Çar. Eki 21st, 2020

 

 

“Ceketimi satarım yine okuturum sizi “

 

Fikri Demirtaş

 

fikridt@hotmail.com

 

Bizim memlekette elleri nasır tutmuş, gecesi gündüzüne karışmış, eve yorgun argın gelse de yüzünden tebessümü eksik olmayan, hayat şartları altında mücadele eden babalar hep var olmuştur. Şefkat ve merhamet kanatlarını çocuklarının üstüne açmış onların okuması için “Ceketimi satarım seni yine okuturum…” diyenlerden biri de Hacı Halil Uşağından, Hacı Şerifler’den kayın-babam Abbas Usta idi.

Hekimhan Malatya’nın en önemli ilçelerinden birisiydi ve Malatya’dan Sivas’a giden kara ve demir yolu üzerinde olan ve dağlarla çevrili vadide bulunuyor. Hekimhan güzel bir memlekettir. Sert bir iklim sürer. Kuraktır, soğuktur, arazisi dağlıktır. Burası eski Bağdat- İstanbul kervan yolu üzerine kurulmuştur. Hekimhan ismi Hekimin Hanından gelmedir. Demir cevheriyle dünyada adını duyurmuştur. Kayısısı, dutu, bastığı, üzümü, elması, armudu, cevizi meşhurdur. Dağlık bir yeryüzü şekline sahip olduğundan ekilip biçilecek arazisi yeterli değildir. Hekimhanlı, ya okuyacak ya da gurbete gidecek. Başka yolu yokmuş…

Hekimhanlıların çoğunluğu bağ, bostan, kayısıcılık ve hayvancılıkla uğraşır, geçimlerini bu şekilde sağlardı. Gelecek kuşakların daha iyi bir geleceğe sahip olmasını isteyen Hekimhan halkı, evlatlarını okutmak için kız erkek ayrımı yapmadan elinden ne gelirse yapardı. Köydekiler ilçede ev tutar çocuklarını okuturlardı. İlçe nüfusunun % 95’i okur-yazar olup, yüksek tahsil yapanların sayısı fazladır.

 

1950’li yıllar Hekimhan Ortaokulu”. Köylü, kasabalı, zengin, fakir, memur, kaymakam, savcı çocukların hepsi burada okurdu. Köylerden gelen çocuklar, kendileri pişirir, kendileri yıkar, kendileri okurdu. Köyden ilk ayrıldıklarında bir gariplik çökermiş üstlerine. Bazı geceler ağlar, analarını beklerlermiş…

Haftada bir cuma günleri Hekimhan’da Taşhan’ın önündeki alanda pazar kurulurdu. Köyden traktörlerle, hayvanlarla getirdiklerini satarlar, alacaklarını alırlar, Okulda okuyan çocuklarının ihtiyaçlarını görüp giderlermiş.

 

Cuma günü çocuklar emişme vakti, anasını bulamayan kuzular gibi sağa sola koşturur; “Teyze, anam, babam geldi mi? Bibi, anamı gördün mü?” diye ararlarmış… Köyden gelen bir haftalık erzakı çekerler, kaldıkları köhne kerpiç evlere. Odun, yufka, yoğurt, bulgur taşırlarmış…

Abbas Ustada eski evinin bir göz odasını Karamahmutlu, Cüzüngütlü akrabalarına kiraya verirmiş. Aynı odada bazı yıllar üçer, dörder öğrenci kalırmış. Gaz lambasının ışığında ders çalışırlarmış. Abbas usta ara sıra öğrencileri kontrol eder nasihatlerde bulunur imiş. Yutçulardan Veysel, Cumali; Otlulardan Ali, Hacı Hasan, Alâeddin, Muzaffer. Güzelyurt’tan H. İbrahim Erdem daha niceleri. Hepsi okumuş memur tapucu, maliyeci, öğretmen olmuşlar. 1940’lı yıllarda Akçadağ Köy Enstitüsü açıldığında Malatya ilçelerinin içinde enstitüye gidenler arasında Hekimhan başta geliyormuş.

 

Hekimhan ahalisinden gurbete Çukurova bölgesine sadece gidip dönenler olduğu gibi, Adana ve Mersin yörelerine gidip oraya yerleşenlerde vardır. 1962 yıllarından sonra Almanya’ya işçi olarak gidenlerde olmuştur. Yüzlerce yıl Hekimhan’da birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşayan gurbete giden, yurt dışına göç eden Ermeni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’si, Sünni’si, Hıristiyan’ı hâlâ rüyalarında, memleketlerini Zurbahan dağı, Yücekaya görüyor, türkülerini dinliyor, hayalleri ile yaşıyorlarmış desem yalan olmaz…

 

Abbas Ustada, gençliğinde çalışmak için gurbetlere gitmiş. Antep’te şarap fabrikasının, Elâzığ’da Külüşkür Köprüsü’nün, Adıyaman’da Hükümet konağını, Malatya’da Ticaret Lisesinin taş duvarlarının fugalarını yapmış. Hekimhan’ın ilçe merkezi ve köylerinde fuga yaptığı evlerin duvarlarında halâ imza yazıtı duruyor.

 

 

Abbas Usta, kabartma derz yaparken taş araları 1.5-2 cm kadar oyup temizleyip ıslatıyor. Elenmiş ince kumla çimento harcı ile taşlardan 1-1.5 cm çıkıntılı ve bir miktar taş yüzeyine binecek şekilde derzler dolduruyormuş. Sonra harç tam katılaşmadan demir mala ile bastırılarak sıkıştırıp, taşların olabildiğince büyük görünebilmesi için harcın taşlara 1-1,5 cm’den fazla binen kısımları malanın sivri ucuyla kesilip alıyormuş. Fazla geniş görünen derzlerin ortasına taşları belirleyen bir çizik ya da oyuntuyu ince derz malası, ucu kıvrılmış yuvarlak ya da köşeli bir demirle, fırça ile dantel gibi taş duvarı işliyormuş. Abbas Usta fuga yaptığı her evin dışarıdan görünen duvarına kitabe gibi evin sahibinin adı ve soyadını, onun altına da “Abbas S. P” ve tarihi yazarmış. Fugalı evlerde alın teri vardır.

Bizim Hekimhan’da, Abbas Usta’yı çok severlermiş. Orta boylu, gür kaşlı, büyük pazulu, elleri nasırlı güçlü idi. Fötr şapkası ve terini sildiği yağlığı (mendili) vardı. Çalışırken iniltili şende bir türkünün nağmeleri dilinden dökülmeye başlardı. Genç iken bir ara keman çalmaya başlamış ama gel gör ki keman çalıyor diye çevreden büyüklerinden çok laf işitmiş. Keman çalmayı bırakmış. Dağarcığında çok hikâyeler varmış. Evde çocuklara, anlatırmış. Çocuklar hayretle film gibi dinlerlermiş babalarını.

 

Abbas Usta, Fugaya gideceği günlerde erkenden kalkar evlerinde gaz ocağının sesi gelirdi. Üzerinde çay odanın tam ortasında… Kendi elleriyle çayı demlerdi. Sabah çayını içer malzemelerini torbasında yola koyulurdu.

 

Fuga işini kabala aldığı için gün batıncaya, ortalık karanlık oluncaya dek sürdürüyor çalışmasını, başını kaldırmadan. Çalışırken alnındaki terler şıpır şıpır dökülüyordu harcın içine. Arada biri boynundaki mendili çıkarıp terlerini kuruluyordu.

İş elbisesini çıkardıktan sonra takım elbisesini giyer başına fötr takarmış. Belki çok imkânları yokmuş ama mutlu imişler. Evde yaşayanların hepsi mutlu imiş.

 

Hekimhan’da bir gazete bayi vardı. O da gazeteci Omuş Dayınındı. Gazeteler ilçeye öğleyin Malatya otobüsleri ile gelirdi. Abbas Usta, gazeteye abone olmuştu. Gazetelerde Türk güreşçilerinin hikâyesi bölümler halinde yayımlanırdı. Bir hikâye iki üç ay sürerdi. Kel Aliço, Koca Yusuf, Adalı Halil ve nicesini soluksuz okurdu. Sonra başkalarında anlatırdı. Gelin abla da gazetenin her sayfasını okur. Mahalleye okuduklarını anlatırdı…

Tarihi Selçuklu eseri üç dilli kitabesi olan “Ermenice, Süryanice Arapça” Taşhan’ın avlusuna ünlü güreşçiler gelirdi… Güreşten bir gün öncesinden balyalarla samanlar gelir meydana serilir imiş. Taşhan’ın damının dört tarafı seyirci ile dolardı… Bütün düğünlerde güreş yapılır, ağırlık kaldırma iddialarına girerlerdi. Kışın toprak damlarda yazın bahçelerde güreş yapılırdı.

 

Abbas Ustayı Salih dayının karşısına rakip olarak çıkarttılar. Abbas Usta’nın kispeti şeker çuvalından yapılmış bir pırpır imiş. Kispet kimsede yok… Salih dayı ile Taşhan’ın avlusunda kapışırlar. Abbas Usta, Salih dayıyı bir kucaklar, Salih dayı da istiyor rakibi bir oyun yapsın seyirciler sevinsin, millete bir gösteriş olsun… Fakat Abbas Usta, modern tekniklerden ziyade karakucak işi pehlivan Salih’i tuttuğu gibi kucağına alır. İki eli üzerinde havaya kaldırarak bir hamlede yere vurur. Rakip pehlivan kan ter içinde kalarak yenilir. Abbas Usta’nın gücü karşısında herkes şaşırır.

 

Güç denemesi için yapılan eşek kaldırma iddiası yıllarca anlatıldı. Abbas Usta, eşeğin altına girmiş, eşeğin dört ayağını tutmuş, eşeği omuzuna kaldırmış. Yine Hekimhan’da büyük bir taş loğ varmış. Bu loğu o zaman ilçede üç kişi kaldırabiliyormuş. Demirci Mehmet Ağa ( Mehmet Özyazgan), Avukat Murat Bingöl’ün babası, üçüncü Hacı Şerifler oğlu Abbas Usta.

Abbas Usta, dövüş horozlarını çok severdi. Horozlarını sürekli cebinde kuru üzüm, ceviz, fındık gibi yemişlerle beslerdi. Onlar da çarşıdan geldiğini görünce hemen koşarak onu yolda karşılarlardı. Horozlarının 3-4 günde bir ayaklarını iyice yıkayıp kafalarını ayaklarını zeytinyağı ile yağlardı. Hekimhan’da en iyi horozun kendisinde olmasını isterdi o nedenle yenilen ya da dövüş kaybeden horozu hiç beslemez birine verirdi. Bu dövüş horozlarından tavukları ilkbaharda 10 – 11 tane yumurta yumurtlayıp kuluçkaya yatardı. O yumurtaları 5-6 gün sonra güneşe tutarak içinin boş olup olmadığını kontrol ederdi boş olan yumurtaları atardı. Horoz dövüşü olduğu zaman genellikle kaymakamlığın yan tarafındaki parkta dövüş yapılırdı seyretmeye de çok sayıda vatandaş gelirdi. Bu dövüşlerde herhangi bir bahis ya da menfaat söz konusu değildir sadece kimin horozu galip gelecek diye izlenir, o gurur onlara yeterdi…

 

Hekimhan’da kış çok meşakkatli olurdu… Abbas Usta da çalışmazdı kara kışta. Çınarlı kahveye giderdi. Kahvede tavla, domino, oşkin kâğıt oyunu oynardı. Masasının etrafında seyirciler Abbas Ustayı seyretmekten zevk alırlardı. Hoş sohbet, cömert, iyi bir adamdı.

Teknoloji ilerleyip arttıkça, insanların maddi durumu düzelince kerpiç evler taş evler artık yapılmıyor. Briket, tuğlalardan betonarme evler yapılmaya başlamıştı. Abbas ustanın işi günden güne azalıyordu. Artık kimse fuga yaptırmıyordu. Abbas Usta gecikmiş yaşına rağmen 1970’li yıllarda Hekimhan MTA’ya girdi. Artık aylıklı işçiydi. Evde eşi, çoluk çocuk çok sevindi. Babasından kalma kerpiç evin çenesi kaymış, çöktü çökecek idi. Bahçelerinin bir köşesine taştan bir ev yapmaya karar vermişlerdi. İki oda, bir mutfak, bir ahırın temelini karısı ile birlikte günlerce çalışarak yapmışlar…

 

Abbas Usta MTA’da çalıştığından Dursunlu’dan Göz Omar ve Karaca ustayı tutar. Tez zamanda ev yapılır, evin damı toprakla örtülür. Sonradan evin dış duvarına bitişik briketten tuvalet ve banyo yapmışlardı. Abbas Usta, bu evini dişiyle tırnağıyla kurdu. Bu evinin her bir taşında, kumunda, çimentosunda, tahtasında onun teri var. Yeni evlerine taşınınca nasıl da sevinmişlerdi. Abbas Usta, birçok ilçede köyde yüzlerce evi fuga yapar ama kendi evinin fugasını yapmaya eli değmemiş.

Evlerinin önünde küçük vaha gibi bahçeleri vardı. Giriş kapısında iki tane karşılıklı akasya ağacı, çiçek açtığı zaman mahalle mis gibi gül kokuyordu. Bahçede üç ağaç beyaz dut, karadut, erik, kayısı, ceviz ağacı ve üzüm asması var idi. Giriş kapısından eve kadar yolun iki tarafı, çeşit çeşit çiçekler ve güller arsında gidilirdi.

 

Abbas Usta’nın karısı Karamahmut’lu ağ gelin küçük yaşta gelin olmuştu. Köylerinde ilkokul 3’e kadar okumuştu. Annesi ölünce okuldan alınınca çok ağlamıştı. Kocasından 15 yaş küçüktü. Uzun boylu, uzun saçlı, beyaz tenli kadındı.

 

İneğine bakar, oya yapar, çorap, kazak örerdi. Okuma yazmayı bildiği için elinden kitap düşmezdi. Kitapları komşuları Gazcı Süleyman’ın öğretmen kızı Solmaz’dan alırdı. Yaşar Kemal’den İnce Mehmet, Fakir Baykurt’tan Kaplumbağalar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban gibi romanlarının yanı sıra pek çok cep fotoromanını gaz lambasının sarı ölgün ışığında sabah ezanı okununcaya kadar bazen bırakamazmış.

 

 

Okuma yazma bilmeyenlerin mektuplarını okur. Onların mektuplarını yazardı. Çocuklarını ardına katar sinemaya giderdi. Gelin Abla, sinemaya giderken sinemaya gitmeyen, gidemeyen bazı komşuları arkası sıra sinemaya gittiği için ayıplarlarmış. Yıllar sonra ayıplayan komşular ” Gelin, senin yaptığın doğruymuş, meğer bizim düşüncemiz yanlışmış.” demişler.

Gelin Abla’nın yüzü hiç gülmezdi. Bunun altında yatan acı bir hikâyesi vardı. Evlerin su ihtiyacı yakındaki Garipağaların pınarından karşılanırdı. İşte bu pınarda gelin ablanın ilk çocuğunun ölümü hiç aklından çıkmıyordu. İki yaşındaki İlhan’ın pınarın kürününe düştüğünü çırpındığını görmüşler. Gelin ablaya mahallenin çocukları haber vermişler. Anası koştu, komşular koştu ama kaş ile göz arasında çocuk boğulmuştu. Küründen çıkardılar ağzından su geldi. Rengi morarmıştı. Komşular çok çabaladılar ama İlhan’ın’ın nefesi gitmişti. Abbas Usta komşuları ile tarihi yeni camiden çıkmış eve doğru geliyormuş. Yolda bu olayı haber alır almaz dizinin bağı çözüldü. Olduğu yere yığıldı. İlk kalp krizini böyle yaşamıştı.

 

Anası bağrına bastığı yavrusunu eve getirdi. Beşiğine boylu boyunca uzattılar. Gelin abla dizlerini döve döve ağladı. Babası da öyle… Bütün Taşbaşı Mahallesi kadınları, erkekleri hep ağladılar. Çocuklar da hep ağladılar. Gelin abla çok ağladı… Ağıtlar söyledi çok geceler. Bir ağıtı ise şöyleydi:

 

Gözyaşları döke döke

Boynumu büke büke

Ciğerimi söke söke

Bitmeyen bir derde kaldım

 

Mahallenin pınarısın

Çocuğumu boğan suyun

Taş duvarların yıkılsın

Suyun çekilsin kurusun

 

Günler geçer gelin abla unutmazdı. Yavrusu yaşında bir çocuk görse gelin abla ağlardı. Yücakaya da kara bir kartal gibi kanatlarını açmış Hekimhan’ın başında birlikte ağlıyordu sanki. Yücekaya’nın dili olsa da Hekimhan’da yaşayan her milletin öyküsünü anlatsa. Kim bilir ne acı olaylara ne güzelliklere şahit olmuştur…

Gelin ablanın ilk çocuğu Garipağaların konağının bitişiğinde bulunan tarihi kesme taştan yapılı Osmanlıca kitabesi bulunan Garipağaların pınarında boğulup öldükten sonra, üçer yıl arayla altı çocuğu daha oldu.

 

Mahallenin ebesi Fatöğ bibi( Fatma Ünver) çocuklarının ebesiydi… Gelin abla, bu altı çocuğu büyütse de hiç ağıtları eksilmedi.

 

Oturdukları odanın ahır duvarına bitişik duvarı hafifçe içe doğru oyuktu ki buraya “yüklük” denirdi. Döşekleri yorganları gelin abla kitap gibi oraya dizerdi. Yüklüğün hemen kenarında Maraş işi ceviz işlemeli küçük bir sandık dururdu. İçinde kızlarına yaptığı dantel ve oyalar, epeyce çeyiz “pılı-pırtı” koymuştu. Duvarda Atatürk portesi, yanında cam çerçevede aile fotoğrafları asılı idi. Abbas Usta 1960’lı yıllarda Ankara’dan getirdiği Atatürk büstünü taş duvarlı odanın penceresinin önünü koymuştu…

Abbas Usta 63 yaşında Hakk’a yürüdü. Abbas Usta’nın çocuklarına nasihat verirken siz yeter ki okuyun “Ceketimi satarım yine okuturum sizi. “ nasihati andıran güvencesi hep kulaklarında olan çocukları babalarına ceketini sattırmadan sağlığında üç çocuğunun öğretmen olduğunu gördü. İki mühendis, bir savcı olanı göremedi. Tanrı, Abbas Ustayı cennetine koymuş mudur?

 

“Fuga: (Duvar derzi) Moloz taş duvar ve sıvasız bırakılacak her çeşit tuğla vb. duvarlarda, düşük dozlu duvar harçlı derzlerden içeriye su ve rutubet girmemesi için, derzlerin yüksek dozlu bir çimento harcı ile doldurulması gerekir. Bu derzler mimari isteğe göre çukur ya da kabartma olabilir.”

100

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir