Per. Eki 22nd, 2020

 

Sultan KILIÇ

Kent Konseyi Salonu’nda, Kent Konseyi Tarih Kültür Sanat Çalışma Grubu tarafından düzenlenen “Malatyalı Ermenilerin Gözüyle Malatya” konulu konferansta konuşan MalatyaHAYDer (Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği)’in kurucu Başkanı Hosrof Köletavitoğlu’nun sunumu:

Ocak 1914 ile mesela Ocak 1920’yi kıyaslayacak olursak, Ermenilerin sürgün edilmesinden, katledilmesinden sonra değişenler kısaca:

1920’lerin başında üretim tamamen gerilemiş durumdaydı. Üretim yapılsa bile bunu ihraç edecek, dışarıyla bağ kurabilecek bir sınıf yoktu.

Erzurum mebusu Hoca Raif Efendi anılarında şehirde çeşmelerin musluğunu tamir edecek tek bir usta kalmadığını yazar.

Mesela Harput şehri tamamen yok oldu. Halbuki nüfusunun yarısı Müslümanlardan oluşuyordu. Ermenilerin sürülmesi, katledilmesiyle ekonomi çöktü ve Müslümanlar da göç etmek zorunda kaldı. Tiftik işinin merkezi Istanos kasabasında hayat söndü, 1950’lere gelirken haritadan tamamen silindi. Zeytun gibi birçok kasaba bu nedenle haritadan silindi.

Diyarbakır’da ipekçiliğin bitmesiyle ekonomi büyük ölçüde durdu.

Osmanlıda şehirler, kasabalar hep farklı unsurlardan insanlardan oluşuyor. Diyelim bir kasabada Müslümanlar tarım yapıyor. Ticaretle Rumlar uğraşıyor, sanayiye yönelik üretim daha çok Ermenilerin elinde. Burada herhangi bir unsuru çıkardığınızda diğer unsurlar yaşasa bile çıkarılanın yetenek ve tecrübesine kısa sürede kavuşamadığı için ekonomi çöküyor.

Mesela Ege’deki incir Müslümanların köylerinde yetişiyordu. Onlar sadece inciri yetiştiriyordu. Ermeniler, Rumlar bunu onlardan alıp işliyor, ihraç ediyordu. Sen inciri kurutan, satan kesimi ortadan kaldırdığında incir dalında çürür.

Diğer bir örnek taş işçiliği. Ermeniler ortadan kaybolduğunda konakların tamiri, yenilerinin yapılması imkânsız hale geldi ve mimari de çöktü.

Ermeniler en iyisiydi, Müslümanlar işe yaramazdı demiyorum. Aradan Müslümanları da çekseniz yine üretim çarkı bozulurdu.

Osmanlının son dönemindeki katliamlardan ve Cumhuriyet dönemindeki Türkleştirme politikalarından eleştirel bir şekilde bahsederken Osmanlı toplumunun halklar açısından ideal bir yapı arz ettiği gibi yanlış bir algı oluşuyor. Oysa Osmanlı döneminde de gayrimüslimlere karşı pek çok eşitsizlik vardı. Ağır vergiler, farklı renklerde giymek zorunluğu, ata binememek, İslam ölürken gayrimüslimin telef olması gibi farklılıklar vs. bunlardan sadece birkaçı.

Abdülhamit döneminde 1894-1897 arasında Ermeni nüfusu belli bir orana indirmek amacıyla, Ermenilerin sayılarını ve ekonomik etkinliklerini azaltmak ve böylece Anadolu’da, Ermenilerin yerine bir Müslüman taşra burjuvazisi yaratmak isteğiyle çok sayıda Ermeni katledildi.  Tanzimat döneminden beri yapılan reformlar, Ermenileri “normal vatandaş” durumuna getirdi. Özellikle doğuda Kürt beylerinin altında iş gören unsurlarken belli haklar elde ettiler. Eski feodal beyler ile yeni gelişen Ermeni toplumu arasında sorunlar çıktı. Zira beyler Ermenilerden hala haraç gibi vergi almayı düşünüyorlardı.

Abdülhamid’in politikası, Hamidiye Alayları tarafından yapılan katliamlar ülkeyi adım adım 1915’e taşıdı.

1908’de 2. Meşrutiyet ile Abdülhamid’in mutlakıyet rejimi yıkıldı. Temel slogan “Osmanlıyı oluşturan milletlerin eşitliği ve birliği” idi ancak bu haklar bazıları için hemen hiç gelmedi ve özellikle doğu vilayetlerinde reform sözleri tutulmadı.

Bütün bu süreç boyunca gerginlik arttı. Savaşın kendisi de milliyetçiliği körükleyen bir olay. İttihatçı şeflerin ve devletin rolü yadsınamaz ama en azından taşrada şehrin ileri gelen bazı Türk Müslüman ailelerin İttihat ve Terakki Partisi’nin yerel temsilcileri olduğunu unutmamalıyız. Yani “sadece devlet yaptı” izahı da biraz sorunlu.

Tehcire benzer bir uygulama Balkan Savaşı sırasında Rumlara karşı yapılmıştı. Ege sahillerindeki Rumlar iç bölgelere sürülürken bir kısmı da ülke dışına kaçmaya zorlanmıştı.

Sürülme her yerde eşit olarak uygulanmadı. Bazı yerlerde tüm nüfus sürülüyor. Bazen yüzde 5 gibi bir oran bırakılmaya çalışılıyor. Bazı yerlerde kilit durumdaki zanaatkârlar, inşaat ustaları vb. bırakılıyor. Bazıları kendilerini Müslüman gösteriyor. Bazı yerlerde yöneticiler, örneğin Kütahya mutasarrıfı, Konya ve Ankara valileri oldukça koruyucu davranıyorlar. Her yerde az çok farklı uygulamalar oluyor.

ERMENİLERİ KORUDU; OĞLU TARAFINDAN BALTAYLA ÖLDÜRÜLDÜ

 

Örneğin Tehcir döneminde Malatya'da Belediye Başkanı olan Mustafa Ağa, tehdit ya da zulüm altında bulunan insanları korumuş ve Ermeni ailelerini uzun süre saklamıştır. 1909 yılından itibaren inatla sürdürdüğü etik tavrından dolayı ölüm tehditlerine maruz kalan Mustafa Ağa, 1920 yılında savaştan dönen ve milliyetçi duyguları güçlü olarak bilinen oğlu Ekrem tarafından, namaz kılarken baltayla öldürülmüştür.

 

Bir başka Malatyalı, kumaş fabrikatörü Mehmet Efendi, dostlarından olan bazı Ermenilere olanakları dâhilinde yardımda bulunduğu bilinmekteydi. Piloyan ailesini sadece barındırmak ve korumakla kalmamış, onların yurt dışına çıkmalarına da önayak olmuştur.  1918’den itibaren Ermenilerin eski yerlerine dönmeleri yönünde kararlar çıkıyor. Bu kararlar akabinde bazıları memleketlerine dönüyor. Ancak bu sefer başka sorunlar yaşanıyor. Üç dört yıl çok kısa bir süre değil. Ermeni malları çoktan yağmalanmış durumda. Toprağı geri almak bir sorun, onun üzerindeki hasatın kime ait olduğu ayrı bir sorun. Sadece mal mülk de değil, tehcir sırasında Ermeni kadınlarının kızlarının bir kısmına da el konmuş durumda. Bunlar Müslümanlarla evlendirilmiş, çoluk çocuğa karışmış. Ermeniler geri döndüğünde kadınlarını, kızlarını geri almak istiyor. Hadi, kadınları aldın, bunların çocukları ne olacak? Anne Ermeni, baba Türk Müslüman. Çocuk kimde kalacak?

Bunların hepsi yeni savaş tohumlarını ortaya atan şeyler. Bu tohumlar hayatın her alanında yeni düşmanlıklar olarak filizleniyor

Zaman zaman ve bazı bölgelerde devlet eliyle zorla göndermeler ile her yerde dolaylı baskılar cumhuriyet döneminde de yaşanıyor. 

Taşradaki Ermeni okullarının kapatılması 1924’te Tevhit-i Tedrisat kanunu uygulanırken tamamlanıyor. 1930’lardan itibaren Ermenilerin yaşadıkları birçok köydeki kiliselerin yıkıldığını görüyoruz. Ordu’da Ermeni kilisesinin yıkılma tarihi 1936. Bu sırada şehirde 130 kadar Ermeni ailesi yaşıyor, kiliselerinde ibadet ediyor, papazları bile var. 

Bir de Balkan muhacirleri olayı var. Cumhuriyet Türkiye’si sürekli olarak göç alıyor ve gelenlerin bir kısmı Ermeni köylerine yerleştirilip köyün arazisi bunlara veriliyor. Okulunu kapat, kilisesini yık, toprağını başkasına ver. Ermenilere yeni bir hayat kurma umuduyla İstanbul’a veya yurtdışına göçmenin dışında bir yol kalmıyor.

Cumhuriyet döneminde gayrimüslimlere yapılan baskı konusunda üç dört olay önemlidir. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, “20 kura askerlik”, “Varlık Vergisi”, “6/7 Eylül olayları”. Bunlar önemli elbet ama günlük hayattaki baskılar çok daha önemli.

Kıbrıs’ta başlayan gerilim sonrası taşradaki Hristiyanlık da sona ermiştir.

1964’te bütün yurt sathında ilkokul talebelerinden liselere kadar tam katılımlı “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır” yürüyüşleri düzenlenerek halk mobilize edildi. Rum’un olmadığı yerde bu halk “Bunların hepsi gâvur” diyerek Ermeni’ye, Keldani’ye, Süryani’ye saldırdı.  

İşin ilginç tarafı bu baskıyı uygulayanlar sadece Türkler değildi, Kürtler ve Araplar da aynı şeyi yaptılar. “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır” diye onlar da yürütüldü ve din kardeşliği üzerinden Türk milliyetçileriyle birlikte hareket edenler oldu. 

Bu büyük kayıplar ve katliamlar üzerine konuşmak ürkütüyor ve korkutuyor. Bu nedenle resmi söylem önce” ataları ihanet etti” ile başladı arkasından inkâra sarıldı, sonra sırasıyla “savaş şartları”, “askeri mecburiyetler”, “mukatele yani karşılıklı olaylar”, “tarihçilere bırakılmalı” dendi ve tercihen de hiç konuşmama durumuna gelindi. Bu konu hafızaların “kara deliğine” atılmış, kolektif bir “suskunluk koalisyonu“ içinde gibidir.

 

YAĞMAYI NORMALLEŞTİREN DEVLET OLDU

Ermenilerin yok edilmesi bu coğrafyada topluma kötü bir gelenek olarak yağma düzenini bıraktı. Hak etmediğin, sana ait olmayan bir şeye el koymak normalmiş gibi algılandı. Devlet birinin malını öbürüne vererek onu zengin etmeyi gelenek haline getirdi. Ayrıca gayrimüslimlerin ekonomideki yerini doldurabilmek için ciddi teşvikler verildi. Bu teşviklerin de hepsi ne yazık ki çöpe gitti. Cumhuriyet tarihinin ilk dönemleri bu teşviklerin yeteneksiz ellerde harcanması tarihidir.

Eski Dâhiliye Nazırı ve Musul Valisi Mehmet Celal Bey, Ermeni meseleleri hakkında fikir beyan etmeye en ehil ileri gelenlerdendir. 

“Şüphe yok ki Ermeni faciaları ve bunun doğurduğu felaketler, Harbi Umumi’nin doğurduğu musibetlerden daha büyüktür. Ve bu cinayetler olmasa idi mağlup olmakla beraber cihan medeniyeti ve insaniyete karşı bu derece üzücü ve müşkül vaziyette bulunmazdık. 

Biz asırlarca Ermeniler ile iki kardeş, hiç olmazsa iki dost, iki komşu gibi yaşadık. Ve birbirimize daima yardım ettik ve güvendik. Türkler diğer vatandaşlarından ziyade Ermenilere itimat etmişler ve darphane müdüriyeti, barutçubaşılık, ekmekçibaşılık ve saire gibi zamanlarına göre en mühim ve en ziyade emniyet ve itimadı gerektiren hizmetleri bunlara vermişlerdi. Tarih, bu hizmetleri üstlenen Ermeniler arasında memlekete ihanet ve hiç olmazsa vazifesini suiistimal etmiş bir fert bile göstermiyor.

Ermeniler hakkında yapılan muamelenin her bakımdan mukaddes vatanın yüce menfaatlerine aykırı olduğunu mütemadiyen telgraf ve yazışmalarla Babıâliye yazmakta idim. Bunlar arasında mensup olduğum Nezaretin nazırına yazdığım gizli ve hususi bir yazıda “Ermeni kavmi nüfusu memleketin ehemmiyetli bir kısmıdır. Umumi servetin belki dörtte biri Ermeniler elindedir ve memleketin teşebbüs kuvvetinin yarısına yakını miktarına bunlar sahiptir. Mahvlarına çalışmak memleket için asırlarca telafisi mümkün olmayacak derecede büyük bir zarardır. Bütün dünyadaki düşmanlarımız toplanıp aylarca düşünseler bize bundan büyük bir fenalık edemezler” demiştim.  Görüşlerimin hiç biri dikkate alınmadı. 

Hepimizin mağduru felaketi bir!… Vatandan ayrılarak yollarda ölen veya öldürülen Ermenilerle El cezire ve Suriye çöllerinde, Erzurum dağlarında açlıktan, hastalıktan, soğuktan, sıcaktan telef olan veya telef edilen Türklerin ve Lübnan’da, Suriye’de açlıktan sokaklarda inleye inleye hayatını teslim eden Arapların ve Cemal Paşa’nın kanunu adaleti gereğince ipe çekilen ve sürgünlerde sefalet içinde sönüp giden zavallıların mukadderatı müşterektir. Ve bunları bu hale getiren uğursuz kuvvet aynı kuvvettir. Binaenaleyh Türkler de, Araplar da, Ermeniler gibi davacıyız.

Asırlardan beri kardeşçe yaşamış olan Arapları, Türkleri ve Ermenileri bu hale getirenlerin cezasını istemek ve henüz vakit geçmemiş ise bundan böyle yine kardeşçe yaşamaya çalışmak pek uygun olur.” der.

Genel bir değerlendirme olarak:

 

NEDEN ÇEKİP GİTTİNİZ?

 

Tüm bu olumsuzlukların yaşandığı yerlerden biri olmasına karşın Malatya coğrafyası bu sorunu aşabildi ve insanını kucaklayarak eski sıcak duyguları yeniden oluşturmaya çalıştı. Bu nedenledir ki bizler dünyanın neresinde olursak olalım Malatya’mızı evimiz olarak bildik ve özledik. Diyeceksiniz ki “ E, iyi de kardeşim neden çekip gittiniz? Yerinize su mu çıkmıştı? 

Ne yazık ki bu bilinen acıları atalarımıza yaşatan zihniyet yok olmadı…  Uygulamaları ve eylem şekilleri bir bakıma değişti ama yok olmadı…

İnsanlar büyük kayıplarına rağmen hayata tutunmak ve yeni bir bugün ve gelecek oluşturmak için çabalarken, yaşam kavgası verirken, erk’in kedi – fare oyunu misali zorlamaları ve yönlendirmelerine kolayca tahammül edebilmek pek te kolay bir şey değil. Azınlıklar daha iyi kontrol edilebilsinler diye en büyük şehirde toplanmaları istendi ve bu gerçekleştirildi. Kalanlar etkin olamayacak sayıda olacakları için pek ehemmiyet verilmedi. 

Türkiye’de yaşayan azınlıklar çeşitli yöntemlerle ülkeden gönderilmeye, yok edilmeye zorlandı. Soykırım bugün de hala azınlıklar üzerindeki bu tür güvenlik kodlamaları, damgalamalar mülksüzleştirme, yönetimsel zorluklar yaratma, kurumsal yaşam yaşayamama vesaire ile devam etmektedir. Geçmişten kalan izleri ve kültürü yok etmeye yönelik çabalar soykırıma eşlik eden operasyonlardır ve hala devam ettirilmeye çalışılıyor.

“Bugün duymaya dahi dayanamadığımız soykırım ve zulüm hikâyelerinin gerçekte yaşandığını, yaşayanların bu utancı etlerinde kemiklerinde hissettiğini anlamamız lazım… Hatırlamamız lazım ki bu tür acılar bir daha dünya yüzünde yaşanmasın… Evlatlarımıza, geleceğimize daha düzgün ve barış dolu bir yaşam aktarabilelim…

Adı ister kıyım, ister Ermeni soykırımı, ister tehcir, ister trajedi olsun, Osmanlı tarihinin en kanlı, en acı sayfası olan 1915’in hesabını İttihat ve Terakki’den sormak yerine onu üstlenmek, 90 yıl önce Cumhuriyet’i kuranların vahim bir hatası idi.

90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca yurdun peşini bırakmayan hemen tüm sorunlar İttihat ve Terakki zihniyetinden kaynaklanıyordu. 

90 yıl önce Cumhuriyet devleti kurulurken İttihat ve Terakki bütün günahlarıyla birlikte reddedilseydi, 1915 gibi insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçun hesabı İttihatçılar’dan adalet önünde gerçekten sorulsaydı, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi ve hukuk devleti açısından, barış ve iç huzur açısından bugün çok daha iyi bir yerde olurdu. 

Cumhuriyet döneminde daha sonra yaşanan birçok pogrom da  1919 Pontus katliamı, 1924 nüfus mübadelesi, 1934 Trakya Pogromu, 1937 ve 1938 Dersim Olayları, 1941 Yirmi kur’a askerlik, 1942 Varlık Vergisi, 1955 6-7 Eylül Pogromu, 1964 Rum Sürgünü ve son 30-40 yıl içinde olan katliamların hemen hepsi, 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a tüm askeri darbeler çok büyük bir ihtimalle yaşanmayacaktı.

 

Üç türlü soykırım vardır: 

 

1) İnsan soykırımı, 

 

2) Kültür soykırımı ve 

 

3) Ekonomik soykırım.  

 

Ermeniler bu üç halini de oldukça yoğun yaşadı. İnsanları yok oldu, Okulları, kiliseleri, tiyatroları, gazeteleri, spor merkezleri yok oldu, Varlıkları, işleri, işgüçleri ve bunu yaratan bilgi beceri ve birikimleri yok oldu.

Bütün bunları yaşamak çok acı… Bugün geriye dönüp baktığımızda Ermenilerin neler kaybettiklerini çok iyi görebiliyoruz…

Pek,i bu coğrafyanın bir insanı olarak elimizi vicdanımıza koyup geriye doğru bakarken aynı zamanda kaybedilen bu insanların, bu kültürün, bu ekonomik değerlerin aslında bu toprakların gerçek değerleri olduğunu anladığımız noktada buz kesiliyoruz…

Ya bu insanlar bu birikmiş bilgi ve becerileriyle üretmeye devam etselerdi bu toplum bugün nerelere ulaşabilirdi?

Tahmin edemeyeceğiniz derecede büyük kayıplarımızı görüp hayıflanmamak elde değil… İnsanlarının sayısı genel oranında artmış, kültürel değerler çoğalmış ve daha büyük kesimleri kavramış, ekonomik olarak dünyanın en önde gelen ekonomilerinden biri olmayı bir hayal edelim ve kayıplarımızı kıyaslayalım… Gelin, kendinizi bir Ermeni olarak değil, bu vatanın sade bir evladı olarak benim yerime koyun ve bizi kolayca ulaşabileceğimiz bu hedeflerden alıkoyan insanlara, zihniyete ve onların maşalarına kızmayın.

Neredeyse hiç kimsenin etnik açıdan saf olmadığı bu topraklarda yüzlerce yıldır süregelen birlikte yaşamın zenginliğini, sıcaklığını, çok kültürlülüğünü, çok çeşitliliğini ve çok renkliliğini sona erdirmeye karar verip tek tipleştirme, tek renkleştirme ve tek dinleştirme adına ödenen bedellere bakıp da hayıflanmayın…

Topraklarından kovulmuş, neredeyse “belirlenmiş bir kaderle” geleceklerine doğru yol almış o toplulukların trajedisini sahiplenmek zorundayız. Çünkü bir toplumu büyük yapan, zaferleri kadar trajedileridir de. Dağılmakta olan bir imparatorluktan geriye büyük acılar elbette kalacaktı. Bizim trajedimiz Ermenileri o biçimde kaybetmiş olmamızdır. Yeni bir tarih icat etmek hiçbir şeye çözüm olamıyor. 

Önemli olan yaşananların iki taraf için de trajik olduğunu kabullenmek ve bununla yüzleşebilmek. “Hepimiz kendimizi de geçmişinizi de özgürleştirmeliyiz. Bu yüzleşme korkularımızı ve kaygılarımızı yenmemize ve gerçeği kabul etmemize yardımcı olacaktır” Tertemiz bir toplum ancak yüzleşerek yaraları sağaltmakla mümkün olur…

Bizi birbirimize yakınlaştıran ortak paydamız aynı zamanda bizi birbirimizden ayırmaya neden olan ortak acılarımızdır” 

Böylece toplumun her kesimini kucaklayan daha güçlü bir demokratik toplum yaşamına ulaşarak, mozaik söyleminden “ebru” ya geçmeyi de başarabileceğiz. 

Hepimiz, rahmetli Hrant’ın dediği gibi “Türkiyeli” ve “Ermeni” kimliklerimizi uzlaşı içerisinde yaşamak istiyoruz. Geçmişte yaşanan acıların “ ben senden daha çok öldüm, sen daha çok hata yaptın “ gibi bir sidik yarışı ile değil, acıların kabulü, anlaşılması, samimi olarak paylaşılması gerekiyor. 2015 gibi // tepeleri // bir tepe’yi huzur içinde aşmak istiyorsak bunun yolu budur. 

Yıllardır temizlik adına kir toz toprak ve pislikler süpürülüp toplananlar halı altına atılmış. Bizim bu kirlilikten, bilgi yanında gerçek eksikliğinden ve ezberlerden kurtulmamız lazım…. 

Hafıza, toplumumuza geri dönüyor… köklü bir temizlik ile açık, gerçekten güçlü ve zengin dokulu toplumumuza yeniden kavuşabilmek için yapmamız lazım… Şimdiye kadar konuşulmamış birçok konuyu konuşmaya başlamamız ve önyargısız olarak her şeyi açıkça tartışabilmemiz lazım…  Coğrafyamızda yüzyıllar içerisinde oluşan ve üzerimize yapışan yalan ve yanlış kirliliğinden, dilerseniz buna dezenformasyon ezberi de diyebiliriz, keselenip kurtulmak, arınmak, yeni hamamdan çıkmış gibi diri, taze ve yenilenmiş bir halde toplum yaşamına daha temiz, daha güvenli ve daha güçlü sarılabileceğiz.

 

Meselenin çözümü gösterilmeye çalışıldığı gibi cüzdanlara değil, gelip vicdanlara dayanıyor…

Ortak bir geçmişimiz vardı… gelecek için ortak bir rüyamız olsun…

Ortak rüyamız şöyle: Öyküleriyle ve mekânlarıyla Türkiye’nin belleği ölmüş Ermenileri, bir soykırımın mağduru olduklarını kabul ederek onurlandırır. Buna yol açan kişi ve fikirleri teşhir eder. Tarih kitapları ve sokak adları, Ermenilerin yok olmasını yöneten ve bunu uygulayanların isimlerini değil, Ermenileri kurtarmış olan vicdanlı ve adil insanları över. Türkiye devleti Ermeni kilisesi ve vakıflarına, sahip oldukları anıtları iade eder. Türkiyeliler ve Ermeniler bu ortak kültürel varlıktan kıvanç duyarlar.

 

RÜYAMIZ GERÇEK OLSA…

Rüyamızda laik Türkiye Cumhuriyetinde eksiksiz ve tam bir yurttaşlık da var. Müslüman olmayanlar kamu görevlerinde yer alıyor, onları katledenlerin yargılanmaları eksiksiz yürütülüyor, yasalar nefret söylemini suç ilan ediyor. Ermeniler ve Türkiyeliler,  kendi üslupları içinde,  iki kimliklerini de yaşamak isteyen Müslüman Ermenileri kucaklıyor.

Rüyamızda Hrant’ın işaret ettiği su çatlağının, bugün Ermeni dünyasının büyük bir kısmını barındıran genç bağımsız Ermenistan’a kadar ulaşabileceği de bulunuyor. Rüyada Türkiye hükümeti, onu ambargoyla boğmak yerine, sınır boyundan gelen talepleri dinleyip, sınırı açıyor, Ermenistan’ın izolasyonunun son bulmasına yardım ediyor. Ermenistan’a Karadeniz’deki limanlarından birine, Trabzon veya Samsun’a, ayrıcalıklı ulaşım olanağı tanıyor. Ve eski adıyla Kilikya’da Akdeniz kıyısında Mersin veya Ayaş (Yumurtalık),  iktisadî bir kolaylığın ötesinde, ortaçağdan beri var olan kültürel mirasın parladığı, yeni bir çok kültürlü yaşamın merkezi oluyor.

Ağrı Dağı, UNESCO tarafından dünya kültürel miras listesine dâhil edilen büyük bir doğal parka dönüşerek, beşeriyetin köklerinin yer aldığı bir barış feneri oluyor.

 PAPAZI DÖVDÜRMEYECEĞİDİK

Anadolu yollarında bir Ermeni papaz, bir Kürt, bir Türk yaz günü, yaya olarak yolculuk yapıyorlarmış. Susamışlar. Su yok. Sıcaktan, susuzluktan dilleri damaklarına yapışmış. Bağların da tam olgun zamanıymış. 

"Yahu, susuzluktan öleceğiz, şu bağlardan birine girelim de iki salkım üzüm koparıp yiyelim!" demişler. Seslenmişler. Sahibi mahibi yok! Bağa girmişler. İki salkım üzüm koparıp yemeye başlamışlar. Tam o sırada bağın sahibi gelmiş. 

"Kusura bakma, seslendik, bağırdık çağırdık kimse yoktu. Çok da susamıştık. Onun için bağa girdik. Parası neyse ödeyelim." demiş birisi. 

Bağın sahibi Türk, şöyle bir bakmış. Ermeni papazını, Kürt'ü, Türk'ü kıyafetlerinden, konuşmalarından tanımış. Öfkesi yatışmamış. Saldıracakmış; ama karşısındakiler üç kişi olduğundan gözü tutmamış. 

Dönmüş Ermeni'ye demiş ki: 

"Ulan bak, bu yediyse Türk'tür. Helal hoş olsun! Malımızın ayrısı gayrısı yoktur. Afiyet olsun! Bu da Kürt'tür, dili ayrıdır ama din kardeşimizdir. Ona da helal hoş olsun! Ulan gâvur oğlu gâvur! Sen niye girdin sahipsiz bağa? Niye yedin benim üzümümü?" 

Bu sözler Türk ile Kürt'ün hoşuna gitmiş. "Paçayı kurtardık!" demişler. 

Bağcı girişmiş Ermeni'ye… Bir güzel ıslatmış… Döve döve yere uzatmış! 

Sonra dönmüş Kürt'e: 

"Ulan Kıro! Sen ne zamandan beri Türk'ün sahipsiz bağına girip üzüm yer oldun!" 

Bu söz de Türk'ün hoşuna gitmiş! 

Kürt'ün dayak yiyişini seyredip, "Dur! Vurma! Yapma! Yazıktır!" falan diyeceğine bağcının her yumruk vuruşunda "hıh, hıh!" dermiş. 

Bağcı Kürt'ü de döve döve yere sermiş. Ermeni'nin yanına uzatmış. 

Sıra Türk'e gelmiş. 

"Ulan seninle dinimiz bir, dilimiz bir! Sen niye bir Türk'ün sahipsiz bağına Ermeni ile Kürt'ün girmesine engel olmadın?" 

İyice girişmiş Türk'e! Evire çevire dövmüş, ağzını burnunu dağıtmış. Onu da Kürt'ün yanına uzatmış. Yere düşerken Kürt'e dönmüş ve "Biz," demiş "papazı döğdürmeyeceğidik".

İlk kurban verilmemeli… Şu veya bu nedenle buna müsamaha etmek, yarın müsamaha edenleri de kurban ettirir. “

sultankilic44@hotmail.com

 

 

 

119

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir