Sal. Kas 24th, 2020

 

Akçadağ Köy Enstitüsü Eğitim Başı Reyzi Pamir’in öyküsü

 

Fikri Demirtaş

fikridt@hotmail.com

 

1949 yılı Ocak ayı

 

Akçadağ Köy Enstitüsü’nde kış çok sert geçiyordu. Kış, kış değil sanki bir afetti. Kar günlerce yağdı, yağdı… Yağan karları geceleri Beydağı’ndan kalkan rüzgârlar oradan oraya savurarak köşe bucak doldurmuş her taraf bembeyaz olmuştu. Sonra öyle bir ayaz oldu ki etraftaki her şey donmaya başladı. Buz olarak okulun çatılarında, lojmanlarında, Karapınar köyünün damlarında, sokaklarında yollarda serilip kaldı. Ağaçların dalları bile buzdan bir kabukla örtülmüş kaskatı kesilmişti. Köy Enstitüsü öğrencilerinin yaptıkları kooperatifin önündeki çeşme, Sultansuyu’ndaki elektrik santraline giden su kanalı da donmuştu. ‘vuu-vuu-vuu’ diye inleyen rüzgârın iliklerine kadar işleyen soğuğunu yaşıyorlardı.  Dışarda hala bir fırtına esiyordu. Pencerelerden sallanan camların sesi, dışarda uğuldayan rüzgârın sesine karışıyordu. Akşam mütalaadan ( etüt )sonra herkes demir ranzalarda yatağına çekilmiş, rüzgârın ninnisiyle uyumaya çalışıyordu. Geceleri bu ıssız ovanın ortasında yıldız kümesi gibi manzara oluşturan okulun elektriği geceden kesilmişti. Elektrik santralinden nöbetçi öğrenci su kanalını donduğu raporunu telefon santralindeki nöbetçi öğrenciye bildirmişti. Geceden nöbetçi öğretmen ve öğrenci başkanı bu konuda bilgilendirilmişti.

 

Gündüzde tipi uğultuyla amansız esiyordu. Hiçbir şey görünecek gibi değildi. Bütün okulun binaları, lojmanlar, bahçeler, istasyon, Karapınar köyü göz alabildiğine her taraf donuk beyaz bir örtünün altına saklanmış gibiydi. Sadece evlerin, binaların bacalarından aralıksız yükselen dumanlar bu örtünün altında bir yaşam olduğunu ele veriyordu. Okulun idare binasının karşısında demiryolu ray parçasından 50 cm kadar kesilip beton bir kaideye asılan kampananın(çan) “çınnn, çınnn” sesiyle öğrenciler uyanmışlardı. Ayrı ayrı yerlerde bulunan yatakhanelerden çıkarak yemekhanede sabah kahvaltısını yaptılar. Nöbetçi öğretmen gözetiminde, öğrenci başkanının organizasyonu ile bütün binaların önlerini karlarını kürüdüler temizlediler. Erkek- kız öğrenciler arı gibi çalışıyorlardı. Çatıların saçaklarındaki kristal mızraklar, kılıçlar gibi duvarlara perdelemiş buz sarkıtlarını ellerinde tahta çubuklarla, ucu demir kancalı yangın aletleri ile kırdılar.

Okul öğrenci meclisinin ve okul idaresinin aldığı kararla buz kırma ekibi seçilecekti. Buz kırmaya gidecek kara yağız sırım gibi elli kişilik ekip ile birlikte okul kayak takımından on öğrencinin görevlendirildi. Buz kırmaya gidecek öğrencileri Eğitim Başı Pedagoji Öğretmeni Sivaslı Reyzi Pamir götürecekti. Pamir 35 yaşlarında bir yetmiş beş boylarında, kafası biraz büyük yuvarlak, pembemsi geniş yüzlü alnın hafif açık, bıyıksız, kızılımtırak gür saçlı, açık bal rengi çekik gözlü, etine dolgun atletik yapılı biriydi. Soyadını herhalde ata yurdu Pamir dağlarından almış, kendisi de Türkmenistanlılara benziyordu.

 

Öğrenciler tarafından çok sevilirdi… İşlerini zamanında eksiksiz yapar; Güçlü bir belleğe, sağlam bir kişiliğe sahip, dürüst bir öğretmendi. Geceleri enstitünün dört bir yanını kontrol etmeden eve gitmezdi. Atatürk ilke ve devrimlerinden kesinlikle ödün vermeyen bir eğitimciydi. Tüm öğrencilerin adlarını numaralarını, nereli olduklarını bilir. Akçadağlı okula yeni başlayan çelimsiz bir kız öğrenci olan Muazzez’i kendi evlerine almıştı. Yıllarca küçük çocuklarıyla birlikte aynı odada kalan bu öğrenciye eşiyle birlikte sahip çıkmıştı. Reyzi Pamirin Giritli eşi Nimet Hanım da öğrencilerin ayakları donmasın diye kız öğrenciler ile birlikte battaniyeleri keserek ayaklarına keçe yaparlar.

Kar, yağmaya devam ediyordu. Öğrenciler sırtlarında devletin verdiği kül renkli kabanlar, başlarında siyah bereler, ellerinde eldivenler, ayaklarında çizmelerini giymişler. Okulun öğrenci kantininde toplanmışlar. Eğitim Başı Reyzi Pamir’i bekliyorlardı.

 

Reyzi Pamir, yola çıkmadan kantinde Kurtuluş Savaşı’ndan kısa bir öykü anlattı öğrencilere .’’ Kurtuluş Savaşı sürüyordu ve kış başlamıştı. Kar da yolları kapamıştı. Türk ordusu ülkesi için zor koşullar altında savaşıyordu… Yiğitlik gösteren sadece ateş boyundaki Mehmetçikler değildi. Yaşlılar ve kadınlar kucağında çocuklarla yiğitlik gösteriyordu… Onlar yolların karla kaplı olmasına rağmen mermi götürdüler cepheye kağnılarla… Şerife bacı, ıslanmasın diye kazağını cephanelerin üstüne örtmüş, üşümesin diye yavrusunun üzerine abanmıştı. Sonuçta kendisi soğuktan donarak hayatını kaybetmişti. Askerler top mermileri arasında ağlayan bebeği kurtardılar. Şerife bacı 21 yaşındaydı. ‘’İşte böyle gençler, Atatürk, işte bu milletle savaşı kazandı. Bizlerde bu karda kışta Elektrik santralinin buz tutan kanalı açacağız. Işığımız hiç sönmeyecek… İrfan ordusunun neferleri sizlerle cehaleti yeneceğiz. ‘’söyleyince öğrenciler öğretmenlerini coşkuyla alkışladılar…

Hava bulutsuz ama bir o kadar da soğuktu. Güneş ışıkları gökyüzünü yavaşça griye bularken Reyzi Pamir’in komutuyla omuzlarında kumanya çantaları, kürek, kazma, demir çubuklarla, tek sıra halinde birbirlerinin ayak izlerine basa basa… Okulun kayak ekibini takip ederek yola koyuldular. Fırına yaklaşınca mis gibi ekmek kokusu dalga dalga yayılıyordu. İki öğrenci hamur kesiyordu ocağın başında beyaz önlüklü, beyaz kepli usta öğretici. Elinde fırın küreği kızgın ateşlerin arasında ekmekleri alıp tezgâhın üzerine atıyordu… Böyle yürüyüşte marş söylenmez mi?

 

“Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun

Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun…”

 

Öğrencilerin gür sesleri ve sert adımları okul binaları arasında yankılanıyordu. Fırının önünde yüzlerce güvercin atılan ekmek kırıntılarını yiyorlardı. Sesleri duyunca karların içinde kanat çırparak okulun çatılarına doğu uçtular. Kafile, sinemanın arkasından geçerek, karları yararak tek sıra halinde yürüyerek yol alıyordu.

Hava soğuk, gök buz mavisi, sonsuz kar denizi… Arga yazısında git gidebildiğin kadar. Gidecekleri yol, yağan kardan kaybolmuştu. Akçadağ Köy Enstitüsü öğrencilerinin yolun kenarlarına diktikleri elektrik direklerini takip ettiler. İstasyona kadar giden yolun sağ yanında öğrencilerin yaptığı heykeller ve Atatürk’ün, İnönü’nün, Hasan Ali Yücel’in, Tonguç’un, daha pek çok eğitimcinin mermer panolarda sözleri yazılmıştı. Bunlarda kar altında kalmışlardı. Bu eserlerin etrafını da temizlediler. Akçadağ Köy Enstitüsü yazan takın altından geçerek elektrik santraline doğru hareket ettiler.

***

Kırlangıç köyünün dağın doruğunda dümdüz kayanın üzerinde güneş ışınları enstitü binalarının çatılarıyla öpüşüyordu. Ağaçlar kardan elbiselerini giymişlerdi. Başlarını önlerine eğmiş bir huşu içinde hareketsiz bekliyorlardı. Toprağa serilmiş beyaz yorgan güneş ışınlarını alınca göz kamaştırıcı bir güzellikte pembemsi pembemsi parlıyordu. Muhteşem bir renk cümbüşü vardı. Okul ahırının önünde, iri bir çoban köpeği davudi bir sesle ürüyordu. Hayvan gübrelerinin içinde.

Malatya- Adana demiryoluna yaklaşınca kara tren raylar üzerinde biriken karları hallaç pamuğu gibi atarak ağır ağır soluyarak rampadan çıkıyordu… Bir gürültü bir takırtı… Ardından bir düdük sesiyle makinist selam verdi. Neşelendirdi bütün öğrencileri. Kompartımanın pencerelerinden yolcular kimi el sallıyor kimi mendil sallıyordu. Bu kara tren, uzayıp giden raylarda sadece yolcuları taşımıyordu. Vagon vagon, gönülden gönüle büyüyen ve bu yolculukla içlerine her dem artan beyaz hüznü de gurbete taşıyordu. Onca beyaza inat, kara trenin kara dumanını yayılıyordu her yere. Gri tül gibi ince zarif ve sessiz. Öğrenciler demir yolunu geçip yollarına devam ettiler. Akçadağ istasyonundan geçen her türlü tren hangi saatte geçerse geçsin köy enstitüsüne selam düdüğü vermeden geçmezdi. Selamı alan öğrenciler sesi duyduklarında sağ ellerini göğüslerinin üzerine koyarak karşılık verirlerdi. “Aşk ile…”diye mırıldanırlardı.

 

Öncü kızak ekibi yolu kestirmeden kısaltıyor. Cibo’nun deresinden vadiden aşağı doğru salıyorlar. Sonra yokuş yukarı nefes nefese kalıyorlar. Durup dinlenmeye vakitleri yok. Arada bir yanık türkü sesi soğuk havayı yarıyor. Kara gömülen ayakları. Kaşlarında ve kirpiklerinde buz damlacıkları oluşmuştu. Sultansuyu’nun vadisinin ağaçların ortasında yılan gibi kıvrımlar yaparak akan derenin kıyısında, ağaçlar arasında Elektrik santralini gördüler. Kulübenin bacasından duman gökyüzüne doğru savruluyordu. Karın sessizliğini, uzaklardan köpek ulumaları duyuluyordu. Belki de kendi aralarında haberleşiyorlardı. Derenin öbür yüzünde, kayaların karşı yamacındaki evlerin arasından on-on beş köylü… Omuzlarında av tüfeği, kiminin elinde kürek ve kazma ağır ağır santrala doğru geliyorlardı… Yanlarında iki köpeğin davudi üremeleri yankılanıyordu. Öğrenciler bu müthiş manzarayı tepeden keyifle seyrettiler… Köylülerin gelişi ile yine yüceden yüce bir imece başlayacaktı…

İşte bu tatlı ve eğlenceli yolculukla elektrik santraline gelmişlerdi. Karapınarlı 1949 mezunu Enstitülü Ali Doğan öğretmen Sultansuyu’ndaki okulun elektrik santralinin hikâyesini şöyle anlatmıştı. “Santralın yukarısında 1915 Ermeni tehcirinden önce burada Ermeni bir ailenin değirmeni varmış. Onlar gidince yıllar sonra sahipsizlikten yıkılmış. Köylüler ağaçlarını, işe yarayan ne varsa almışlar. Bu değirmenin elli metre aşağısına eski değirmenin malzemelerini de kullanarak yeni bir su değirmeni yapmışlar. Bu değirmeni  Karapınarlı Haftava Mahmut, Hüseyin Doğan Dede,Yeşilyurtlu Sefer Çavuş ortak çalıştırmışlar. Sonra bu su değirmeni olan araziyi Enstitüye o zamanın parası ile 30 bin liraya satıp bölüşmüşler.”.

 

Haftalık nöbet tutan dört öğrenci, gelen kafileyi bir ellerinde kürekle silah tutan askerler gibi kulübenin önünde hazır ola gelip başlarıyla selamladılar. Santralin içerisinde sol taraf ayrı bir bölüm. Lavabo, tuvalet. Kapının girişindeki odada demir ikişer katlı, iki ranza. Ortada bir tahta çalışma masası. Duvarda ahşap bir saat, bir saz asılıydı. Köşede küçük bir kitaplık üzerinde radyo, fener bir de telefon…

Okulun santrali, su ile çalışır ve elektrik üretir. Türbinin suyu Sultansuyu’ndan bir bentle kalkar. Toprak bir kanalla gelir, Bentle santral arası üç km’dir. Santralı besleyecek su her mevsim vardır: Ancak kış ayları bazen toprak kanal donuyor. O zaman okul ışıksız kalınıyor.  Şiddetli don ve soğuğa rağmen güçlü kuvvetli öğrencilerden seçilen bir ekiple Santrala buz kırmaya gidiliyordu. İşte “ Buz Kırma Nöbeti” buydu…*1

Elektrik santralini türbinlerinden süzülen su, dondurucu havada buza dönüşmüştü. Sultan suyunda küçük şelalelerde uzunluğu 3-4 metreyi bulan buz sarkıtları, dere kenarında ki ağaçlar güzel görüntü oluşturmuştu. Santralın toprak su kanalı, soğuk havanın etkisiyle adeta buz pistine dönmüştü. Öğrenciler, tabanında çok az su bulunan kanalda kızak kayarak hoşça vakit geçirdiler.

 

Reyzi Pamir “Haydi arkadaşlar zaman geçmeden başlayalım!’’ komutuyla… Öğrenciler su kanalının kenarına 10‘ar metre aralıklarla sıraya geçtiler. Buzlara kazma ve küreklerle vurdukça çatlayan dağılan buzların çatırtı sesleri geliyordu. Yüzlerine sıçrayan buz parçaları ateş gibi yakıyordu değdikleri yeri. Buzun altında akan suyun sesi duyuluyordu.

Desenli buzlu camı andıran donmuş su kabarcıkları, buzun derinliğini gösteren kırılma anları da güzel görüntüler oluşturuyor. Okulun fotoğrafçılık kolundan bir öğrenci çalışmaları fotoğraflarını çekiyordu.

Reyzi Pamir öğrencilerin çalışmalarını zevkle izliyordu.1943 yılında Enstitü Müdürü Şerif Tekben, santrali kuran Gaspar Usta ile birlikte enstitüyü elektriğe kavuşturdukları gün aklına geldi. Önce içinde evi de bulunan bu santral binası yapmışlardı. Türbin, tel ve dinamo için kredi almışlardı, direkler ise çok uzaklardan suyun içinde günlerce çekilerek getirilebilmişti. O gün nasıl bayram etmişlerdi. Göğün yıldızlarını Arga yazısına enstitüye indirmişlerdi…

 

Eğitim Başı Pamir, öğrencilerle Sultansuyu’nda bin bir zahmetle bir çingenenin görüşü olan büyük hasır sepetlerin içine köyden gelen adamlarla ve öğrencilerle derenin içinde dikilecek direklerin yerinde taş doldurmuşlar. Su çok soğuk olduğundan suya giren öğrenci ekibi sürekli değiştirmişlerdi. Bu sepetlerin olduğu yerler bir kaide haline gelmişti. Elektrik direklerini sonra buralara çakmışlardı. Bu elektrik direklerini diktikleri zaman kendisinin soğuk suda uzun süre kalınca ayakları uyuşmaya başlayıp suya düştüğü, yarı baygın sudan çıkarıldığı. Birkaç gün dinlendikten sonra tekrar öğrencilere yardıma gittiği filim şeridi gibi gözünün önüne geldi…

Dinlenme molası verilince nöbetçi öğrencilerin önceden alana yığdıkları odunları yaktılar. Ateşin çevresinde halka halinde tüm öğrenciler toplandı. Nöbetçi öğrencilerden Hekimhanlı Zeki, kulübeden bağlamayı getirdi. Ateşe gidip ellerini ısıttı. Bir taşın üstüne oturdu. Sazın tellerine düzen verdikten sonra hem çaldı, hem de söyledi. Öğrencilerde durur mu? Hep birlikte’ ’Havada bulut yok’’ türküsünü seslendirdiler… Öğrencilerin ağzında türküler yel olup gitti köylerine, sevgililerine…

‘’Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölü yok bu ne figandır

Şu yemen elleri ne yamandır

Ah o Yemen’dir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Huş’tur yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep ne iştir…’’

 

Dinlenme ve eğlence saati dolunca aynı disiplin içerisinde tekrar işlerine başladılar. Hür pür neşe içinde buzlara saldırdılar. Kırılan buz kütlelerini elleriyle küreklerle kanaldan dışarı attılar.

 

Gençlerin, nefes verişleri buhar oluyordu. Elleri soğuktan ve çalışmaktan şişip kabaranlar, sudan sırılsıklam olanlar, yüzleri mosmor olmasına rağmen canla başla çalıştılar. Elektrik santralinin Sultansuyu’ndan bentle kalkan 3 kilometrelik toprak kanalın buzlarını el birliği ile kırarak nöbetlerini bitirdiler. Acımasız doğa güçlerine karşı muzaffer olmuşlardı. Buz kırılınca kanal suyu koca nehir olmuştu. Artık su güldür güldür akıyordu. Kayalara çarpıyor, köpükleniyor, dolanıyor, kıvrılıyor, hızlanıyor, derin uğultular içinde santrala tribününe kavuşmaya ışık olmaya gidiyordu.

 

***

Reyzi Pamir ’’Arkadaşlar hepinize çok teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun. Mükemmel ve zor bir iş başardınız. Sizler güç işlerin başarılmasına aday olarak yetiştirilmek için buradasınız. Tekrar tebrik ediyorum.’’ dedi. Santral Nöbetçi öğrencisi’’ öğretmenim okulumuzun elektriği yanıyormuş’’ haberini verdi… Reyzi Pamir ’’Akşama sinema var gençler… Köroğlu adındaki filim gösterilecek. Okul müdürü, öğretmenlerle birlikte izleyeceğiz’’ deyince. Öğrenciler çılgınca alkışlayarak sevinçlerini belirtiler. Buz kırma savaşını kazanan öğrenciler silahları; demir çubukları, kazmaları, kürekleri omuzlarına aldılar. Öğretmenin’ ’Haydi yiğitler görev tamamlanmıştır!’’ komutuyla tek sıra halinde okula doğru Alay Marşını söyleyerek tekrar yola koyuldular. Görülmeyen suyun çağıltısı taaa uzaklardan duyuluyordu.

‘’Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun,

Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun…’’

 

Öğrenciler, gür sesleri ve karın üzerindeki katır kutur sesleri ile ilerleyerek elektrik santrali ile okul arasındaki yolu da bitirmişlerdi. Buz kırma nöbetinden dönen öğrenciler okula gelince okuldaki öğrenciler coşkun bir tezahüratla alkışladılar. Şenlik yaptılar eğlendiler. Sanki savaştan dönen muzaffer askerlerdi… Öğrenciler, doğayla yaptıkları mücadeleyi kazanmışlardı… Geceleri elektrik ışıklarının uzayıp giden ovanın üzerine çöken zifiri karanlığı delerek yeniden yıldızlarla cilveleşmesi, doyumsuz bir görünüm veriyordu…

 

———————————

1*Mehmet Ali Cengiz Akçadağ Köy Enstitü kitapçığı. Elektrik Santrali- Sultansuyu syf:84

2* Fikri Demirtaş 1975-1976 yılında Akçadağ İlk Öğretmen Okulundan mezun.

3* Reyzi Pamir öğrenciler tarafından o kadar sevilmiş ki mezun olan öğrenciler çocuklarına, öğretmenlerinin adını, soyadını çocuklarının adlarını koymuşlar. Enstitülü Muazzez öğretmenin çocuklarının adları Emel, Temel, Pamir’dir.

30

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir