Paz. Eki 25th, 2020

  100_3385     

 

Sultan KILIÇ

 

25 Temmuz 2010 Pazar sabahı Malatya Doğu garajındayım.  08.30’da Elazığ’a giden minibüse biniyorum. Malatya – Kale Karakolu arası 47 kilometre. 20 dakika sonra Kale Karakolu’nun yanındaki marketlerde iniyorum. Çantamda fotoğraf makinesi ile kamera var. Eşya da yok; akşama Malatya’ya dönmek niyetiyle geliyorum buraya.

Minibüsten inince etrafıma bakınıyorum. Minibüsten inenlerden biri, sağlık ocağına gelip gelmediğimi soruyor. Yardımcı olmak istiyor. Bakıyorum, sağlık ocağı da karşımda. Beni Kozluk köyüne davet eden genç, bana doğru geliyor. Fotoğrafındaki gibi Sinan. Arkadan Apocan görünüyor. Onlar, ben evden çıkmadan önce buraya gelip beni beklemeye başlamışlar bile.

Malatya – Elazığ karayoluna 6 kilometre mesafede Kozluk köyü. Dağa doğru kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz. Dağlarda ne ağaç ne de ot var. Olan otlar da kurumuş. Köye yaklaşınca ağaçlar görünmeye başlıyor. Yol, geçen yıla kadar toprakmış. Bir yıllık asfalt yolda ilerlerken solda köyün mezarlığı görünüyor.

 

100_3366

Batıda bir tepe üzerinde yepyeni, bembeyaz bir bina var. Köye uzak bir yerde. Gençler, açıklıyor. İki köyün arasında bir yerdeki ziyarete cem evi yaptırmışlar. İçinde Evliya Şeyh Muhammed Kerhi’nin yatırı varmış. Elazığ’ın Sun köyünden getirilen kutsal direk, sancak ve tas varmış. Daha sonra Sinan’ın çektiği fotoğraflarda bu cem evinin gayet güzel yapıldığını göreceğim. Yüzlerce insanın lokma yiyebileceği kadar kapalı alanı, kurban kesim alanı, mutfağı, cem alanı olan güzel bir yapı.

Köy, dağların birleştiği bir vadiye yerleşmiş. Doruklarda bir yer seçilmiş. Köye girişte çeşmelerin bolluğu ve ağaçların sıklığı ve heybeti dikkatimi çekiyor. Daha sonra sohbet sırasında köyün eskiden 350 haneli olduğunu; şimdilerde ise 80 hane kadar kaldığını öğreneceğim. Köyde kanalizasyon sistemi var. Evlerde su, elektrik, banyo, tuvalet, televizyon, telefon, internet bağlantısı var. Evlerin çoğu kerpiçten, ağaç tavanlı ve çatılı. Kimi beton evler de var tabi.

Köye düzenli servis yapan araç yok. Genellikle kim kente ya da ilçeye giderse araca ihtiyacı olan, onunla gidermiş. Liseye kendi aralarında servis oluşturarak çocuklarını gönderiyorlar. Tek derslikli, tek öğretmenli Kozluk Ali Duran birleştirilmiş sınıflı okulları var. Kitaplığı da olan köy odaları, köyün girişinde. Okuma oranı yüksek, okumaya meraklı, meslek sahibi, kariyerli insanı bol olan aydınlık bir Alevi köyü. Eski sağlık ocağı binası harap olmuş. Yıkık dökük öylece duruyor. On beş yıldır bir ebemiz bile yok, diyorlar. Kullanılmayan eski bir evin sokağa bakan kanatlı kapısına camlı duyuru panosu asılmış. Kanatlı kapının bir yanına da yarım bir kutu asmışlar. Kutuda zarflar duruyor demetle. Köyün posta kutusu bu. Belli ki yeni gelmiş, telefon borçlarının bildirimini taşıyan zarflar bunlar.

 

100_3483

Daracık sokakta Sinanların kapısında duruyor araba. Kadın erkek herkes hoş geldiniz, diyor. Hoş geldiniz derken de kendilerini tanıtıyorlar. Sinan’ın annesiymiş, ablası sandım; çok genç, güzel, güler yüzlü bir Bayan Gülşen Ersoy. Babası Mustafa Ersoy da genç, uzun boylu, siyah saçlı, mavi gözlü, yakışıklı bir beyefendi. Kardeşi Sema da liseyi yeni bitirmiş, ÖSS puanıyla başı dertte bir genç kız. Çok sevimli, cana yakın, ağır başlı, saygılı, güzel bir genç kız. Anneannesi Hatice ( Zekine ) Kaleli, 62 yaşında; ama çok çökmüş. Yaşından fazla gösteriyor. Genç yaşta iki kız çocuğuyla dul kalmış, kocası ölünce. Hatice teyzenin telaffuzundan çok şey anlayamıyorum. Güler yüzünden, ilgisinden, iyi şeyler söylediğini tahmin ederek her şeye evet diyorum. Komşuları Meryem Alpaslan geliyor. Meryem abla 78 yaşındaymış. Öyle genç görünüyor ki Hatice teyzenin kızı gibi. Hayat dolu, neşeli, bakımlı, türküsü deyişi bol, sımsıcak yaklaşan bir kadın.

Evin kilerine Elazığ’ın Sun köyünden getirdikleri, kutsal olduğunu söyledikleri kalınca bir direk koymuşlar. Direği evin tabanına gömerek sabitlemiş, üzerine de yeşil bezler örtmüşler. Sun köyünden bir de küçük su tası getirmişler. Tas da kutsalmış. Sema, sınava giderken bu tasla su içtim ki sınavım iyi geçsin, diyor. Direği incelerken elim bir oyuğa giriyor. Oyuktan iki muska, tedavülden kalkmış bir 50 kuruş, bir kâğıtlı şeker, bir kaşık kadar kırmızı toprak çıkıyor. Bu topraktan da parmak ucunu dilleriyle ıslatıp toprağı yapıştırarak yediklerini, bunun kutsallığına inandıklarını çocukluğumdan biliyorum.  O yeşil örtüden bir santim eninde yırtarak çocukların boynuna bağladıklarını, çocukların hastalıklardan korunacağına inandıklarını da çocukluğumdan biliyorum. Bunları sorduğumda kendilerinin de aynı inanışta ve tutumda olduklarını söylüyorlar.

 

100_3431

Evin altında ahır var. Ahırda dört inek, bir dana, bir de eşekleri var. Tereyağı ve peynir yaparak bireysel olarak satıyorlarmış. Kuzey batıdaki kocaman balkona çıkıyoruz. Kahvaltıda sac ekmeği, taze çökelek, peynir, tereyağı, yoğurt, kaymak, kayısı reçeli, çilek reçeli, dut pekmezi, salatalık, domates, nane, reyhan ve çay var.  Güzel bir kahvaltı ve sohbetten sonra köyün yukarılarındaki bahçelere gidiyoruz. Her yan kaynak suyu, sular kayalıklardan fışkırıyor, buz gibi. Meyve ağacı bol, en çok da kayısı var. Kayısılar islimden çıkmış, damların üstüne altın serilmiş sanki.  Kayısının yanı sıra elma, armut, dut, kiraz, ceviz, üzüm, badem, vişne ağaçları; tertemiz sularla sulanan maydanoz, marul, karalâhana, domates, salatalık, fasulye, patlıcan gibi sebzeler yetiştiriliyor.

Pazarlama sorunu olduğunu öğreniyorum. Kayısıyı tüccara satıyorlar; üretici kazanamıyor, aracılar kazanıyor, diyorlar. İslimden çıkan kayısı senelerce saklanabiliyor; ama meyveler, pazarlama gerektiriyor. Diğer meyve ve sebzeleri pazarlayamıyorlar. Elmayı da bir süre koruyabiliyorlar. Hayvanları içeride ve bahçede besliyorlar. Çobanın önüne katıp da yaylıma gönderen yok. Köyde bir değirmen kalıntısı var. Bu vadide su bol, değirmen olmaması düşünülemez zaten. Değirmenin taşının, yıkıntının altında kaldığını bildiriyorlar. Eskiden yarma, bulgur ve unlarını bu su değirmeninde döğdürür, öğütürlermiş. Daha önceleri de el değirmeni ile yaparlarmış öğütme işlerini. Artık sadece un öğütüyoruz, diğerlerini hazır alıyoruz, diyorlar.

Yükseklerde bir kayısı bahçesine giriyoruz. Büyük, içi mavi boyalı, tertemiz bir havuzla karşılaşıyoruz. Kayısıların olgunu da var çağalası da, cinsine göre. Malatya’da, Çırmıhtı (Yeşilyurt)’da kirazlar savalı on gün oluyor. Buranın yüksek oluşundan sanırım, dalında kiraz görünce seviniyoruz. Dağın başından Fırat’a doğru durup pek çok fotoğraf çekiyoruz. Dağdaki bahçelerden dönerken karşıdaki Güneşli Mahallesi’ne uğruyoruz. Orada da kaynak sular, ağaçlar pek bol.

 

100_3492

Köyün içindeki cem evine geliyoruz. Cem evinin girişinde bir ocak, ocağın yanında iki tane bakırdan yapılmış, kocaman kara kazan var. Kazanlarla lokma pişirilip dağıtılıyormuş. Ocağın karşısında buzdolabı duruyor. Giriş bölümünün karşı kapısı, odunluğa açılıyor. Soldaki kapıdan genişçe bir yere giriyoruz. Her yan sergili; halı, kilim ve minderlerle kaplı. Tam karşıda ocağın içinde küçük bir kuzine soba duruyor. Ocağın sağında Türk bayrağı, solunda Hz. Ali ve On İki İmamların temsili resimleri, resmin üstünde tarihi değeri olmayan çatal kılıç Zülfikâr asılı. Bina kerpiçten yapılmış, tavan ağaçtan. Oldukça serin bir yer. Bayrağın yanında da Alevi evlerinin olmazsa olmazı, saz asılı. Sinanların evinin duvarında da üç bağlama, bir de cura asılıydı.

Cem evinden konuk olduğum Sinanların evine dönüyoruz. Sinan’ın babası Mustafa Bey, koca bir tava menemen yapmış. Yanında cacık ve sac ekmeği var. Yer sofrasında güzel bir aile ile aynı sofrada olmanın keyfini yaşıyoruz.  Yukarı bahçelere Sinan, Apocan, Sema ve Meryem abla ile gitmiştik. Bu kez köyün kuzeybatısındaki bahçeleri gezmeye gidiyoruz. Yanımda Sinan, Apocan, Emre ve Ali var bu kez.

Meryem ablanın bahçesine giriyoruz ilk. Sedirde yatak var. Meryem abla yorulunca uzanıyormuş. Ocağın üstünde kararmış demlik ve suluk duruyor. Bahçenin üst kısmında kaynak su var. Kayısılar toplanmış. Gördüğüm dört beş kök kirazın meyvesini toplayan bile olmamış. Kirazların meyvesi dalında, bir kısmı da yerde kurumuş. Bir koca poşet, kuru kiraz topluyoruz.  Oradan doğuya doğru ilerliyoruz. Yol boyu cırcır böceklerinin güzel şarkılarını dinliyoruz.

Pala ağabey ( Hüseyin Güvenilir )’in bahçesine geliyoruz.  Eşi Selver abla, küçük damın üstünde kayısı yarmakla meşgul. Tanışıyor, sohbet ediyoruz. Pala ağabeyin, sebzelerin içine nöbetçi diktiği korkuluklar dikkatimi çekiyor. Korkuluk Selo’nun sol omzuna bir de radyo koymuşlar. Canı sıkılmasın, diyor Pala ağabey. Dünyadaki siyasi ünlülerin adlarını koymuş korkuluklara. Korkuluk Selo, Buş ( Bush ) ve Saddam’la tanışıyorum. Dalından taze kayısı yiyoruz. Çay yapalım, diyorlar. Kayısı dururken, çayın yüzüne kim bakar?  Akşam, Sinanlarda görüşmek üzere sözleşerek oradan ayrılıyoruz.  Ben sabah gelip akşam dönecektim güya. İnsanların sıcak ilgisi, doğanın güzelliği beni o akşam köyde alıkoyuyor.

 

100_3496

Akşam yemeği için köyden Ali Bey gelip arabasıyla bizi Kömürhan Köprüsü’ne götürüyor. Gündüz yürünebilir; ama gece köyden Kömürhan köprüsüne araçsız gitmek imkânsız gibi. O tarihi, güzel köprü, sular altında kalmış. Daha geniş; ama çirkin bir Kömürhan köprüsü var artık. Tabelada ayraç içerisinde İsmet Paşa, yazıyor. Onun altında bir başka tabela daha var ki evlere şenlik. Köprünün fotoğrafını ya da filmini çekmek yasak, yazıyor. Apaçık bir yer, savaş halinde de değiliz. Bu saçma yasakları bir türlü aklım almıyor. Özellikle bunun fotoğrafını çekiyorum. Köprüyle birlikte köprünün altından homurdanarak geçen Fırat nehrini görüntülüyorum. Nice canı yuttuğunu düşünüyorum. Kaza ya da intihar sonucu aldığı canların dışında 1915’te Ermenileri öldürerek Fırat’a attıkları, Ermeni ölülerinden azgın Fırat’ın önüne set oluştuğunu düşünüyorum. İçim sıkılıyor, yüreğim daralıyor.

Köprüye bitişik kuzeyde Kömürhan kavurma ve balık lokantası var. Tam sahilde bu lokanta. Suyun yüzünde balık üretim tesisi görülüyor. Gün, ağır ağır batıyor Fırat’ın üzerinde.. Masaya koca bir tabak nar ekşili salata geliyor. Pişmiş toprak kapta sac kavurmalar da geliyor. Gerçekten nefis, kavurmalar insanın ağzında dağılıyor adeta. Ali Bey, İstanbul’da ünlü bir araç firmasının bayii imiş. Almanya anılarını anlatıyor. İnsanların Almanya’da çocuklarına sahip olmasının güçlüğünü örnekliyor. Ev halkına da kavurma paketleri alınarak yola çıkılıyor. Evdekiler yemeklerini yedikten sonra Pala Ağabey ile eşi Selver abla, sonra Meryem abla geliyorlar. Teras gibi kocaman balkondayız. Elmalar ve üzüm korukları balkona uzanıyor. Ay, tepsi gibi tepemizde, hava serin. Gündüzki sıcak yok artık.

 

100_3485

Sinan ve babası Mustafa Bey saz çalıyor, türkü ve deyiş söylüyorlar. Türküde ağırlık, Arguvan havalarında tabi.  8. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali de televizyondan naklen veriliyor. Bizim canlı konserimiz daha güzel. Söylenen türkü ve deyişlere herkes katılıyor.  Selver abla, eşi Pala ( Hüseyin Güvenilir ) ağabey ile ilgili bir mani söylüyor:

Pala, patiğe oturmuş

Elini suya batırmış

Daha kimse başlamadan

Pala, patiği bitirmiş

Patiğin ne olduğunu, Malatya’da yaşayanlar bilir de Malatya’ya dışarıdan bakanlar bilmeyebilir. Buradaki patik, ayağa giyilen aşık altı çorap değil. İslimlenen kayısının çekirdeğinin çıkarılmasına denir patik. Bu arada çatının saçağından, balkondaki kazanın yanına pat diye bir şey düşüyor. Gülşen Hanım, deneyimlerine dayanarak, akrep, diye seğirtiyor. Kazanı çeker çekmez akrebin üzerine elindeki sopayı yerleştiriyor. Önemli bir şey değil onlar için. Türkülere kalınan yerden devam ediliyor. Bu arada akreplerin çoğaldığı söyleniyor. Buna sebep de tavukların olmayışı gösteriliyor. Beslemeye giriştikleri tavukları tilkilerin elinden kurtaramadıklarından yakınıyorlar. Köyde tavuk olmayınca akreplerin hızla çoğaldığında görüş birliğine varılıyor. Sema’yı geçen yıl akrep vurmuş, kırk tane iğne yemiş Sema.

Gece yarısını çoktan geçiyor. Mustafa beyle eşi Gülşen Hanım, köyün güneyindeki bahçelerine, Adatarla’ya gitmek üzere yola çıkıyorlar. Gece bahçedeki alaçıkta kalacak, sabah erkenden kayısı yaracaklar. Konuklar gidiyor. Pala ağabeyler karşıda, Meryem abla da bitişikte oturuyor. Apocan da iki ev ötede kalıyor. Sinan, içeride yatıyor. Anneanne Hatice teyze, Sema ve ben balkonda yatıyoruz. Tepemizde ay ve yıldızlar. Balkona uzanan elma ve koruklar. Bunca güzelliği uykuda kaybetmek istemiyorum sanırım. Uyanıp uyanıp seyrediyorum ay ışığında parlayan Fırat nehrini. Saat dörtte kalkıp daha yüksek olan dama çıkıyorum. Oldukça soğuk. Yerler aydınlanmaya başlıyor. Alaca karanlıkta çevrenin fotoğraflarını çekiyorum.

Saat beşte Sema’yı uyandırıyorum. Sinan, Sema ve ben yola koyuluyoruz erkenden. Aynı zamanda ziyaret olan, Sağ Baba denen yüksek bir tepeye gidiyoruz. Tepelerin yamaçlarında bir karışlık cılgalardan (patika) yürüyoruz. Birkaç tepe aşıyoruz. Bir tepenin sırtında yan yana sıralanmış onlarca fenni arı kovanı görünüyor. Köyün geçim kaynaklarından biri de arıcılık. Eskiden dokumacılık da varmış. Bu cılgalardan atların yuvarlanarak parçalandıklarını anlatıyorlar.

 

100_3433 - Kopya

Sağ Baba’nın taşını öpüp alınlarını taşa koyarak saygılarını sunuyorlar. Oradan aşağı bakınca Fırat’ın daralan bölümünün kenarında bir köy görünüyor. Kömürhan köprüsünden güneye doğru dönüyor, bu tepeden aşağı bakınca gördüğümüz köy. Fırat nehrinin batı kıyısında, Malatya tarafında kurulmuş köy. Gençler, bu Mamurek köyü, diye fikir yürütüyorlar. Mamurek köyünün, İnönü Üniversitesi yerleşkesinin arkasında olduğunu öğrenmiştim. Bu köy, Mamurek olamazdı; ama hangi köy olduğunu da öğrenemiyoruz. Taşların kuytusundaki yarım yanmış mumu yakıyor Sinan. Oradan Kale ilçesine adını veren kaleye yürüyoruz. Kale’nin eski adı İzollu’dur. Kalede sur kalıntısı bulacağımı umuyordum. Kalıntı malıntı yok. Bir işaret betonu dökülmüş, bir de taşları üst üste yığmışlar, o kadar. Taş yığınlarının üstünde yarım beton direğin üstünde oturuyoruz. Oradan Fırat, muhteşem görünüyor. Gün doğumunun da her aşamasının fotoğrafını çekiyoruz. Evle kale arası bir buçuk saat sürüyor.

Keşke de geldiğimiz yoldan dönseymişiz. İnişe geçiyoruz. Öyle dik bir tepe ki bastığımız taşlar anında kayıyor. Elimizde bir sopa bile yok ki yere çaka çaka inelim. İniş zor oluyor. Güneş tepemizde, müthiş susadığımızı dillendiriyoruz birbirimize. Güç bela tepeden dereye iniyoruz. Kaynak suya kavuşup suyu içince canlanıyoruz. Doğru eve. Mustafa beyle Gülşen Hanım kahvaltı hazırlıyorlarken eve varıyoruz. Kahvaltıdan sonra Meryem abladan köyle ilgili bilgiler alıyorum.

Meryem Alpaslan 78 yaşında, Fuzuli sülalesi denirmiş ailesine. Okuryazar değil; ama bilge kişi. Deyişler söylüyor, deyişlerin şiirlerini ezbere okuyor. Meryem abla anlatıyor:

Bu köyde doğdum büyüdüm. Benim anlatacaklarım, 78 yılımla sınırlı değil ki. Benden öncekilerden dinlediklerimi de sayarsak iki yüz yılı kapsar. Anamdan babamdan, ebemden dedemden dinleyerek aktardıklarımı da sayarsak, epey bir tarih var bende. Çocukluğumdan beri köyümüzde cem yapılır. Cemlerimiz, eskiden daha güzel, daha görkemli olurdu. Kurbanlar kesilir, kazanlarla etli pilav pişirilirdi kara kazanlarda. Pişirilen lokma eşit olarak herkese dağıtılırdı. Saz çalınır, deyişler söylenir, Türkçe dualar edilirdi. Allah için semah dönülürdü.

Dedelerimiz, kışın gelir, köyde bir-bir buçuk ay kalırlardı. Her gece cem ederdik. Karabel’den ve Elazığ’ın Sun köyünden iki dede gelirdi. Karabel’den Ali Rıza dede gelirdi. Sonra Hasan Hüseyin dede geldi. Şimdi de Hasan Hüseyin dedenin oğlu Cafer dede dedelik yapıyor. Sün köyünden Tacim Efendi Dede gelirdi. Sonra onun oğlu Mahmut Dede geldi. Mahmut Dededen sonra oğlu Hasan Efendi Dede geldi. Hasan Efendi de ölünce oğlu Veyis Dede ile Hasan Hüseyin Dede geliyorlar. Dedelerimiz, Zeynel Abidin soyundan Tacim Efendi Dedenin oğulları.

100_3415

 

Bir defa ceme gitmeden önce bazı hazırlıklar yapılır. Cem evi baştan aşağı temizlenir. Ceme katılacak olan insanlar, tepeden tırnağa yunur arınır. En temiz giysilerini giyer herkes. Maddi durumu ne kadar el veriyorsa o kadar hazırlık yapar. Kömbe, bişi, börek, sacüstü, katmer, gözleme, klor ( kömbenin sacda pişeni); çerez çeşitleri kuru dut, ceviz, pestil, kayısı, üzüm, badem, kak (meyve kurusu)… Gücü neye yetiyorsa ceme getirir. Orada bu yiyecekler herkese eşit olarak dağıtılır. Tarık (asa) suya batırılır simge olarak. Bu su, cemdekilere dağıtılır. Saka Hüseyin, aşk olsun bu sudan içene; rahmet olsun bu tarıktan geçene, denir su dağıtılırken.

Bu arada Kozluk köyünün cem evinin ahşap tavanında küçük bir delik görünüyor. Bunun işlevini de Sema Ersoy açıklıyor. Bu delikten, ipe bağladığımız bir poşeti sarkıtıyoruz. Aşağıdan, bu torbaya gönüllerinden kopan yiyecekten koyuyorlar. Her cemde bir kez yapılır. Alan de veren de birbirini tanımaz, diyor. Yine Meryem Alpaslan anlatmayı sürdürüyor.

Cemde musahip kardeşlik olurdu. Köyde hemen herkes birbiriyle musahip kardeşti. Kan bağıyla kardeş olmayan iki iyi dost aile, dedenin huzuruna çıkar. Köy halkından razılık istenir. Razı olmayan varsa, dara çekilme sırasında söyler. Sorun neyse çözümüne kararlar da cemde alınır.  İki çift, eşleriyle birlikte cemde toplanmış olan halkın da huzurunda musahip kardeş olurlar. Bu kardeşlikte nikâh düşmez, kız alıp verilmez. Yârin yanağından gayri her şey paylaşılır. İyi ve kötü günde birbirlerinin yanında yer alırlar. Namus lekesi dışında eşini boşayan ceme kabul edilmez. Kimse de onunla musahip kardeş olmaz.

 

Dargınlar küskünler, haksızlık yapanlar, haksızlığa uğradığını iddia edenler, musahip kardeş adayları cemde dara çekilir. Köylünün sorunları cemde çözülür, mahkemeye gitmeye gerek kalmaz. Cemde, davalılara: “ Kimi kırdınızsa gidip kırıklarını sarıp buraya getirin; yoksa ceme gelmeyin. “ denir. Sorunu çözmeye yanaşmayan binde bir olursa o da dışlanır. Dışlanmayı kolay kolay kimse göze alamaz. O nedenle Alevi toplumunda kolay kolay suç işlenmez. İşlense de cemlerde kendi aramızda çözeriz.

 

Meryem abla

Meryem Alpaslan, okuryazar değil; ama şiirleri ezbere okuyor. Kendi şiirini, bana not ettiriyor:

“Sün köyünün etrafı bahçalı bağlı

Hal bilmez elinden, ciğerim dağlı

Nesli Zeynel Abidin, Hazreti Hüseyn’in oğlu

Ne sen beni unut, ne de ben seni”

****

“Gelir gelir diye yollar gözedir

Pirimin cemali gülden tezedir

İçtiğim dolu, elde mezedir

Gözlerim yollarda, gel efendim gel

***

Seni sevenlerin, gözleri yolda

Göster cemalini, eyleme dalda

Mürvete gelmişim kusurum elde

Gözlerim yolları, gel efendim gel

***

Kozluk Dağı derler, bizim elimiz

Bülbül uçtu, viran kaldı gülümüz

Böyle nasıl olur, bizim halımız

Gözlerim yollarda, gel efendim gel

***

Dertli Meryem, bunu böyle söyledi

Dost hasretin beni deli eyledi

Çift yavruyu, bize yadigâr eyledi

Gözlerim yollarda, gel efendim gel”

 

Meryem abla, genç kızlığına doğru yolculuğa çıkmadan yapamıyor: Kırk elli kadar genç kız, daha gün ışımadan köy çeşmesinde toplanırdık. Karanlıkta yola çıkardık. Dağdan odun ya da keven getirmeye giderdik hep birlikte. Ne güzel günlerdi ah ah! Sırtlarımızda odun ya da keven şelekleri, ağzımızda türkü ve maniler… Yokuşlar, bana mısın demezdi. Yorulmak nedir, bilmezdik. Nasıl geçerdi zaman anlamazdık. Dağ taş insandı. Öyle erken çıkardık ki yola, dağa vardığımızda ancak şafak sökerdi. Yolda düz bir yer bulur bulmaz, semaha dururduk, semah dönerdik Allah aşkıyla.

Alçak ceviz dalları

Kardan beyaz kolları

Kız, nereden geleyim

Kapatmışlar yolları

***

Kevene bak, kevene

Yazık seni sevene

Seni seven divane

Senin nene güvene

 

100_3480

Anıları, manileri dinliyoruz. Meryem ablanın zaten aydınlık yüzü iyice aydınlanıyor. Gözlerinin içi gülüyor, eski güzel günlerine yolculuğun mutluluğu apaçık yansıyor yüzüne. Kozluk köyünün belli mevkilerinin adlarını öğrenmek istiyorum. Arada yanımızda bulunan dostlarımız Gülşen, Sinan, Sema, Mustafa Ersoy; anneanne Hatice Kaleli; Abdullah Yılmaz’ın da hatırlatmalarıyla Meryem Alpaslan, yer adlarını sayıyor:

Kaya Başı, Hırdıç Önü, Körmen Çayırı, Kara Çamır, Çataltaşı, Omaricevar, Ganimiran, Ağu Söğüdü, Azonun Dere, Havınt, Kara Memetler, Bendere ( Benli Dere, ziyaret ), Gazinik, Sıra Daşlar, Dilberler, Güneşli, Elem Pungarı (pınar), Mıstonun Pungarı (pınar). Böyük Pungar (pınar), Gâvur Kıran, Göl Önü, Sağ Baba (ziyaret), Sol Baba (ziyaret), Sulu Dere, Kale (kale kalıntısı), Ziyaret Ardı, Büyük Dere ( değirmen taşının yıkıntılar altında kaldığı söylenen yıkık değirmen),  Emir Uşağı, Ören, Kaya Başı, Attık Taşı, Ağanın At (ının) Düştüğü Yer, Bektaş’ın Uçtuğu Yer, Söğüdün Kort, Kara Daş, Hızır Dere (ziyaret), Çakçak, Ada Tarla…

Meryem abla, bir de türkülerin aslının değiştirilmesine karşı çıkıyor. Örnek veriyor. O dizelerin doğrusu böyledir aslında, diyor:

‘Yıkıp hilal kaşın, yere indirme

Senin muhabbetin, candadır canda’

28 Ağustos’ta her yıl olduğu gibi Elazığ’ın Sün köyünde toplanacağız. Bize katıl, birlikte gidelim, diye davet ediyorlar beni. 26 Temmuz 2010 Pazar günü akşama doğru beni Kozluk’tan Malatya’ya uğurluyorlar. Gülşen, arabanın ardından kovayla su serpiyor. Sinan, amcasının arabasıyla Elazığ- Malatya karayoluna götürüyor. Yoldan geçmekte olan Elazığ’dan gelip Malatya’ya giden dolmuşa biniyorum. Çok değişik ve güzel iki gün yaşatıyorlar bana. Harika bir köy, harika insanlar. İyi ki köyünüzü de sizleri de tanımışım, diyorum.

Not: Bu gezimden yaklaşık bir yıl sonra hayat dolu, bilge insan Meryem ablanın ölüm haberini alıyorum…

sultankilic44@hotmail.com

 

 

 

 

 

79

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir