Çemişgezek yoluna döndüm. Bu yol diğer yola göre daha geniş ve rahattı.

Çemşgezek’te bir mola verdik. İlçede dikkatimizi çeken yollara dikilmiş dutlardı.

İlçe merkezinin girişinde dut ağaçlarını altından in delikleri içi oyulmuş kaya deliklerinin fotoğrafını çektik. Fotoğraf çekerken bal gibi dutlardan atıştırdık.

Çemişgezek Belediyesince ilçede yeşillendirme ve ağaçlandırma çalışmaları için

refüjlere ve yol kenarlarına, boş alanlara iki bin adet dut ağaçları dikmişler. İlçeye farklı ve anlamlı bir görünüm kazandırmış. Diğer belediyeler de bu güzel düşünceden örnek alarak yörelerine uygun meyve ağaçları dikmeleri daha güzel olur.

Tunceli’nin Çemişgezek ilçesine bağlı Ulukale ve Bozağaç köyünde yılda ortalama 400 ton üretilen çekirdeksiz ve küçük taneli çerezlik ‘Ulukale dutu, Türkiye’nin dışında birçok ülkeye satılıyormuş.

 

Çemişgezek’ten feribot iskelesi on beş dakika sürdü. Feribotla Elazığ tarafına geçtik. Elazığ tarafından değil, Keban yolu üzerinden Malatya’ya gitmeye karar verdik. Keban’da yemek molası verip akşam 21.00 sularında Malatya’ya döndük…

 

Günü yorgun bitirdik ama her şeye değdi. Bu bölgeye gezi yapacaklar, bir gece Kemaliye’de veya Arapgir’de kalırlarsa gezileri daha verimli olur.

140

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir