Sal. Kas 24th, 2020

 

 

İnsan Hakları Derneği Malatya şubesinde gerçekleştirilen bir basın toplantısında 1915 Ermeni soykırımının yüzüncü yıldönümünde devletin Ermeni soykırımımı ile yüzleşmesini istendi. İnsan Hakları Derneği Malatya Şube Sekreteri Avukat Ali Hamamcı, sunduğu basın açıklamasında:

 

“ Bundan tam 100 yıl önce 1915’te ermeni halkına karşı başlayan soykırım ve sonrasında, hatta Cumhuriyet dönemindeki politikalar sonucunda bu yerleşim yerlerinden geriye hiçbiri kalmadı. Bugün 60 bin civarında olduğu tahmin edilen Ermeni nüfusu, en yoğun olarak İstanbul olmak üzere, büyük çoğunlukla üç büyük şehre dağılmış olarak yaşıyor. Devlet Ermenileri imha etmekle kalmadı. İzlerini de sildi. Bugün Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde onlardan iz bulamazsınız. Kiliseler doğa koşullarının tahribine bırakılmakla kalmadı, topa tutularak, dinamitlenerek yıkıldı. Anadolu’daki okulların hiçbiri artık yok.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Ermeni halkına yönelik soykırım başlamadan önce İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin verilerine göre:

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 2 milyon Ermeni yaşıyordu. Kent, kasaba, mahalle, köy olarak batıdan doğuya, kuzeyden güneye, Küçük Asya’nın her yerinde tam 2.925 Ermeni yerleşimi bulunuyordu. Buralarda yaşayan Ermeni cemaatlerinin 1.996 okulu, 173.000 erkek ve kız öğrencisi, 2.538 kilise ve manastırı vardı.

 

Soykırımda sadece insanlar kitleler halinde katledilmedi, okulları, kiliseleri, mezarlıkları, manastırları, işyerleri ile tüm bir toplumsal yapı yok edildi.

 

1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hıristiyan halkları, Süryaniler Nasuriler Ezidiler Keldaniler ve Rumlar da soykırıma uğratıldı. 20. yüzyılın başında bugünkü Türkiye sınırları içinde her beş kişiden biri, yani nüfusun % 20’si Hıristiyan, Yahudi, ya da Êzidi gibi farklı dinsel inançlara sahipti. Bugün bu oran binde 1’in altında. Doğal nüfus artışı yaşansa, Hıristiyan halklar imha edilmeseydi, bugünün nüfusuna oranlarsak, Hıristiyan ve Yahudilerin toplam nüfusunun 17 milyon kadar olması gerekiyordu. İmhanın boyutlarını anlamak için bu basit matematiksel hesap yeterli.

 

Soykırım yalnızca tüyler ürperten katliamlardan, nehirlerden cesetlerin akmasından, vadilerin parçalanmış insan bedenleriyle dolmasından ibaret değil. Soykırım ölümün tercih edildiği, ölümün kurtuluş olduğu, insanın insanlıktan çıkarıldığı korkunç bir sürgünden, yollarda saldırıya uğrama, açlık, hastalık ve tecavüzden, kuşaktan kuşağa aktarılan derin bir yaradan, tarif edilemez, telafi edilemez, bağışlanamaz bir zulümden ibaret de değil. Soykırım aynı zamanda soygun, talan, yağma, muazzam bir hırsızlık. Hırsızlık soykırım kurbanlarının, değeri hesaplanamayacak boyutlardaki taşınmaz mallarıyla, işlikler, bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar, evler, hastaneler, manastır ve kilise arazileriyle de sınırlı değil.”

 

“Bu en bilinen boyutuna ek olarak hırsızlık, üzerinde az konuşulan, az bilinen bir şeyi, düpedüz katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına el konulmasını da içeriyordu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor. Ayrıca 20. yüzyılın başından itibaren Amerikan ve Fransız hayat sigortası şirketleri on binlerce Hıristiyan’a hayat sigortası yapmışlar, bunların değerinin de o zamanın parasıyla 20 milyon ABD dolarını aştığı tahmin ediliyor. İttihatçılar, bu hayat sigortası tazminatlarına da, resmi yazılarında “sahipleri öldü, mirasçıları da kalmadı, Osmanlı hazinesine devredilmelidir” diyerek göz koydular.

Ermeni Soykırımı 100 yıldır inkâr ediliyor. İnkârın, insanlığa karşı işlenmiş bu akla hayale sığmaz suçun gizlenmesinde bu büyük hırsızlığın da payı var. Bugünkü hırsızlık ve yolsuzluk düzeninin dibinde soykırımın büyük yağması yatıyor. Son dönemde Ermeni soykırımı ile ilgili uluslararası düzeyde yaşanan tartışmalar,  hükmettin bu tartışmalar karşısındaki tepkisi tarihin bu karanlık sayfasıyla yüzleşmek gibi bir niyetin olmadığını göstermektedir. Önce PAPA daha sonra Fransa ve Rusya devlet başkanlarının soykırım ile ilgili açıklamaları karşısında Cumhurbaşkanı, başbakan ve bazı muhalefet sözcülerinin verdikleri yanıt, geçen yıl Başbakan tarafından Ermeni soykırımı ile ilgili verilen “taziye mesajının” da taktiksel olduğu Ermeni halkıyla yüzleşmek ve helalleşmekle ilgili olmadığı açığa çıkmıştır.

 

 İnkâr, sadece “ben yapmadım” demek değil. İnkâr, “yaptık çünkü hak etmişlerdi”  “O günün koşullarında gereken yapılmıştır” demek. Televizyonlarda devlet erbabının, inkârcı tarihçilerin, “saygın aydın ve yazarlar”ın, yüzleri kızarmadan soykırımı meşrulaştırmaları, yapılanı aklamaları soykırıma devam etmek demektir. Türkiye toplumunun ağırlıklı kesiminin bu söylenenlere inandığını, hatta bunu duymak istediğini bilmenin güvenine sahip olmak demek. İnkâr, kurbanların anısına ve onların torunlarına hakaret etmek demek. İnkâr, soykırım kurbanlarını suçlu çıkarmak, buna devam etmek, onların çocuklarını ve torunlarını düşmanlaştırmak demek. İnkâr soykırımı, insanlık suçunu sürdürmek demek. İnsan hakları adına en kötüsü de, tüm bunlara seyirci kalan bir toplum yaratmak demek, onun desteğini almak demektir.” dedi.

 

82

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir