Cts. Eki 24th, 2020

 

Sultan KILIÇ

KAREKİN DEDEMLE ZARMAN YAYAMIN HİKÂYESİ

 

Kalabalık bir grup Malatya HAYDer (Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği) üyesi Malatyalı Ermeni, 2013 yılının Temmuz ayında Malatya’ya gelerek dinmeyen hasretleri olan Malatya’yı gezdi. Bunlardan biri de çocukluğunu, gençliğini Malatya’da bırakmış olan Harut Özer’di. Has Malatyalı Harut Özer’i dinliyoruz:

“…Anlatacağım hikâye, her ne kadar benim ağzımdan aktarılacaksa da asıl kahramanı yayamdır (babaanne). Yıllarca suskunluk yemini etmiş gibi bizlerden saklanan 1915’in bizim aileye ait kesiti ona ve diğer aile bireylerine sorarak öğrenebildiklerimdir. Zaman mefhumundan bağımsız anlatılan yaşam öyküsünde gerekli olan yerlere tarihler tarafımdan eklenmiştir.

 

Hikâyeme, nereden geldik bu topraklara bilgisini vererek başlamak istiyorum. (3000 yıllık tarihimizi anlatmayacağım elbette.)

 

Aile köklerimiz Erzurumlu, yayam Zarman(1893) (babaannem) Erzurum’da varlıklı ve 80 kişilik (amcalar, dayılar, halalar, gelinler, çocuklar ) bir ailenin beş kızından biri. Dedem Karekin (1877) ise tahsilli ve elli beş kişilik bir ailenin ferdi.

 

Dedem Karekin, 1896’da 19 yaşında evlenir ve bir yıl sonra bir oğlan evladı doğar hemen arkasından askere alınır. Hangi cephelerde savaştığını bilmiyoruz; ancak son olarak 1912-1913‘teki 1. ve 2. Balkan Savaşı’na katılır. Savaşın bitiminde, bir süre daha askerliği devam eder. Terhis edildiğinde doğduğu, evlendiği ve bir erkek çocuk sahibi olduğu günlerde askere gitmek için ayrıldığı Erzurum’a dönmeye çalışır.

 

Bu yolculuk çok zorlu olur. Anadolu’nun her kasabası, her köyü, yollara sürüklenmiş çoluk çocuk, yaşlı genç Ermenilerle dolmuştur. Gündüzleri saklanarak geceleri ise yol alarak Erzurum’a vardığında eşini, oğlunu ve kardeşlerini, amcalarını, halalarını, dayılarını, anasını ve babasını bulamaz. Evi çoktan el değiştirmiştir. Ailesi hakkında bir cevap almak için sormaya yeltendiğinde “Defol pis gâvur” diye bağıranlar, onu taşlayarak kovarlar.

 

Kaçmaya çalışan dedem,  geceleri yol alır; ancak çok geçmeden ölüm yolculuğuna çıkarılmış erkekleri götüren jandarmalar tarafından yakalanarak kafileye dâhil edilir.

Fırat kenarına ulaştıklarında bazı siviller ve jandarmalar tarafından nacaklarla boyunlarından vurularak öldürülürler.

 Dedem de benzer bir darbe alarak olduğu yere yığılır. Cesetlerin altında kalmıştır. Gece yarısı ayıldığında her tarafında cesetler dolu iken başına gelenleri hatırlar. Boynundaki derin yarayı iç çamaşırı ile bağlayarak kanı nispeten durdurur. Ancak, yarasının ağrısı ile inlemektedir. Henüz oradan uzaklaşmamış olan sivillerden duyan iki kişi gelir ve “gebermedin mi sen” diyerek bir nacak darbesini de sırtına vururlar.

 Sabah gün ışırken ölümü temsil edenler, cansız bedenlerin bir kısmını Fırat nehrine, bir kısmını ise yakın bir mağaraya sürükleyerek atıp giderler.

 

Dedemin yaşayacak günü, anlatacak hikâyesi olsa gerek ölmüyor. Karanlıkta mağaradan sürünerek çıkıyor ve yakınlarda bir ekin öbeğinden yerlere saçılmış buğday tanelerini yemeye çalışıyor. Gün ışıdığında bir çalı dibinde baygın uyurken, ekinde düven süren kocasına azık götüren bir kadın dedemi fark ediyor,. Elindeki testiden su verip Kürtçe sesleniyor dedeme; dedemin kılıç artığı bir Ermeni olduğunu anlıyor. “Az dur, kocamla konuşup geliyorum.” diyor. Daha sonra bu Kürt aile, ölümü göze alarak kendi evlerinin ahırında aylarca dedeme bakıp onu iyileştiriyorlar.

 

"ADIYAMAN'IN BESNİ KAZASINDA…"

 

Dedem Adıyaman’ın Besni kazasında ( O tarihlerde Adıyaman il değil, Besni de ilçe değil tabi.) olduğunu onlardan öğreniyor. Canını kurtaranlar, kimsesi kalmadığını öğrendikleri dedeme, Besni’de bir Ermeni kızın da kurtarıldığını ve onun da tüm ailesini yitirdiğini söyleyerek onu sahiplenmesini ve onunla yuva kurmasını söylerler.

Kürt aile, her ikisini bir araya getirir ve Malatya’nın çok sayıda benzerleri ve kendileri için daha güvenli olduğunu söylemeleri üzerine iki kimsesiz vedalaşır ve yola düşerler.

 

Malatya’ya geldiklerinde Ermeni ailelerden biri, Karekin dedemle Zarman ninemi sahiplenir. Onları Çavuşoğlu Mahallesi, Salköprü çıkmazında çoğunluğu kılıç artıklarının oturduğu büyük avlu içerisinde evlerden birinin bir odasına yerleştirir.

 

Biraz tarif etmeliyim bende korunaklı kale hissi bırakan kerpiç evler topluluğunu. Yüksek duvarlarla çevrili, ön cephedeki kapıdan girdiğinizde içeride sol tarafta tek sıra iki katlı evler karşıda tek katlı ve geniş sofalı evlerle arka duvar ve tarlalara açılan bir kapısı vardı.

İçeride çok büyük bir avlu ortada yayladan toprak künklerle getirilen buz gibi suyun toplandığı küçük altıgen bir havuz ve girişte sağ tarafta ekmek tandırı.

 

Onlarca ailenin oturduğu bu avluda yaşam inanılmaz bir biçimde anonim yaşanıyordu, tıpkı büyük bir klan gibi. Burada tüm çocuklar bütün annelerin çocukları, yaşlıların torunları idi. İşler genellikle avlunun ortasında imece usulü yapılırdı. Neler yaşadıklarını, geride neler bıraktıklarını sadece en yaşlıların birbirine fısıltı ile aktardıkları bu yalıtılmış yaşam alanında dedem ve ninem kalan herkesin birbirine sarıldığı büyük bir ailenin parçası olurlar.

 

Ninem ve dedem burada evlenirler. Üç erkek ve iki kız çocukları doğar. Dedem çatı ustalığını öğrenir ve henüz çok yeni bir yapılanma tarzı olan kiremit çatı işinde ustalaşır.

Bu arada seyahat yasakları yakın yerler için biraz gevşediğinden Arapgir’e gidip gelenlerden biri, dedeme önceki eşi ile oğlunun ölüm kafilesinden Arapgir’den geçirilirken kurtarıldığını anlatır.

 

Dedem bir bunalım yaşar, ninem eşini bırakmayacağını söyler ve birlikte devam etmeye karar verirler. Eski eşi de bu arada Arapgir’de evlenir.

Büyük halam, günü geldiğinde kendisinden yaşça büyük avlu dışında bağımsız iki katlı evi olan “Abdullah” kod adlı (İhtida edenlere en çok takılan isim) sonradan tekrar Hristiyanlığa dönen eniştemizle evlendirilir ve aile o eve taşınır.

 

Annemin babası Yusuf dedemin hikâyesi daha farklı, ancak bize anlatılmadı.

Rençberlik yapan, Pekmez ağa lakaplı dedemin doğan tüm çocukları ya ölü doğuyorlar ya da doğumda ölüyorlar. Annemden önce doğan altı çocuk aynı akıbeti paylaşıyorlar. Doktorların, artık çocuk doğurma ölürsün, demelerine karşın bir kez daha denemiş ninem ve annemi doğururken o ölmüş; ancak annem yaşamış ve Bakiye (Kalan) adı bu sebeple kendisine verilmiş.

 

Rahmetli babam da evlerine komşu Yusuf ağanın tek kızı Bakiye ile 1952’de evlenir. Bir yıl sonra da ben doğarım.

 

1959 yılına kadar bir çocuk için yaşanabilecek en güzel yılları yaşadım.

 

Sokak yerine tüm çocuklar avluda toplanırdık. Hepimiz herkesin çocukları idik. Kadınların hep birlikte çamaşır kaynatıp köpüç yaptıkları günlerde kaçacak delik arardık, analar kimi yakalasa iki dakikada haşlanacak tavuk gibi üstlerimizi çıkarıp teştin içine atarlardı bizleri. Kil hazırdır, bir avuç kafana bastılar mı o köpüğün nereden geldiğini bile anlamazdın, ipek gibi olurdu saçların. Fabrikasyon çalışırlardı, kimi kili sürer ovardı bedenini, kimi sıcak suyu boca ederdi kafandan, yandım diye bağırdığınızda neşeyle “hele haşlayın kızlar suyu “ diyen yaşlılar yetişirdi imdadımıza.

 

Her kapı bizimdi, nereden sac ekmeği ya da sıcak katmer kokusu gelse aç olan dalardı oraya, peynirle yeşil soğan konulmuş dürüm, dudağınızda ayranın makyajı ile yine koşardınız oyuna.

Babam ve amcam, bakırcılar çarşısında hem bakır kap kacak üretiyorlar hem de köylere kalay yapmaya giderek evin geçimini sağlıyorlardı. Bazen iki bazen üç hafta dönmezlerdi köylerden, dönüşlerinde iş karşılığı topladıkları zahireyi getirip Zarman nineme teslim ederlerdi.

 

Köylerde artık eskisi gibi iş bulamadıklarını bilemezdik elbette. Beş yaşımı henüz geçmiştim, evdeki telaşı ve olanları anlayana kadar, iki ot yastık, anamın çeyiz sandığı, bir döşek bir yorgan denk ile bizim mahalleden sesi duyulan kara trenin bir kompartımanında dolup İstanbul’un yolunu tuttuk.

 

İstanbul’da Kumkapı Arayıcı Sokak 32 numarada 4 katlı bir evin 6 m2 tek odası ve arka tarafta küçük bahçeye açılan bir boşluk vardı. Burası, bizim hem mutfağımız hem de ortaya leğen koyarak yıkandığımız banyomuzdu. Kumkapı eski İstanbul’un incilerinden biri iken bizim gibi göçmenlerin kendi yaşam biçimlerini taşıyıp değiştirmeye başladıkları bir geçiş köprüsüne dönmüştü.

 

Üst katımızdaki berber Hasan amca ve eşi Ayşe teyze, yan komşumuz Eleni ve Yorgo amca karşıda Balıkçı Kevork reis ve ailesi yaşıyordu.

 

İstanbul’a gelişimizden yıllar sonra öğrenecektim neden kuyruğun var mı diye sorulduğunu, yandaki Eleni teyzenin torununa ait oyuncak atı bana armağan ederken “Senin çocuğun yok mu, o ne ile oynayacak” dediğimde “Onlar gittiler” demesinin anlamını. Bize ne olduğunu neden geldiğimizi hiç sormamalarının anlamını da yıllar sonra öğrenecektim.

 

“İSTANBUL'DAN MALATYA’YI YOL EYLEDİM …"

 

İstanbul’a gelişimizle birlikte Kevork reisin kızı Hripsime beni ailesine dâhil etmiş hem derslerime yardımcı olmaya hem hiç bilmediğim Ermenice öğrenmeme hem de yaşam eğitimime katkı yapmaya başlamıştı. Bu, yıllarca devam etti, kardeşim Karekin doğduğunda annemin iş yapabilmesi için onlarda büyüdü diyebilirim.

 

İstanbul’da yaz gelip okullar tatil olduğunda on iki yaşıma kadar her yıl Malatya’ya gönderildim. Oraya gitmek muhteşemdi, trenden Malatya’da inip paytonla mahallemize Çorbacı çıkmaz sokağa girdiğim anda tüm arkadaşlarım arkamdan koşar, heyyy bizim İstanbullu gelmiş, koşun diye bağırırlardı. Tüm sorular bilinmeyen denize, okuluma ve yaşantımıza dair olurdu. Çocukluk işte, oradaki fakirliğimizi değil, zenginlikleri anlatırdım, Kevork reisin evinde yediğim midyeyi anlattığımda şaşkınlıkları herhalde beni mutlu ediyordu. Bugün, o günlere baktığımda çocukların unutmasını ve düşmanlık beslememesini sağlamak ne kolay.

 Elbette okulda her gün “Türküm, doğruyum, çalışkanım diye bağırıyorduk bizim Türk olmadığımızı daha sonra anlayacaktım. Üçüncü sınıftan sonra tarih dersi almaya başladığımızda nasıl haince Türkleri sırtından vuran Ermeniler olduğumuzun ezberletildiği dersler bile sanki bir yabancı ülkedeki bizim bilmediğimiz Ermenilere ait hikâyeler gibiydi. Büyüklerimiz, kutsal suskunlukları ile tüm sorularımızı savuşturmaya devam ediyorlardı çünkü.

“DEDEMİN GEÇMİŞİYLE DONUP KALMIŞIM”

 

Sanırım 9-10 yaşlarımın bir yaz tatiliydi, Malatya’daydım, iki üç gündür dedem Karekin odasından çıkmıyordu, yanına gitmeme izin vermiyorlardı ve kitap okuyor rahatsız etme diyorlardı. O gün sokaktan dönüşümde doğrudan odasına yöneldim ve yaşam ağacımızın geçmişi ile yüz yüze kaldım.

 

Koca çınarı Ninem Zarman, tıpkı biz çocuklar gibi odanın ortasına koyduğu bir teşte oturtmuş ve bir pamuğa dokunur gibi yumuşak hareketlerle liflediğini gördüm. Dedemin ve ninemin sırtı bana dönüktü, dedemin sırtında kaburgalarını çapraz bölen derin ve uzun çukurdan sabunlu suların vücudun bu parçasını bir an önce terk etmek ister gibi diğerlerinden daha hızlı aktığını ve bir benzer çukurcuğun da boyun kökünde olduğunu fark ettiğimde yerime çakılmıştım. Bilemiyorum hangi duygu ile birkaç adım ilerledim, belki de dokunmak ve gerçek olup olmadığını anlamak istemiştim. Ninem, herhalde arkasından gelen ayak sesleri ile beni fark etti ve bir anda kendimi kapının önünde buldum.

 

Tüm ısrarlarıma rağmen aileden hiç kimse dedemin sırtındaki ve boynundaki yaraları anlatmadı bana.

 

Ben ilkokulu henüz bitirmişken ninem ikinci göçünü yapmıştı ve işçilik yapmak üzere 1965’te Hollanda’ya giden amcamın çocuklarına onlar işteyken bakmış ve ben üniversite sıralarında iken görevini tamamlamış olarak İstanbul’a bizlerin yanına dönmüştü.

Yeni evimizde cam kenarındaki koltuğundan dışarıyı seyreder ve bazen bir sigara tüttürürdü elindeki tespihi sıralarken.

 

İşte o günlerde başlayan ısrarım ölümünden birkaç yıl öncesinde çözmüştü onu. Belki de uzun yıllar geçtiğinden bir masal izi bırakacağını düşünerek yavaş yavaş anlatmıştı hikâyesini hep vicdanları öne çıkararak…"

sultankilic44@hotmail.com

 

60

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir