Per. May 19th, 2022

 

 

1974 yılında Gümüşhane iline ilköğretim müfettişi olarak atanmıştım. Gümüşhane; Karadeniz bölgesinin iç kesimlerinde yer alan bir ilimizdir. Ulaşımı zor, iklimi sert, dağlık bir ilimizdir. İlköğretim müfettişlerin o tarihteki çalışma koşulları dikkate alındığında bu zorluklar daha da çarpıcı bir hal almaktaydı. Bütün köy, kasaba ve merkez okullarının yılda en az bir kere teftiş edilmesi gerekmekteydi. Ayrıca rehberlik amacıyla ve inceleme, soruşturma amacıyla da bazı okullara gitmek gerekmekteydi. Görev bölgeniz olan ilçeye haftanın pazartesi günü gider, araç bulursanız cuma günü akşam il merkezine dönmeniz mümkün olacaktır. Gittiğiniz ilçede de her gün ilçe merkezine dönmeniz de genellikle mümkün değildir. Köyden köye geçişlerde köyde konaklamanız gerekmektedir. Müsait ise öğretmenlerde, değilse muhtar veya bir köylüde kalmak zorundasınız. Köyler arası ulaşımda bir hayvan bulursanız şanslısınız, yoksa yürümek zorundasınız. Karadeniz bölgesinin koşullarında bu geliş gidişlerde her an bir yırtıcı hayvanla karşılaşmak da olasıdır. Birçok meslektaşımızın bu konuda anıları kitaplara konu olmuştur. 25 yıllık müfettişlik görevim süresinde binlerce öğretmen meslektaşımın yemeğini yemiş, evine konuk olmuşumdur.

 

1974- 1975 öğretim yılında ben, Ferdi Kartal ve M. Ali Gül Şiran Torul ilçelerinde görevlendirilmiştik. İkinci yıl müfettiş sayısı azaldığından Kelkit ilçesi de görev bölgemize dâhil edildi. Anlatacağım olay 1976 yılında gerçekleşmişti. Grup başkanı bendim. İki arkadaşa bir haftalık gezi planladım, ben de Kelkit ilçesine bağlı, o tarihte kasaba olan Köse’ ye yakın, bir hafta süresinde teftiş edeceğim bir köy okul grubunu planlamıştım.

 

Pazartesi günü Erzincan istikametine giden bir yolcu otobüsü ile Köse kasabasına yakın olan bir yere kadar gittim. Gideceğim köyün yola bir kilometre mesafede olduğu söylenmişti. Yarım saat yürüdükten sonra köy görünmüştü. Okul köyün girişindeydi. Yerde kar vardı, ancak yollar açılmıştı. Ana yoldan okula dönüleceği ayırımda üç erkek, yolun içinde sohbet ediyorlardı. Selam verdim okula yöneldim. Okulda üç öğretmenin görevli olduğunu biliyordum. Bir sınıfa girdim. Bir kadın öğretmen vardı. Tanıştık. Yer gösterdi oturdum. Okulun dağılma saati yaklaşmıştı, hatta gelmişti. Öğretmen bu durumu hatırlattı. “ Hocam, öğrencileri gönderme saati geldi, gönderelim mi?” diye sordu. Ben cevap vermeden sınıfın kapısı açıldı, bir erkek öğretmen girdi, bana hoş geldiniz dedikten sonra “ Hocam bu köylü bir emekli öğretmen sizinle görüşmek istiyor” dedi. Öğrencileri gönderebilirsiniz dedim ve çıktık.

 

Sınıfın kapısında biraz önce gördüğüm üç kişi vardı. Öğretmene benzer giyimli birisi elimden tuttu. Uzun süre yüzüme bakarak “ Malatya- Doğanşehir- Hasan öğretmen?” dedi. Evet dedim, aslında ben de tanımıştım, yine de “Ya siz?” dedim. “Ahmet Nuri Macit” dedi. Ahmet Nuri Macit 1966 yılında Doğanşehir ilçesine ilköğretim müdürü olarak atanmıştı. Ben, o zaman Doğanşehir ilçesi Suçatı İlkokulu öğretmeniydim. Ahmet Nuri Macit, soruşturma sonucu atanmıştı. Ailesini  getirmemişti. Otelde kalıyordu. O tarihte Köy Enstitüsü mezunları kendisini sahipleniyorlardı. Çoğunlukla evlerine davet ediyorlar, ağırlıyorlardı. Çoğunlukla ben de bu grubun içinde oluyordum. Bu nedenle beni hatırlaması doğaldı.

 

Okul müdürünün yönlendirmesi üzerine bir sınıfa oturduk. Kadın öğretmenin ikram ettiği kahvelerimizi içerken geçmiş günleri anımsadık. Bana hatırladığı öğretmenleri sordu, ayrıca kendisi gibi köy enstitüsü mezunu olan Gümüşhane ilindeki öğretmenleri saydı. Görüşürsem selamlarını söylememi tembih etti. Kendisinden söz etti. Meslek hayatı süresince genellikle idareci olarak çalıştığını, bu arada defalarca soruşturma geçirdiğini, Malatya’ ya da böylece geldiğini, mahkeme kararı ile eski görevine döndüğünü söyledi. Bu duruma uzun süre dayanamadığı için 1976 yılında emekli olduğunu, son görev yeri olan Giresun ilinde bir kırtasiye- kitap iş yeri açtığını, şimdi onunla uğraştığını söyledi. Birazdan Köse kasabasına gideceğini, Erzincan istikametinden gelen yolcu otobüsü ile Trabzon’a, oradan da Giresun’a gideceğini söyledi. İzin istedi, öpüştük ayrıldık.

 

Okul müdürü olan öğretmenin evinde kalmam konuşuldu, ancak biraz daha genç olan öğretmen, evinde kimse olmadığını, benim daha rahat edeceğimi söyledi. Diğer öğretmenler de razı olunca oraya karar verdik. Okul müdürü ve eşi bizi evlerine aldılar. Yemek yedik, çay içtik sohbet ettik. Yatma zamanı olmuştu. Her iki erkek öğretmenle kalacağım eve gitmek üzere yola çıktık. Bütün evler çatısız, üstü toprak örtülüydü. Ana yol açılmıştı, ancak köy içi yollar bir yayanın geçeceği kadar açılmıştı. Ev sahibi öğretmen önde, ben onun arkasında, okul müdürü benim arkamda tek sıra kalacağım evin önüne geldik. Damdaki karlar kürelenerek yere döküldüğü için evin duvarının karşısında ikinci bir duvar oluşturmuştu. Kar yığını ile evin duvarı arasında yürüyerek kapıya geldik. Kapıda bir köpek vardı. Öğretmen kapıyı açmakla uğraşırken, köpek yerinden kalktı aramızdan geçerek arkaya gitti. Uyaran olmadığı için dikkat etmedim. Birden havlayarak sağ bacağıma yapıştı. Boşta kalan sol ayağımla bir tekme vurdum, bağırarak kaçtı. Ancak bacağımda ağrılar, sıcak sıcak kan akmasını hissediyordum.

 

Kapı açıldı içeri girdik. Öğretmen gaz lambasını yakarken ben, ayakkabımı, çoraplarımı çıkardım. Çorabın altına kadar uzanan pamuklu uzun çamaşırı yukarı sıyırdım. Bacağım parçalanmıştı. Kan, ayakkabıma kadar inmişti. Okul müdürü okuldan pamuk, oksijen, tentürdiyot almak için gitti. Diğer öğretmenle şaşkın şaşkın yaraya bakıyorduk. Ağrılar gittikçe artıyor dayanılmaz hale geliyordu. Okul müdürü, rastladıklarına köpeğin müfettişi ısırdığını söylüyordu ki kısa sürede eve kadınlı erkekli bir sürü insan doluştu. Kan akmaya devam ediyordu. Pansuman malzemesi geldi. Kanı durdurma, temizleme ve sarma işi ile uğraşıyorduk. Her kafadan ayrı ses ve öneriler geliyordu. Ancak beni en çok rahatsız eden, endişelendiren kuduz sorunuydu. İlçeye gitme imkânı olup olmadığını sordum, yürüyerek gitme dışında bir imkân olmadığını söylediler. İlçe kaymakamı Osman Beye haber vermek mümkün mü diye sordum. O sırada kalabalığın içinden bir genç öne çıktı “ Ben traktörle gider kaymakama haber veririm. “ dedi. Olayı anlatan bir not yazdım, gence verdim. Grubun içinden kendisi gibi bir genç alarak gitti.

 

Yaklaşık bir saat kadar sürede o acı ve of poflarla o kalabalığın içinde kaldım. Birileri köyün yoluna araba ışığının vurduğu haberi verdiler. Karşılamaya çıkanlar oldu. Biraz sonra Kaymakam Osman Bey, hükümet tabibi, jandarma komutanı yüzbaşı odaya girdiler. Doktor doğru bana geldi. Kaymakam Osman Bey, halka teşekkür etti, dağılmalarını söyledi. Kalabalık azaldı. Doktor yaraya baktı, kanama devam ediyordu. Yaranın çevresi kararmıştı. Ama sanki bunları önemsemedi. “Üzerindeki çoraplar, pantolon, uzun çamaşır bunlar mıydı?” diye sordu. Evet dedim tek tek inceledi. “Pantolon yırtılmış, üst üste giydiğin iki çorap ve altına giydiğin pamuklu çamaşır yırtılmamış. Belli ki köpeğin dişleri ve salyası vücutla temas etmemiş. Bu durumda kuduz riski yoktur. Gerisi kolay.” dedi. Bir ağrı kesici iğne yaptı. Yarayı temizledi, sardı. Gülerek köylülere, kaymakama, yüzbaşıya “ Asayiş berkemal, haydi gidelim!” dedi. Aslında bunları bana moral olsun diye söylendiğini biliyordum. Ben de öğretmenlere, halka ayrıca ilçeye giderek haber veren gençlere teşekkür ettim ve köyden ayrıldık. Ben ve doktor, kaymakamın makam aracıyla, yüzbaşı da askerleriyle kendi araçlarıyla ilçeye döndük.

 

Sağlık ocağına gittik. Bir sağlık memuru yarayı yeniden açtı, sargıları değiştirdi. Bir ağrı kesici iğne yaptı. İşimiz bitmişti. Beni otele bırakmalarını söyledim. Osman Kaymakam çok kızdı, “ O da ne demek Hoca Hanım ve kızlar bizi bekliyor, eve gelmemizi tembih ettiler.” dedi. Gece yarıyı geçmişti. Rahatsız etmek istemiyordum. Ancak itiraz etmedim, eve gittik. Hoca Hanım kapıyı açtı, bizi içeri aldı. Çay hazırlamıştı, çay içtik. Üzüntüsünü söyledi. Küçük kızlar o saate kadar yatmamışlardı, kapıya gelerek el salladılar.  Sıkıntılı saatler geçirdiğimi, yorgun olduğumu, yatmam dinlenmem gerektiğini söylediler, hazırlanan odaya aldılar. Üstümü değiştirdim, yatağa girdim ancak hiç uyumadım. Ağrılar azalmıştı. Ancak köye girdiğim saatten itibaren yaşadıklarım kafamda dönüp dolaşıyordu. O düşünce yumağı içinde sabahı ettim.

 

Osman Kaymakamı sizlere tanıtmadım. Benimle bu kadar ilgilenmesine sizler de şaşırmışınızdır. Osman Kaymakam, Malatya Darende Sofular köylüdür. Bir hemşeri olarak her konuda bize yardımcı oldu. Öğretmen eşi bizleri birçok defa ağırladı. Solcu devrimci, yiğit bir insandı. İkinci MC iktidarları döneminde ve 12 Eylül sonrasında iktidarlar tarafından birçok kere sürüldü, son olarak İzmir ilinde emekli olduğunu öğrendim. Ne yazık ki iletişim kuramadım.

 

Osman Kaymakamın kapıyı açıp içeri girmesiyle yataktan çıktım. Giyindim, birlikte odadan çıktık. Her halde moral olsun diye “ İyisin, iyisin… “ dedi. Teşekkür ettim. Elimi, yüzümü yıkadım. Kahvaltı masasına oturduk. İştahım yoktu, ancak Hoca Hanımın emeğine kıyamazdım. Zoraki de olsa bir şeyler yedim. Hoca Hanıma teşekkür ettim, kızlara selam söylemesini tembih ettim, sağlık ocağına gittik. Hazırlanan bir araçla oradan Gümüşhane Devlet Hastanesine gittik.

 

Haber verdiler hariciye mütehassısı olan hastane Baş Tabibi Dr. Hüseyin Bey geldi. Yarayı açtırdı, inceledi, çorap ve giysileri inceledi. Kendisine daha önce anlatıldığı anlaşılıyordu. “Sıkıntı yok, arkadaşlar yarayı temizlesinler, sargıları değiştirsinler, birkaç gün dinlen.” dedi. Çıkacaktı ki, döndü. “ Zaten kuduz tehlikesi görseydim, ısıracaklarının listesini yap derdim.” dedi. Ben, gülerek, listeyi hazırladım, ekleme yapabilirim dedim. Güldü, “ Anlaşıldı beni ekleyeceksin yani.” dedi. Gülerek ayrıldı.

 

 Hasan Gül

Emekli İlköğretim Müfettişi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.