Per. Eki 22nd, 2020

hayko

 

Hayko BAĞDAT

Eşi bizim Ermeni okullarından birinde çalışıyordu. Okul, daha çok yetim çocuklarına sahip çıkmak için kurulmuş birkaç yüzyıllık bir yapıydı.

 

Zengin ailelerin çocuklarının gittiği diğer mektepler genelde her imkânı sunan afili binalardı. Eğitim kalitesinden tutun, çıkan öğlen yemeğine kadar kusursuz sayılırlardı. Ne de olsa zenginin çocuğuna nohut yedirilmez, matematik eksik öğretilmezdi. O okulların yöneticileri de okuldaki çocukların aileleri gibi zengin ve nüfuzlu insanlardı.

 

Oysa bizim, okul taklidi yapan yetimhanenin işi diğerlerinden daha zor yürüyordu. İşin içinde fakirlik varsa gönüllülük esastı. Ve bu teamül hiçbir zaman Ermeni’de başka Türk’te başka işlemedi.

 

O tarihlerde Türkiye’de Ermeni olmak “yaşanan son uluslararası gelişmeler” sebebiyle oldukça zorlaşmıştı.

 

Asala, Avrupa’nın göbeğinde diplomatları katlediyordu. Ateş açılan arabaların içinde o diplomatların aileleri de öldürülüyor, gazeteler “Katil Ermeniler” manşetleriyle çıkıyordu.

 

Katillik ve Ermenilik, siyasetçilerin ve medyanın ağzından birbirinden ayrılmaz iki kelime olarak dökülüyor, sıradan Ermeniler gece evlerinin kapılarını iki kere kilitliyorlardı.

 

Sokakta yürüyen bir Ermeni için ahali “Ermeni vaaarr!” diye bağırsa mahalleli tarafından sopalarla kovalanması garip karşılanmazdı.

 

Eşinin çalıştığı yetimhanenin çocukları için günlük süt gerekiyordu. Ve bir grup gönüllü her gün bu sütü temin etmek, okula taşımak, boş güğümleri gece yıkamak ve ertesi gün bu işlemi tekrarlamak için sözleşmişlerdi.

 

Evin önünde o günkü sütleri emektar arabasına yüklerken kafasını kaldırıp eşine seslendi:

 

“Tamam, 18 oldu…”

 

Yetim çocukları için gereken tam 18 litre süttü ve o gün de gereken kadarı temin edilmişti.

 

Emektar arabanın plakasının polis telsizinden anons edildiğini bilmeksizin okula varıp çocukların sütlerini teslim etti.

 

Artık işe gidebilirdi. Oysa çok vakit geçmeden karakoldaki sorguda öfkeli iki polise bütün bunları anlatmaya çalışırken buldu kendini.

 

O gün Asala 18. diplomatı katletmişti.

 

“Tamam, 18 oldu” cümlesini duyan kulaklar her kimse diplomatı vuran Ermenilerden birini teşhis ettiğini düşünmüş olmalıydı.

 

Mazlumun hakkını kimselere yedirmeyen bir geleneğimiz vardır bizlerin.

 

Dünyanın neresinden bir ah sesi gelse ateş düşer evlerimize.

 

Sokağa çıkar katili ararız.

 

Filistin’de sıkılan her kurşunun peşine düşeriz mesela. Hemen en yakındaki sinagogun yolunu tutarız. Ne de olsa katil oraya gizlenmiştir. İçeride, Allah’ına ibadet eden, kucağındaki bebeğe sımsıkı sarılmış Yahudi anneyi kestiririz gözümüze.

 

Hocalı’da katledilen masumun müsebbibi Agos’tur buralarda. İdris Naim Şahin işaret parmağıyla Taksim’den Osmanbey’e istikamet belirler. Beyaz bereli birlikler “Yaşasın Ogün Samast” pankartlarıyla tutarlar Hrant’ın gazetesinin yolunu.

 

PKK bir askerimizi şehit ettiğinde mahallede inşaat ararız hemencecik. Günlük 40 liraya çalışan ve inşaat bitmeden mutlaka birkaçı “kaza” ile ölecek olan Kürt ameleleri yakalamamız gerekir. Ne de olsa aralarında Kürtçe konuştuklarını işittiğimizden askerin katilleri olduklarına zerre şüphe duymayız.

 

Zalim Çinlilerin hakkından gelmek için Koreli turist kadınları hırpaladığımızı okuyunca aklıma geldi bütün bunlar. Üstüne sahibi Türk, aşçısı Uygur Türkü olan bir “Çin Restoranı”nı da tespit etmişiz. Camlarını kırıp çalışanlarını tokatlamışız.

 

Katilin eşkâlinde “çekik gözlü” bir robot resmi olması yeterli olmuş harekete geçmemize.

 

Bizim gözlerimiz hiç yanılmaz.

 

Biz mazlumun hakkını yedirmeyiz bu topraklarda arkadaş.

 

Hesabını soracağımız masumlara pusu kurarız mütemadiyen.

 

Delikanlı çocuklarız biz.

 

Dünya bunu böyle bilsin…

 

iletisim@haykobagdat.com

 

Twitter:@haykobagdat

65

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir