Çar. Eki 28th, 2020

 

Sultan KILIÇ              

Çevreyolu’ndan Çarmuzu Caddesi’ne çıkıyorum. Çarmuzu Caddesi’nin doğusundaki sokağa giriyorum. Malatya’nın değişmeyen sokaklarından biri. Kıvrılarak ileriden Çarmuzu Caddesi’ne çıkıyor. Sokağın doğu yanında kerpiçten yapılmış, şahnişinli, bahçeli, iki katlı, eski evler var. Yıkıldı yıkılacak evler, birbirine yaslanmış, güçlükle ayakta duruyorlar.

Ermeni yurttaşlarımız Setrak amcalar, Cercis ağabeyler, Osena ablalar evlerini; çocukluklarını ve gençliklerini öksüz bırakarak İstanbullara gitmişler. Satmaya da kıyamamışlar çocukluklarını, gençliklerini.

Eski evlerin altındaki, önünde asma çardağı olan dürümcüye soruyorum, ev sahiplerini görüp görmediğini. “Biz Setrak amcanın kiracısıyız. Eve sahiplik edelim diye, aslında kira da almıyor bizden. Setrak amca çok yaşlandı, son yıllarda gelemiyor. Geldiğinde sokaktaki herkesi ziyaret eder, herkese sarılır, herkesle sohbet eder, hasret giderir. Evinin, sokağın bahçe duvarlarını bile ağlayarak okşar. Gençliğinin, çocuklarının bebekliğinin bu sokakta, bu kerpiç evlerde kaldığını söylerdi. Koca adam, gözü arkada, ağlayarak giderdi. Son yıllarda, çocukları geliyor, birkaç gün kalıp gidiyorlar. Çok iyi, çalışkan, dürüst insanlardı” diyor.

Biraz ilerideki kalaycıya gidiyorum. Kalaycı dükkânı, en azından yarım yüzyıldır oradaymış; ama kalaycılar sürekli değişiyormuş. On beş yıl önceki yaşlı kalaycı da İstanbul’a gitmiş. Kalaycının bitişiğindeki Siverekli demirci anlatıyor: Adım Mahmut Baran, Urfa- Siverekliyim, kalaycı iyice yaşlanmıştı, İstanbul’a gitti. Bir süre ben kalaycılık yaptım, sonra başkasına devrettim. Şimdi şu bitişikteki küçük dükkânda demircilik yapıyorum. Arada bir, ufak tefek işler gelirse ekmek parası çıkıyor; balkon demiri, çamaşırlık gibi. Ev kira, dükkân kira, geçinmeye çalışıyoruz işte, diyor. Dört metre karelik dükkân için, yıllık 750 lira kira ödediğini ekliyor.

Siverekli Mahmut Baran:  “Otuz yıldan fazla oldu, Malatya’da yaşıyoruz. Siverek’i de seviyorum; ama Malatya çok güzel, büyük şehir. (Oysa Mahmut Baran için Malatya, işte o sokak ve Taştepe Mahallesi’ndeki evi.) Burada altı çocuk büyüttüm, çocukları everdim, diyor. Ben de Çavuşoğlu Mahallesi’ne doğru yola çıkıyorum.

O eski püskü, dar; ama Malatya’nın en eski, güzel yıllarını hâlâ bağrında gizleyen sokağın sonu, ileriden kıvrılarak Çarmuzu Caddesi’ne çıkıyor. Çarmuzu Caddesi’ni dümdüz geçip Salköprü’den batıya ilerlerseniz, karşınıza muhteşem Taşhoran Ermeni Kilisesi çıkıyor. Kesme beyaz taşlardan örülmüş, yüksek dış duvarları var. Dış duvarların tepesinde, oldukça süslü tepe katı görünüyor. Kapıları ve pencereleri sonradan taşlarla örülerek kapatılmış. Gözlerine mil çekilerek dünyaya küstürülmüş, elleri ayakları da budanmış, kötürüm bir insana döndürülmüş, tarihi Surp Yerrortutyun (Taşhoran) Ermeni Kilisesi.

Taşhoran Kilisesi’nin hemen solunda, köşede bisiklet tamircisi var. Oradaki meydana, yakacak olarak kullanılmak üzere çalı çırpı yığılmış. Çalı çırpıya sırtını dayamış iki kişi sohbet ediyor. Gidip ben de katılıyorum sohbete. Kendiler toprakta oturuyorlar, bana ters çevrilmiş bir teneke veriyorlar oturmam için. Yok bu olmaz, diyerek minicik bir tabure buluyorlar.

ADIYAMAN’DAN MALATYA’YA SEFALETE

Bisiklet tamircisi, kısa boylu, şişman, otuz beş yaşlarında görünüyor; ama ağzında diş yok, tepesinde saç yok. Neşe çok, neşe sınırsız, neşe taşıyor. Adı Kâzım Doğan, Adıyaman’ın Kömür köyündenmiş. Adıyaman’da işadamıymış, müteahhitlere toptan demir satarmış. Dediğine göre, eski parayla, sekiz yıl önce 200 milyarını çarpmışlar. Kâzım Doğan da sekiz yıl önce Malatya’ya gelerek hayata tutunmaya çalışmış. Kilisenin karşısında bisiklet tamirciliği yapıyormuş.

Diğer kişi de kısa boylu, tıknaz; yüzü, kıştan yeni çıktığımız şu günlerde bile güneş yanığı yılların derin çizgileriyle dolu, maviye çalan yeşil gözleri yorgun bakışlı biri. Okyanuslardan kendini karaya atmış yorgun gemiler gibi bakışları. Yaşını tahmin edemiyorum, altmış beşin üstünde de ötesini kestiremiyorum. Saf, zararsız, yaşayıp yaşamadığı pek fark edilemeyen insanlarımızdan biri, Hüseyin Pektaş. Toprağın üstünde bağdaş kurarak oturuyor. Kolları dirsekten dizlere dayalı, elleri birbirine hep kenetli, hüzünlü bakışları yerde. Sessiz, durgun, çok da yorgun anlatıyor

TAŞHORAN ERMENİ KİLİSESİ

Hüseyin Pektaş: Kırk yıldan fazla oluyor, Çavuşoğlu Mahallesi’nde yaşıyorum. Ağabeyim Hıdır Pektaş, 12 Eylül’den önce; hatta Özal zamanında da burada muhtardı. Ben ilkokulu bile okuyamadım. Askerde, Ali okulunda okuma öğrenmiştim biraz.

-Taşhoran Ermeni Kilisesi’nin eski halini bilirsiniz öyleyse, anlatır mısınız?

Hıdır Pektaş:1950- 1955 yılları arasındaydı sanırım, bak yılından emin değilim, hayvanın çektiği arabayla saman taşıyordum. Kiliseye doğru yaklaşınca, kilisenin kapısının önünde askerleri gördüm. Kiliseye askerler, silah ve askeri malzeme yığmışlar, diye söylendiydi. Kilisenin içini de görmüştüm, kubbenin yüksek tavanında Meryem Ana ile Hazreti İsa’nın fotoğrafı vardı. Sonraki yıllarda kilisenin tavanı çöktü, kapısı ve pencereleri taşlarla örülerek kapatıldı. Kilise sahipsiz bırakıldı, bir bekçi konsa; ibadete açılsa ya da turistler gelse kiliseye, çok güzel olur. Suyu kesik değirmen gibi ölümü bekliyor bu güzel kilise, yazık değil mi?

– Çocukluğunuz, gençliğiniz nerede geçti, nerede yaşadınız?

– Battalgazi ilçesine bağlı Atabey köyündenim. Atalarımız Horasan’dan Tunceli’ye gelmişler, oradan da Atabey’e gelmiş, yerleşmişler. Köyümde 100 dönüm arazim vardı. Bostan kavun karpuz, pancar ve tütün yetiştirirdim. Bir sürü hayvanımız vardı. Yoğurt, süt, yağ, peynir boldu. Şimdi yoğurt alıyorum, imansız yoğurdun kabına yağ bulaşmıyor. Çok çalışıyorduk; ama cennette yaşıyorduk, kaybedince daha iyi anladım. Arazilerimiz, Karakaya Barajı’nın sularının altında kaldı.

TİCARETE ATILANLARIN ÇOĞU BATTI

– Arazinizin karşılığında para almışsınızdır. Aldığınız parayla ne yaptınız?

– Çavuşoğlu’nda küçük, orta halli bir daire aldım. Ben ömrümce çiftçilik yaptım, çiftçilikten anlarım. Çekirdekten esnaf olmayan, ticaret yapamaz. Ticarete atılanların çoğu battı, ellerinde bir evleri bile kalmadı. Ben başkalarının işinde çalıştım, kömür ardiyesinde çalıştım. Patron bana çok güvenirdi. Dört erkek, bir kız çocuğu yetiştirdim. Kızım, çocukların en büyüğü evli. Çocuklar liseyi bile bitiremediler. Oğlanlardan biri terziydi, Almanya’ya gitti. Karısını zaman zaman Almanya’ya götürdü. Temelli götüremediğini bahane ederek, karısı, oğlumu terk etti. Oğlumun kendisine aldığı eve de el koydu, şimdi bir astsubayla evlendi. Oğullarımdan biri eczacı kalfası, o rahat, evli. 35- 37 yaşlarında iki oğlum var ki son çilelerim. Askerden geldikten sonra iş bulamadılar, arada bir geçici işlerde, kahvehanede çaycılık gibi, çalıştılar. İşsizlikten bunalıma girdi, sinir hastası oldular.

– El arabası sizin sanırım. Bu yaşta hâlâ çalışıyor musunuz?

– Çalışmak iyidir, çalışmadan yaşanır mı? Halden eşya taşıyarak birkaç lira kazanıyordum. Hal binasını yıktılar, hal binası şehir dışına taşındı. Birkaç esnaf birleşerek pikap tutuyor, eşyalarını taşıtıyor. Halde çalışan yüzlerce el arabacı işsiz kaldık. El arabacıların bir kısmı yeni halde hamallık yapıyor, bir kısmı da başka iş arayışına girdi. Ben de el arabasıyla dolanıyorum; ama iş yok. (El arabasını üzerinde, boş bir mukavva kutu ve içi atık kâğıt dolu bir çuval var.) Hafta sonları da Zeynel Abidin’e gidiyorum, ziyaretin temizliğini yapıyorum. Hafta sonları Zeynel Abidin’in ziyaretçisi çok oluyor.

– Evdeki sinir hastası, işsiz iki koca adama nasıl bakıyor eşiniz?

– Eşim, iki buçuk yıl önce öldü. Oğlanlara ben bakıyorum. Sinir hastası oğullarımın çevreye bir zararları yok; ama bana çok eziyetleri oluyor. Evdeki eşyaları kırıp döküyorlar, birbirlerini dövüyorlar. Sigarayla birkaç kere yatağı yorganı da yaktılar, Allah’tan, yangını büyümeden söndürebilmişler.

– Eşinizin ardında, onsuz yaşamak zor mu?

– Çok yoksulluk, çok çile çektim. Eşimin ölümü kadar büyük üzüntü yaşamadım. Üzüntülerin en büyüğünü, eşimin ölümüyle yaşadım. Amcamın kızıydı Kibriye, çok iyi bir kadındı. Ardından çok ağladım, dayanamadım doktora bile gittim. (Yeşil gözler kızarıyor, bulutlanıyor. Omuzlar iyice çöküyor, yüzdeki kırışıklıklar derinleşiyor.)

ŞEHİR KÖYLÜNÜN FELAKETİYMİŞ

– Köyünüzde kalmış olmayı tercih eder miydiniz?

– Yüz dönüm araziden geçtim, üç dönüme de razıyım; yeter ki köyümde yaşasaydım. Köyümüz, baraj sularının altında kalacaktı madem; biz de kendimizi, şehirde rahat edeceğiz, diye avutuyorduk başlarda. Çocuklarımızı okutacak, iş- güç sahibi yapacaktık, hayallerimiz güzeldi. Meğer şehir, köylünün felâketiymiş. Burada doğup büyümek, çekirdekten şehirli olmak gerekiyormuş. Çiftçinin sonradan şehre gelmesi böyle oluyormuş. Çoğu bizim gibi oldu; hatta bizden beterleri de oldu. Köyümüz, arazilerimiz; çocukluğumuz, gençliğimiz hep suların altında kaldı. Köksüz ağaç olduk bir anlamda. Köyümde ağa paşayken, burada başkalarının yanında çalıştım; şimdi de el arabasının peşinde geziyorum. Çok çile çektim; ama hep dürüst oldum, herkes bana güvendi. Dürüstlük de ailede kazanılır, yetişme şekliyle ilgilidir.

– Yeniden evlenmeyi düşünüyor musunuz?

(Bu sorum, Hüseyin Pektaş’ın yüzünde tuhaf bir gülümseme yaratıyor. Koca adam, çocuksu bir tavırla boynunu büküp gülümsüyor.)

– Maaşı varsa, evi varsa, bana bakacaksa olur; artık ben de rahat etmek istiyorum. Eskiden sadece kadınlar bu şartları koşardı, devir değişti. Erkekler de kendilerini güvenceye almak istiyor. Ben de onun için, evi olsun maaşı olsun, diyorum. Kadının da erkeğin de Allah, hayırlısını versin.

Hüseyin Pektaş’ın, Kâzım Doğan’ın ve Çavuşoğlu Mahallesi’ndeki Taşhoran Ermeni Kilisesi’nin fotoğraflarını çekerek akşam saatlerinde oradan ayrılıyorum. Kayıp hayatlar, kayıplıklarının farkına bile varamadan, yaşamın kıyısına tutunmaya çalışıyorlardır umarım.

sultankilic44@hotmail.com

 

74

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir