Paz. Oca 17th, 2021

Hrant 5

Hrant Dink, büyük empati ustası

 

Vahap IŞIK

 

Kayısıları ile meşhur bir kent, Malatya… Peki, Malatya’nın künyesinde daha başka neler var, mesela Ahmet Kaya, türkülerini söylemek için Malatya’da doğdu. Yunanistan’da komedi saatlerinde izlenen, aslı çarpıtılmış filmlerde adı geçen Battalgazi de Malatyalıdır.

 

Sonra…

 

Bütün nefesim gırtlağımda duracak gibi. Nedense buradan sonrasını yazmaktan utanıyorum, çünkü anlattıklarım ölüme çıkacak, şuan tarih Eylül 2015’i gösteriyor, bu ay da ne yazık ki birçok ay gibi ölüm dolu bir ay, cinayet dolu. İstemesem bile yine de 7 yaşındaki Malatyalı bir erkek çocuktan bahsedeceğim. Onun ismine ve akıbetine gelmeden önce kelimelerle çocukluğunun buğulu dünyasını eksik de olsa çizmek istiyorum.

 

Kaldırımlara düşecek olan bir çocuk yüzü

 

Ve o çocuğun Malatya’sını yazmaya daha başlamadan gözlerim herhangi bir şeyde kayboluyor, derin hüzünlere dalıyorum. Kalem tutacak yaşa gelinceye kadar Malatya’da yaşamış bu çocuğun kaldırımlara düşecek olan yüzündeki iniltiyi duyuyorum. Kulaklarım inlemeyle doluyor. Ama bu hüznü bir yana bırakıp kısa da olsa, uzun da olsa onu yazmalıyım, vicdan herkese bir ödev verir, benim de ödevim o çocuğun hayatını Malatya’dan başlayarak sizlere anlatmak.

 

1950’ler: Adnan Menderesgiller ile İsmet İnönügillerin çatışması

 

7 yaşında bir çocuktu, 7 süngülü yıl yaşamış bir çocuk, o süngülü yıllarda Başbakan Adnan Menderes ile İsmet İnönü arasında hırs dolu bir düello vardı.

 

İsmet İnönü: ‘Tek kaygım, İkinci Dünya Savaşı’ndan kurtardığımız ülkenin Üçüncü Dünya Savaşı’nın öncesinde yönetimsiz kalışıdır… Abartmayayım ama bir yıl sonra duruma bütünüyle egemen olacağız. Bize teslim olacaklardır.’ derken, Menderes ise:

 

‘Bunlar boş sözlerdir. Bugüne kadar bu memleketin hürriyetini elinden alan onlardır ve hürriyeti getiren Demokrat Parti’dir.’

 

Türkiye Cumhuriyeti o kadar hırs doluydu ki, bu iki partinin kapışmasında tüm ülke sallanıyordu.

 

*

Deli Gaffar: ‘Etme, Bulursun’

 

Bu öldürülecek olan çocuk, 7 yaşının Deli Gaffar’ını hiç unutmaz, ta o zamandan ‘etme bulursun’ u öğrenir, onca çocukla beraber delinin arkasından az taş atmamıştı, deli ise kendisine atılan çocuk taşlarını koca elleriyle iade edermiş. Bir de dede var, 7 yaşındaki bu çocuğun dedesi ve her çocukluk illa bir dedeyi saklar. Bir duvar dibinde, hasır üstündeki iskemlesinde oturan bir dedeydi bu. Peki, kaç kişinin alfabesiz olan bir ülkede; önü, ardı, dört bucağı kitaplarla dolu bir dedesi vardır, akşamüstlerimi dostane bir kıskançlık dolduruyor, o çocuğu böyle bir dedeye sahip olduğu için kıskanıyorum.

 

Malatya’da yaşamak zordu, dede hem okur, hem de kara kara düşünüyordu: ‘Sürekli gurbete can yolluyoruz…’ 1954’tür ve sıra kendi ailesine geliyordu. Yedi yaşındaki bir çocuk neden İstanbul’a göç eder? En azından bir aşka kadar beklemesi gerekmez mi, aşkı bile beklemeyecek kadar erken olan bu göç de reva mıydı?

Hrant'ın+..

Aslen Sivaslı olan Dink ailesinin bu kez de Malatya’da İstanbul’a göçü

 

Hrantlar aslen Malatyalı değildi, Sivas’tan Malatya’ya göç edip gelmişlerdi. Malatya’nın Salköprü Mahallesi tamamen Ermeni’ydi. Çavuşoğlu Mahallesi ile birbirlerine omuz vermiştiler ve Çavuşoğlu Mahallesi ise tamamıyla Alevi’ydi. Yavuz’un darbelerinden sağ kalan Kızılbaş Aleviler, 1915’i yaşamış olan Ermeniler’i anlıyordu. Ama sistemin bu komşulukta gözü vardı. Ermeni Mahallesinin nüfusu her geçen gün daha da azalıyordu.

 

Özlemleri çoğaltmak için yola çıkma sırası Dink Ailesindeydi, 7 yaşındaki bu çocuğun önce babası gider. Sonra da annesi, 2 küçük kardeşi, yaşlı mı yaşlı nenesiyle beraber babanın peşinden giderler. Dikkatinizi çeken bir durum oldu mu, dededen bahsetmedim, evet dede Malatya’nın topraklarına düşmüştü, ölmüş bir dede göç edemezdi…

 

Hrant; Kızılbaşların komşusu, delinin baş belası, keferelere dönecek avluların çocuğu gidiyordu. Hey Malatya kapıya gelsene, gidiyor o çocuk, giderken el salla, ağla ve bütün dağlara şunu bağır: ‘7 yaşında bir çocuk neden göç eder?’

 

Anadolu’da Ermeni olmanın zorluğu

 

Türkiye’nin nüfusu artarken Ermeniler’in nüfusu azalıyordu, Anadolu’dan İstanbul’a göçler art arda oluyor, İstanbul’dakilerin çoğu da başka ülkelere gidiyordu. Muhakkak her göçte olduğu gibi bu göçlerde de ekmek kaygısı vardı, ancak Ermeni göçlerinin asıl sebebi olarak ekmek parasını göstermek yağmurun kuru olduğunu iddia etmeye benzer.

 

Bu göçler dönülmeyecek yolların yolculuğuydu, dedeyi toprağında yalnız bırakmanın mecburiyetiydi. Hâkim zihniyet 1915’te öldüremediklerini farklı bir şekilde boğmaya çalışıyordu. Bu insanlar Hıristiyan idi, kilisesiz bir Hıristiyan mı olur? Peki ya okul, Ermeni okulunu da bir yana bırakın, özellikle de bu tür halkların yaşadığı yerlerde okullar da çok azdı, yapılmıyordu işte, zorlama mı yaptırtacaklardı?

 

Sonrasında evlilik çağına gelmiş gençler Müslümanlarla mı evlensin, o dönemin realitesi buna şiddetle engeldi. Evlenecek birini bulmak zordu, çünkü evlilik çağındakilerin çoğu İstanbul’daydı. Evlilik çağına gelenler; kendi halkından, kendi dininden birileriyle yuva kurmak isterdi tabi. Diğer halkları ya da dinleri küçümsemekten değil, evlendikten sonra din değiştirmek zorlarına gittiği için. Fille’ler azdı, güçsüzdüler ya, işte bu yüzden dinleri hâkim örf ve adetlerde haram kabul ediliyor, onlar için yaşamak ölmeye dönüşüyordu.

 

Nüfusun sürekli azalması

 

Lozan anlaşmasının tutanakları, 1920’lerde, bütün Türkiye’de yüz yetmiş bini Anadolu’da, yüz otuz bini İstanbul’da olmak üzere üç yüz bin Ermeni’nin yaşadığını söyler. Ve Türkiye’nin bir bütün olarak nüfusu on üç milyondu. Şimdi Türkiye’nin nüfusu aşağı yukarı 75 milyon, o soykırımı da yaşamasına rağmen kalan halkın nüfusu da şuan yaklaşık 2 milyon olmalıydı, nerede bu Ermeniler? Herkes günahıyla yüzleşip kendisine bu soruyu sorsun: Ermeniler’e ne yaptık?

 

Hadi soykırımı anladık, birçoğunu öldürdük ve sürdük, peki geri kalanları nerede? 1915’ten sonra 1915 hiçbir zaman bitmedi. Bir Ermeni için bütün zamanlar 1915’tir…

Hrant, Hosrof, Yervant

Anne ve babasının kavgaları

 

Abi, annemle babam yine kavga ediyor, diyemeyecek kadar küçük iki bebenin abisi olmak meşakkatli bir işti. Anlatmak, iki çocuğun merak ve korku dolu gözlerini aydınlatmak bir çocuğun harcı değildir. Hrant 3 kardeşin en büyüğüydü ve kardeşlerine çok ağır şeyleri nasıl anlatacağını bilemiyordu. Hrant daha o zaman acıyı anlatmaya yeltenmişti. Duymadığı ama hissettiği soruları cevaplıyordu. Daha sonra ise hiç susmadı, gerçekleri bilmeye en çok çocukların hakkı var ve gördüğü bütün çocukların gözlerindeki korkulu sorulara cesaretle dokundu.

 

Anne ve babası İstanbul’a gelmelerinden kısa bir süre sonra boşandılar. Babasının kahve hayatına düşkünlüğü olmasa, elinde biraz da olsa para tutabilse, parmakla gösterilen bir terzinin huzur içinde yarına giden ailesi olacaklardı. Ancak Hrant’ın babası Soğoman Tehliryan’ın acılarını yaşıyordu. Hrant Ailesi, son sürgünlüklerini de böylelikle yaşamaya başlıyordu. İlki 1915, Sivas’ın öncesi ve sonrası, sonrası Malatya’dan göç, en son sürgünü de bu ayrılıkla beraber parçalanarak yaşadılar. Henüz yeterince farkındalıkları yoktu ama bu üç çocuk İstanbul’da sürgünlüklerine sürgünlük dolduruyordu.

 

Ermeni kilisesinin çocuk yuvası

 

Ninedir, yaşlıdır, imkânı azdır. Baba desen kendisine bile her geçen gün daha da az yetiyordu. Ninenin içi 45 yıllık yarayla doluyken, torunlarını bir sabah Ermeni Kilisesi’nin yuvasına götürdü. Hrant kardeşleriyle beraber bir sürü yetim çocukla beraber büyüdü.

Hrant güvercinka

Hrant, kızına Delal ismini özellikle uygun görmüştü

 

Hrant yedi buçuk yaşında, kardeşlerinden biri beş buçuk yaşında, öbürü ise üç buçuk yaşlarındaydı. Orada, o yuvada ilkokulu okudular. Ergenlik yaşına kadar, âşık olacağı bedene ulaşana kadar o yuvanın yastıklarından biri her gece Hrant’ın annesi oldu. Sonra Üsküdar’da bir yatılı liseye gitti. Daha sonra üniversite çağına geldi, üniversite çağına geldiğinde ise birlikte büyüdüğü bir kızla evlendi, Rakel ile…

 

Eve bu kadar mı hasret olur iki çocuk, hemen ev kurarlar, hem çalışıp hem de üniversite okudular. 1970’lerde üniversite öğrencisi olmak, hem de Ermeni olan bir çift için büyük bir dertti. Derdin de boynunu kıracak kadar sevgiliydiler, büyük bir hasretle kurdukları evlerinde bebek ağlamaları duyuluyordu. Doğan iki çocuklarından birine Rakel’in annesinin ismi verilirken, diğerine ise Kürdçe bir isim koydular. Delal ismini… Hrant milliyetçi bir refleks ile davranmış olsaydı, Kürdçe bir ismi kızına verir miydi? Hrant, Delal ismini özellikle uygun görmüştü.

 

Ermeniler arasında proleterin azlığı

 

Ermeni denilince akla ilk gelen şey zanaattır. Biri Ermeni’yim derse, akla ilk gelecek sorulardan biri ‘Acaba zanaatı nedir?’ olmuştur. İstanbul’daki Ermeniler de her Ermeni gibiydi. Çok zengin değillerdi, asgari bir hayat sürecek kadar da fakir değillerdi. Kimisi kuyumcuydu, kimisi gümüşçü, kimisi alır bakırı işlerdi, kimisi kaba ellerin yapamayacağı ince sanatlarla evine ekmek götürürdü, kimisi de Hrant’ın babası gibi terziydi. Kendisi de bunu kabul ediyordu, o dönem İstanbul’da sol bir rüzgâr vardı, proleter kelimesi bir rüzgâr gibi esiyordu, ancak Ermeniler arasında proleter olarak gösterilebilecek kadar yoksul çok azdı. Hrant uzunca yıllar Sol Muhalefet örgütlenmeleri içinde bulundu ve işçi sınıfının derdini kendisine dert etti, bunun da bedelini fazlasıyla ödedi.

 

Jamanak ve Marmara gazetesinden sonra Agos gazetesi

 

Hrant iniltilerle dolu zamanlardan geliyordu. İniltilerin seslerine kulak vermekten, her seferinde bir iniltinin sesiyle gidip koynunda acıyla dönmese sabahlarını öldürmüş olurdu. Hrant şunu çok iyi biliyordu ki dünü saklı bırakılmış bir insanın, bir toprağın ya da herhangi bir şeyin bugünü kaos ve yarını da felaketti. Felaket tellallarıyla dolu caddelerde yürüyen antik bir yolcuydu. Musa Anterler, Celadet Bedîrxanî’ler gibi o da gazetecilikte içindeki kıpırtılara yuva bulabilirdi. Bir Ermeni için gazetecilik, bütün Anadolu Halkları arasındaki gazetecilikten daha eskiydi, nitekim Jamanak ismindeki gazeteleri Türkiye’nin en eski gazetesiydi. Jamanak, ölüm fermanlarına son kaşe vurulmadan önce yazmaya başlamıştı, bütün cinayetleri gözleriyle görmüş belge dolu bir gazetedir. Cumhuriyetten sonra açılmış Marmara gazetesi ile Jamanak gazetesi Ermenice yayın yapan günlük gazetelerdi. Hrantlar’ın açacağı Agos gazetesi ise az sayıda çok şey söylemesi gereken bir gazeteydi, imkân işte, ancak haftalık olarak çıkardıkları, çıkarabildikleri Agos gazetesinde çok az yan yana gelebilmiş iki milleti dilleriyle; Türkçe ve Ermenice ile yan yana getirmeyi başardılar.

 

Peki, Hrant Agos’ta neler söyledi, bildiğim bir şeyleri ben yazacağım, bilmediğim şeyleri ise sizler tamamlayın ve eksiklerimi tamamlarken yanlışlarımı da düzeltin.

Üzgün Rakel

Anadolu toplumunun en büyük sorunu: ’Empati’

 

Kanlı toprakların yerlileri olarak çok yoksuluz, empati yoksuluyuz, dedi.

 

Sadece kadın sorunu, inanç sorunu, sadece Kürd sorunu, sadece Ermeni sorunu yok, toplum katman katmandır ve her katmanın birçok sorunu vardır, dedi.

 

Sorunları karşılaştırmak yanlıştır ama yine de bir sorunun çözümü başka bir sorunun çözümünden daha elzem olabilir, dedi.

 

Birinin hakkı olan bir şeyi verirken ona iyilik yapmışız kılığından soyunmalıyız, Ortadoğu toplumuna has olan sadaka kültürünü dağıtmalıyız, dedi.

 

Türkiye ve dünyadaki bütün devlet örgütlenmeleri herkese eşit yurttaş uzaklığında durmaya çalışmalıdır, kimsenin kimseden kendini yaşama konusunda bir farkı yoktur, gerçekler mitoslarla örtüşmüyor, işte bu yüzden kimse Allah’ın çocuğu değildir, imtiyazlı bir toplumu reddedip sınıfsız bir hayat için nefes almalıyız, dedi.

 

Din-Milliyet sentezi denilen saçmalıktan bir an evvel kaçmalıyız, devlet bu tür yaklaşımlardan kaçınmıyorsa, işte o zaman devlete yapması gerekenleri biz yaptıracağız ve herhangi bir din ve milliyete göre anayasa düzenleme hastalığından iyileşeceğiz, dedi.

 

Milliyetçisinden tutun da Ateistine kadar, dağdaki çiçekten tutun da kentlerde yaşam savaşı veren kedi ve köpeklere kadar bu sistemle başı belada olmayan hiç kimse yoktur. Öncelikle herkes, kendi içinden aynasını çıkarıp kendisini görebilmelidir, dedi.

 

Bir kere toplumsal barış denilen olguyu yakalamamız için özür dilemekten korkmamalıyız, bu özürler bize kısa süreli kayıplar yaşatabilir, ancak bizi uzun vadede, bir bütün olarak zenginleştirecektir, dedi.

 

Günümüz dünyasında kim ki kendisini yaşamak istiyorsa; imtiyazlı toplulukların, kimi sınıfların gözlerini üstünde toplar, istemese bile bu sınıflarla hasım olur ve kendi kendisini hedef haline getirir, her an bilmediği bir yerde, neye uğradığını bile anlamadan öldürülebilir, dedi.

Taşhoran 1

Diğerinin sorununu içselleştirememe

 

Bir kere bunu iyi bir analizden geçirmeliyiz, neden böyle olduğunu sorgulamalıyız: Bir Kürd’ün sorununu ne kadar içselleştirebiliyoruz, ya da bir Alevi’nin, ya da bir eşcinselin, ya da ucubedir diye yıkılması emredilen bir heykelin ya da yerlileri sürgün edilmiş köy kalıntılarının, ya da dinimizin inanma dediği başka bir din mabedinin.. Suyun, toprağın ve de havanın sorunlarını ne kadar dert edebiliyoruz? Kendimiz dışındaki bir şeyin sorununu kendi sorunumuz haline getirdiğimiz anda, işte o zaman doğru düzgün, namuslu bir hayat yaşıyoruz demektir.

 

Devletin sınırları ve yurttaşının özgürlüğü

 

Bir kere devlet, kendi vatandaşının neyi düşüneceğinden, neyi izleyeceğinden, neye inanıp da neyi inkâr edeceğinden vazgeçmelidir. Devlet yurttaşları değil, yurttaşlar devleti kontrol etmelidir. Kontrolsüz devletler freni patlamış otobüslere benzer, her an herkes de ölebilir. Ermeni meselesine gelince, bu konuda bir Ermeni’nin mi konuşması daha doğru olur, yoksa Ermeni olmayan birinin bunu konuşabilmesi mi daha doğrudur? Ermeni olan biri zaten Ermeni, o zaten acısını yaşıyor, biliyor. Bir Ermeni konuşmadan, Ermeni’nin diyeceklerini başkası da diyebiliyor ise, işte o zaman Ermeniler’den özür dilenmiş ve onlara karşı işlenen tarih dolusu suçlar utanç raflarından indirilmiş olur.

 

Hrant ’empati’ dedi, öldürüldü. Empati, baldıran zehri midir?

 

Hrant’ın yıllarca Agos’ta söyledikleri koca bir empati idi, ne bağırdı ne de sustu, bir dervişin derin nefesiyle empatiden başka hiçbir şey demedi. Peki empati sözcüğü baldıran zehri midir, sevilemeyecek bir şey midir?

 

Tabii ki değildir diyeceksiniz, ancak bu söylemleri onu en büyük hedef haline getirdi. Çünkü en büyük sorundan söz ediyordu: ‘Herkes kendi sorununu söylediğinde, evet işte o zaman hedef haline getirilme riski en fazla olan insanlar, toplum içinde en büyük sorunu dile getiren kesimdir.’ Herkesin kısık ya da yüksek sesle sorununu söylediği bir zamanda, en fazla hedef haline getirilen insan Hrant Dink oldu. Çünkü en büyük sorunu o konuştu.

 

Türk-İslam cinayeti

 

Hedef haline getirilmiş ve artık büyümüş olan o Malatyalı 7 yaşındaki çocuk, her zamanki yollardan Şişli’deki Agos Gazetesine gidip geliyordu. Son zamanlarda uzaktan takip ediliyor ve geçtiği yerlerde katilleri keşifler yapıyordu. Kim bilir bu zaman diliminde, katilleri ve maşa olarak yanlarında getirdikleri çocukla kaç kez göz göze geldi.. Muhtemelen ergenlik çağındaki bir çocuğun gözlerine baktığında onun kendi katili olacağını hiç ama hiç düşünmemişti. Hrant; âleme ibret olsun da herkes Türk-İslam yurdunda haddini bilsin diye Agos Gazetesinin önünde, 19 Ocak günü öldürüldü.

 

 

Hrant’a çok ama çok fazla ihtiyacımız var. Hrant’ı anlamak elzemdir, gerekliden bile daha gereklidir. Onu anlamaz isek, şayet onu anlamaz isek işte o zaman her göreceğimiz yarın yaşadığımız bütün dünlerden daha da karanlık olacaktır.

80

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir