Sal. Oca 26th, 2021

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Sultan KILIÇ

 

Kent Konseyi Salonu’nda, Kent Konseyi Tarih Kültür Sanat Çalışma Grubu tarafından düzenlenen “Malatyalı Ermenilerin Gözüyle Malatya” konulu konferansta konuşan MalatyaHAYDer (Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği)’in kurucu Başkanı Hosrof Köletavitoğlu’nun sunumu:

 

Malatya… Bu topraklardaki izlerimiz, sözlerimiz, sevgimiz, emeğimiz, özlemimiz, sevdamız, türkülerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz ve hayallerimiz… Bir Ermeni gözüyle Malatya bu…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bugün burada bir anlamda, bu coğrafyada bir zamanlar üretkenliği, çalışkanlığı ve birlikte yaşam kültürüyle bu toplumun aktif bir üyesi olan oldukça kalabalık bir toplumun giderek küçülmesi ve hatta neredeyse tamamen yok olma meselesini ele alıp dertleşeceğiz, bir anlamda hasret gidereceğiz.

 

Malatyalılara Ermeni gözüyle Malatya’yı anlatma fırsatını yaratan ve böylesi bir ortamı organize eden Malatya Kent Konseyi Tarih Kültür Sanat Çalışma Grubuna ve değerli temsilcisi sayın hocam Orhan Tuğrulca’ya teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Bir dönem bu topraklardaki nüfusun çok büyük bir yüzdesini, hemen hemen bir buçuk asır önce üçte birini oluşturan ama bugün neredeyse yok olan bir halkın kimler olduklarını, bu topraklar için neler yaptıklarını, yaşamları süresince neler ürettiklerini, nasıl bedeller ödediklerini, anlatmak durumunda kalmak bir bakıma çok acı.  Ancak…

dscf3353

Bu gibi sohbetler; yaşanmış olan acıların anlamını, nedenini, büyüklüğünü, derinliğini anlamak ve anlatmak için, aslında bir farkındalık yaratarak bu güzelim topraklarda çekilmiş acıların bir daha yaşanmaması için yapılmaktadır.

 

Dayatılan, ezberletilen, önümüze gerçekler diye sürülen çarpıtılmış tezlerin çürütülmesiyle bu toplum, eskiden atalarımızın yaşadığı sıcacık dostluk duygularını yeniden yaşayacaktır. Acılarımız ne kadar iyi anlaşılırsa, ne kadar paylaşılırsa o kadar etkin ve sağlıklı bir seyreltme ve sağlam topluma yönelme söz konusu olur.

 

Her dönemde önemli bir geçiş noktası olan coğrafyamızda doğal olarak; çok renklilik, çok kültürlülük, çok çeşitlilik hakimdi ve bu topraklar ne çektiyse tekleştirilmekten çekti.

 

Coğrafyanın mozaiği badana ile yok edilmeye çalışıldı. Yıllar içerisinde gerçeğin yağmurları, artık badanayı söküyor ve mozaik yeniden ortaya çıkıyor, görünür ve fark edilir oluyor. Ancak bu arada ezberi bozulanların yaygarası gerçeklerin gölgesinde giderek sessizleşiyor ve duyulmaz hale geliyor.

 

Biz Malatyalı Ermeniler ne yazık ki geçmişteki çeşitli yanlış uygulamalar ve topluma enjekte edilen nifak tohumları nedeniyle sonunda yuvamızı terk etmek durumunda bırakıldık. Her nereye gittikse orada bize öğretilenlerin ışığı altında üretimimize devam ettik ve yaşama sarıldık. Ancak hiçbir zaman Ana vatanımıza olan hasretimiz dinmedi.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

“Malatya adı her geçtiğinde gözlerimizin bebeği parladı”

 

Kum taneleri gibi her birimiz bir tarafa savrulsak ta bu topraklarda doğup, dünyanın dört bir yanına savrulan ve yıllarca “vatan özlemi, sıla özlemi” çeken bizler bu güzelim vatanımızı hiçbir zaman unutmadık. Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Malatya’mızın tarihinin, kültürünün, insanının ve dokusunun bir parçası olduğumuzu hiç unutmadık ve gittiğimiz yerlerde gene bunu yaşadık ve yaşattık. Bugün Ermenistan’ın başkenti Yerevan’daki Nor Malatya semtini, Malatyaspor takımını başka nasıl açıklayabiliriz?

 

HER NEREDE YAŞADIYSAK KALBİMİZİN BİR PARÇASI BURADAYDI

 

Geçmişte atalarımızın yaşamı paylaştıkları komşularıyla kurmuş olduğu sıcacık ilişkileri ve duygu selini sessizce de olsa içimizden haykırarak yaşadık ve özlemini çekmeye devam ettik. Çocuklarımıza, yarınımızı oluşturacak kuşaklarımıza da bu en iyi bildiğimiz, bize öğretilen, yaşadığımız bu duyguları aşılamaya çalıştık.

 

Benim bir oğlum var, Amerika’da doğdu… Ona küçükken nereli olduğunu sorarlardı “Malatyalıyım…”  derdi. Malatya’da mı doğdun diye sorarlardı “ Washington DC’de doğdum.” derdi. “Oğlum Washington DC’de doğup nasıl Malatyalı olunur? “ diye sorduklarında da “ Bilmem… Ben Malatyalıyım.” der işin içinden çıkardı… Aramızda böylesi örnekler o kadar çok ki…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Burada, bu salonda olan herkes buraya benim gibi, anavatan diyor… Hepimizin vatanı da aynı… Vatanımızın anası da aynı… Peki, anamız niye aynı sayılmıyor ki?

 

“ Eskinin komşuluğu, şimdinin akrabalığından daha essahtı (gerçekti), daha eyiydi. Ermeni gomşularımıza doyup usanmadık. Ermeni komşularımızdan bir an bile incinmedik. Onlardan çok iyilik, insanlık gördük. Nerde öyle günler, öyle güzel insanlar? “ diyen dostlarımızın anası benim anam değil mi yani? ben onun anasına ana, o da benim anneme ana demedi mi? onları böyle kabul edip öyle saygı göstermedik mi?

 

Malatya’ya yıllardan sonra ilk geldiğimizde “Gardaşlarım gelmiş, hiçbir yere bırakmam sizi. Benim misafirim olacaksınız. Birlikte rakı içmeden şurdan şuraya gidemezsiniz. Siz benim gardaşlarımsınız!” diyen bir gardaşımızla analarımız ayrı olabilir mi?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Ermeni patriği Şnork Kalustyan’ın, üvey de olsa kardeşi aynı dönemin Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan olan bu topraklarda başka söze gerek var mıdır?

 

Bu arada Ermenilere karşı seferberlik ilan edenler,  benzer sürprizlere hazır olmalıdırlar. Çünkü böylesi iç içe yaşanmışlıkların olduğu topraklarda doğanlar kimliklerinden asla emin olmamalılar.

 

Kim, nerede, ne yanlış yaptı da algılarımız değişti dersiniz?

 

Bin yıldır bu topraklarda birlikte yaşayabilmişiz… Kültürümüz, dilimiz tarihimiz artık bir olmuş… Bin yıllık birlikteliğe gölge düşmüş olsa da gölgeye ışık tutarak yok etmeyi en iyi gene bu toprakların insanı bilir…

 

Malatya toplumunda her kesimden insan oldukça sıcak dostluklar, komşuluklar yaşamış. Çarşıda zanaatkâr, okullarda sıra arkadaşınız ve mahallede komşunuz olan Ermeniler, halis Malatya insanıydı. Gençleri büyüklerini sayar, yaşıtlarıyla arkadaşlık ederdi. Mutfaklarda aynı yemekler pişer, aynı oyunları oynanır, aynı sözcüklerle konuşulur, aynı müzik aynı duygularla dinlenir, aynı filmler aynı heyecanla izlenirdi.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bu sıcacık sosyal yaşamın dışında tek farklılığımız olan dinler de karşılıklı saygı içinde yaşanırdı.

 

Aynı tanrının farklı dinlerde doğmuş insanları, tanrıya olan saygıları gereği doğal dinlerini değiştirmeden onu onurla taşımaya çalışırdı.

 

Yüz yıl öncesinde yörede yirmi üç kilise ve manastır olmasına rağmen dinsel törenlerini gizlice evlerinde gerçekleştirirlerdi. Yine de o can ciğer oldukları arkadaşlarına, bu yoksunluklarını dile getirmez, onlara karşı tutumlarını değiştirmezlerdi. Tersine, ramazanlarda oruçlu olmadıkları halde açıkta yemek yemeyerek oruçlunun orucuna saygılı davranırlardı. Kendileri oruçlu oldukları zamanları kimse hissedemezdi bile. İslam kardeşlerinin dini bayramlarını içtenlikle kutlarlardı. Bilinen iki bayramları vardı, Isbannakh-pilav- yoğurtlu çorba bayramı ile yumurta bayramı. Yumurta dağıtmaktan, sofralarını, aslında sofra bir sembol… Gerçekte, yaşamlarını paylaşmaktan mutlu olurlardı.

 

Evet, bizler çocukluk ve ilk gençlik çağımıza rastlayan o dönemlerde, dinsel inançlarımızın gereğini layıkıyla yaşayamazdık. Ancak bu eksikliği, toplum genelini oluşturan İslam komşularımıza hissettirmemek için çabalardık. Var olan kiliselerimizin kapalı olmasını bizden başka kimse yadırgamazdı. Hele, yüz yıl öncesinde on tane okulumuz olmasına rağmen günümüze bir tanesi bile kalamayan, ana dilimizi öğrenebilmemiz için gerekli olan okulumuzun olmamasını hiç kimse yadırgamazdı.

Peki, ne olmuştu da yüz yıl kadar bir zaman önce sayıları Ermeni patrikhanesi rakamlarına göre yirmi üç bin civarında olan bir toplum bugün sadece sekiz-on aile veya sayıları elli – altmış kişi kadar kaldı? Neden yirmi üç kiliseden hiçbiri bugün kilise olarak kullanılamıyor?  Neden hiçbir okul bile açık kalamadı?

Tarihte iki dönem dışında devlet kuramamış olan Ermeniler, asırlardan beri Anadolu topraklarının yerlisi olan kadim bir halktır. Ermenilerin ana yurdu yukarı Fırat bölgesi olup varlıkları M.Ö. 600’lü yıllara dayanır. Ortak geçmiş ve acıları kadar bölge halkının akrabalığının da yadsınamayacak bir gerçek olduğunu görebilmek lazım. Aynı yemeği aynı yöntem ve lezzetle yapmak, aynı müziği aynı duygu ve coşkuyla dinleyip etkilenmek, aynı halayı, aynı folklorik figürleri paylaşmak, aynı yerde ve zamanda ağlayıp gülmek başka nasıl açıklanabilir ki?

Aslında bu konu hakkında söylenebilecek şeylerin söylenmesini, konunun halı altına süpürülmüş halinden kurtarılarak, tüm gerçekleriyle daha yoğun bir şekilde ama yansız, yalın ve oldukça bilimsel bakış açılarıyla irdelenmesini sağlamamız lazım. Geçmişimiz geleceğimize ışık tutması bakımından iyi bilinmeli diye düşünüyorum ve bu nedenle birkaç noktayı aydınlatmak gereğini duyuyorum.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Konuya öncelikle Osmanlı’da sosyal, ekonomik ve siyasi yaşamından kesitlerle devam edeyim…

Farklı kültürel toplulukların bulunduğu Osmanlı imparatorluğu sınırları içerisinde Ermenilerin devlet idaresinde önemli bir ayrıcalığı vardı.

Sayıları çok fazla olmamakla beraber Doğu Anadolu köy ve kasabalarında yaşayanlar, genellikle kendi topraklarında çiftçilik, hayvancılık, mahallî endüstri ve küçük çapta ticaretle meşgul idiler. Çoğunluğu şehir merkezlerinde yaşıyor ve iç ve dış ticaret, kuyumculuk, bankerlik, müteahhitlik, mimarlık ve mültezimlikle (vergi toplayıcılığı ) uğraşıyorlar ve genelde toplumun kalan kesiminden daha müreffeh bir hayat sürüyorlardı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bu yana Türklerle yan yana, kardeşçe ve huzur içinde yaşamışlardı.

Ürettikleri mimari eserleri tek tek sayabilmek mümkün bile değildir. Mimar Sinan ve Balyanlar neredeyse tüm İstanbul demek… Düzyanlar saray kuyumculuğu ve darphane, Dadyanlar baruthane ve silah yapımı, Gülbenkyan petrol, Zilciyan dünya markası zil yapımı, Abdullahyanlar ve Ara Güler fotoğrafçılık, Manaslar, Ashille Gorky ve Ayvazovski ressam, Yervant Oskan heykel, Mınakyan, Çuhacıyan, Binemeciyan, Naşitler, Toto Karaca ve Güllü Agop tiyatro, Aram Gülyüz, Artun Yeres, Vahi Öz, Nubar Terziyan, Kenan Pars Cezveciyan sinema, Dilaçar Martayan ve Pars Tuğlacı, Keresteciyan Türk Dili, Pamukçiyan, Margosyan edebiyat, Çerçiyan Atatürk’ün imzası, demir yumruk Garbis Zakaryan boks demek değildir diyebilecek bir kişi var mı?

1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra sarayda ve Hariciye Nezâreti’nde memuriyetlere alınmışlar, 1856’da Islahat Fermanı’ndan sonra da, birinci sınıf hizmetlere; vali, genel vali, müfettiş, elçi ve nâzır ( bakan ) gibi görevlere getirilmişlerdir. Mesela, Balkan Savaşları sırasında Gabriel Norodankyan Efendi Osmanlı Dışişleri bakanı, Bedros Halacyan Efendi Ticaret ve Bayındırlık bakanı, Mikayel Portakalyan Maliye Bakanı, Oskan Manikyan PTT bakanıydı. Krikor Odyan Tanzimat anayasasını hazırlayanlardandı.

Osmanlı, bu gibi hizmetlerinden dolayı Ermenilere, Millet-i Sadıka tabirini kullanmıştır.

Bu arada unutmamamız gereken Ermeni asıllı Osmanlı yöneticilerinden biri de 17. yüzyıl generali ve devlet görevlisi Malatya doğumlu Süleyman Paşa Ermeni’dir (1605-1680). Sübyan toplama sırasında İstanbul’a götürülerek İslamlaştırılmış ve ismi değiştirilmiştir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Süleyman Paşa, yetenekleri, becerikliliği ve cesareti sayesinde basit askerden vezir-i azam derecesine yükselmeyi başarıp Osmanlı Devleti’nin en önemli kişilerinden biri olmuştur. Sultan İbrahim’in koruması olmuş, belli bir süre sonra vezirlik mertebesine erişip, ardından sadrazam danışmanı, daha sonra ise Garin – Erzurum ve Sebastia – Sivas valiliklerine getirilmiştir. Girit’in ele geçirilişine katılmış, 1644 yılında vezir-i azam tayin edilmiştir. Ülkeyi birçok defalar tehlikelerden kurtarmış, iki kez vezir-i azam vekilliği yapmış, Adrianapolis – Edirne sarayının yöneticisi olmuştur. Süleyman Paşa, Ermeniliğini gizlememiş ve vezir-i azam olduğu zaman dâhi Ermeni lâkabını kullanan tek kişi olmuştur.

Türklerle Ermeniler arasında ortak bir toplumsal davranış birlikteliği vardır. Düğün dernek, kurban kesmek, mum yakmak, müzik, tiyatro, folklor…

Bütün bunların ötesinde şiir ve müzikte de karşılıklı etkileşimin söz konusu olduğunu unutmamak gerekir.

Ermeni asıllı Türkçe söyleyen âşıkların sayısı 400’ü aşkındır. Türk Sanat Müziğinde Ermeni besteciler oldukça önemli bir yer kaplar. Baba Hamparsum Limonciyan kendi nota sistemini yaratmış ve bugün hala kullanılmaktadır.

Ermenilerin Türk müziği, Türk tiyatrosu, Türk mimarîsi ve matbaacılığı üzerinde oynadıkları olumlu rolü özellikle vurgulamak gerekir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bir ülkenin kalkınmasında, ilerlemesinde ve gelişmesinde elbette o ülkede yaşayan bütün uyrukların payı ve sorumluluğu vardır. Konuyu bir bütün hâlinde değerlendirmek gerekir.

Birlikte yaşam birlikte ağıt ve birlikte eğlenmek te demekti. Aynı duyguları yaşayanlar aynı şeylere ağlıyor, aynı şeylere aynı tepkileri veriyordu. Nitekim müzikleri de ortak oldu.

Her ne kadar Rum geçmişi son zamanlarda unutturulmak istense de Niksarın Fidanları türküsü de, bir Ermeni ezgisi ve havası olmasına rağmen unutturulmaya çalışılan, çaldığında hemen halaya geçtiğimiz Malatya Malatya bulunmaz eşin türküsü de, bir Ermeni barı olmasına rağmen hiç dile getirilmeyen ve ısrarla Ata Barı olarak sunulan bar da… Hepsi aslında bu toprağın çocuklarının… Yani hepimizin değerleri…

Kim nasıl bir nifak sokmak istese de bu toprakların hamurundaki özü kimse silemez… Ama denemeye devam eder… Aynen Sarı Gelin’de olduğu gibi…

 

Sarı Gelin beklediği yerden henüz gün yüzüne çıkmamışken Bir Ermeni gelinine söylenilen ağıttı. Ama son yüzyılda o kadar fazla ağıt yüklendi ki Ermenilerin diline, “Sari Gelin”in acısı bir türlü tozlanmış dünyasından inmedi. O türküdeki acı, Ermenilerin tozlu belleklerinde cilalanıp durdu, diğer acıları aşarak bir türlü gün yüzüne çıkamadı; gün yüzü görmedi, göremedi. Türkünün adı “Sari Gyalin” yani Ermenice “Dağlı Gelin” demekti aslında.  Ancak son zamanlarda  ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü’ diye bir belgesel okullarda öğrencilere izlettirildi.  Güzelim türkü’ye tecavüz eden Sarı Gelin filmi, bir belgesel değil, alenen ırkçı ve düpedüz Türkleri Ermenilere düşman etmek için yapılmış bir filmdi. Okullarda gösterilen Sarı Gelin belgeselinin, çocuğunun psikolojisini bozduğu gerekçesiyle, vicdan sahibi birisi Savcılığa suç duyurusunda bulundu. Düşmanlık tohumları ekercesine çocuklara, pırıl pırıl dimağlara yönelik bu çarpıtma çabası, çocuğun psikolojisinin bozulduğunun resmi kurumlar tarafından kabulüyle sonlandı. Bu iyi bir şeydi… Bu ülkede tek bir kişinin bile bunu yapmasına sevindik. Çünkü tek bir çiçek bile yazın gelişini müjdeleyebilirdi.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Konuya Malatya özelinde sosyal, ekonomik ve siyasi yaşamdan kesitlerle devam edeyim…

 

Malatya şehri Ermenilerin hep yerleşik olduğu ve nüfus itibariyle en yoğun Ermeni nüfusunun bulunduğu Anadolu şehirlerinden birisidir. Osmanlı öncesinde ve Osmanlı dönemi boyunca Ermenilerin yönetici veya Müslüman Türklerle örnek bir ilişki sergiledikleri arşiv kaynaklarına da yansımıştır. Osmanlı dönemi boyunca nüfuslarını artırarak muhafaza etmelerinin yanı sıra ekonomik açıdan da esnaf ve tüccarlık yaparak, şehir-içi, şehirlerarası ve şehrin ürettikleri açısından ihracatı bakımından ticareti bir anlamda ellerinde tutmuşlardır. Ermenilerin zenginlik ve refah açısından en az Müslüman Türkler kadar zengin ve rahat bir hayat sürdürdükleri de görülmektedir. Dinî, kültürel ve sosyo-ekonomik açıdan rahat bir hayat sürmelerinin yanı sıra, bilhassa Tanzimat’tan sonra yönetim ve idarî açıdan Müslümanlarla eşit haklara da sahip olmuşlardır.

 

Hraçya Acaryan’in “Hay Kaghtaganutyan Badmutyun-Ermeni Göçler Tarihi “ adlı çalışmasından alıntılar:

 

Tespitlere göre Ermeniler Malatya (Melidine) yöresinde hep varlardı, ancak tarih kayıtlarında ilk olarak 260 yılında Ermeni kökenli rütbeli asker Poliktos’un, imparatorun Hristiyanlara yaptığı zulme karşı savaşırken hayatını kaybetmesi sırasında rastlanır.

 

Yine 5. yüzyılda Ermeni alfabesinin yaratıcısı Aziz Mesrop Maşdots bir süre Malatya’da kalmıştır.

 

536 yılında İmparator Justinianus bu bölgeyi 3.Hayk olarak adlandırır ve Arga, Arapisos, Ararate, 2.Komane, Kokison şehirlerini buraya bağlar.

 

Bizans-İran savaşları sırasında Malatya birkaç kez harabeye döner. 752’de İmparator Konstantin Melidine’deki Arapları göç ettirir ve bu bölge Ermenilerin daha yoğun olarak bulunduğu bir yer haline gelir.

 

Doğu Hıristiyanlarının da koruyucusu olan Bizans İmparatoru 2.Nikepor zamanında Hıristiyanlık Malatya’da güç kazanır. İmparator, olası Arap işgallerini önlemek amacıyla Antakya Patriği Mar-Yuhanna’yi ikna eder ve Süryanilerin de bu bölgeye yerleşmesini sağlar. Hatta bölgeye 28 tane Süryani kilisesi kurulur.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Süryani Ortodoks Patrikliği ilk olarak 5.yy’da inşa edildiği sanılan, Pötürge’nin Uzuntaş (Peraş) köyü yakınlarındaki Mor Barsavmo Manastırına 985 yılında taşınmış ve 1293 yılında Deyrulzafaran’a taşınana kadar burada kalmıştır. Bu dönemde Süryanilerin dini merkezi olduğu kadar, bir eğitim ve kültür merkezi durumuna da gelen manastırda Süryani tarihinin en önemli eserleri üretilmiştir. Mihayel Rabo’nun 1193 yılına kadarki kilise ve dünyevi olayları anlatan dört ciltlik “Dünya Tarihi” ve dünyaca tanınmış Bar Habreus – Abû’l Farac’ın “Tarih”i burada yazıldığı bilinen ünlü eserlerdir.

 

11.yüzyılda Malatya bölgesi büyük bir canlılık kazanır. Kral Senekerim Ardzruni büyük bir orduyla ve halkla Vaspuragan’dan Sepasdia’ya göç eder. Ancak burası yeterli olmadığından Durig, Agn, Pingyan ve Arapgir kentleri kurulur. Rum ve Müslümanlardan kaçan birçok Ermeni bu bölgelere yerleşir. Hatta Patriklik tahtı kısa bir süre için de olsa Darende’ye gelir. Bu taht daha sonra Kilikya’ya geçer. 1057 İran işgali sırasında Rumlar direnemez ve bölgede büyük acılar yaşanır. 1098’de Latinler (Haçlılar) Yetesya (Urfa) kontluğunu kurarlar, Malatya’yı da ele geçirirler ve buradaki ufak Ermeni derebeyliklerini ortadan kaldırırlar. 1114’teki büyük depremde 40.000 insan hayatını kaybeder. O sırada bölgede; biri Malatya’da, diğeri Samusat’ta olmak üzere 2 episkoposluk vardır. Çeşitli istilalardan sonra 1271’de bölge Hülagü’nun eline geçer. 1317’de ise Mısır (Memlukler) tarafında istila edilir. Yerleşimcilerin büyük bir bölümü esir olarak Mısır’a götürülür. 1400 yılında Sultan Bayazıd bölgeye yerleşir. Dini baskılar devam eder ve Durig’deki S.Kevork, S.Khntragadar ve S.Sarkis kiliseleri harap edilir.1569 yılında S.Nişan kilisesi, 1662’de ise Agn’daki Ermeni kiliseleri yerle bir edilir. Çevre köylerdeki birçok Ermeni ihtida etmek yani din değiştirmek zorunda kalır.

 

Dini baskılara ekonomik nedenler de eklenince Agn halkı çareyi göç etmekte bulur. Göçenler İstanbul’da önemli ekonomik başarılar elde ederler. Birçok üst düzey din adamı, yazar, matbaacı, amira’lar da yetişir. Örneğin; barutçubaşı Dadyanların atası Dad Arakel Amira, matbaacı Arabyan Bogos Abuchehtsi, Yazar Arpiar Arpiaryan. Divriği de Agn’in takipcisi olur ve buradan göç edenler 17. ve 18. yüzyılda önemli mevkilerde görevler üstlenirler ve tanınmış amiralar yetiştirirler.

 

Yine Agn’la beraber Arapgir de parlamaya başlar. Toprakları çiftçiliğe pek uygun olmadığı, ulaşım olanaksızlıklarından dolayı ticaret de yapamadıkları için çeşitli zenaatlere yönelirler. Dokumacılık ve ipek böcekçiliği konusunda büyük ilerleme kaydederler. Şehirde bir dönem 1600 dokuma atölyesi olur. Ancak bu işin zamanla itibar kaybetmesiyle, onlar da göç yolunu tutar. İstanbul’a, Halep’e, Garin’e, Mısır’a göç ederler.  1893’te Malatya’daki 2 Ermeni semti depremde yerle bir olur. Daha sonra 1895-1896 olaylarında şehir büyük zarar görür. Arapgir, Agn ve Darende’de çok sayıda insan hayatını kaybeder. Mesela Agn’da sadece 150 kişi hayatta kalabilir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

O zamanlar Malatya bölgesi şu yerleşimlerden oluşuyordu; 1-) Şabin-Karahisar: Şabin-Karahisar’da 1802’de 400 hane, 1853’te 500 hane 1914’te ise 7000 kişi yaşıyordu. Adzberd ile beraber bir araçnortutyun oluşturur. 32 kilisesi ve 4 vank’ı vardı. 2-) Divriği: Bir dönem 2000 hanenin Ermeni olduğu bu bölgede 1853’te sadece 200 hane kalmıştı. Son dönemlerde Ermeniler sadece çerçilikle uğraşmaktaydı. Birçoğu çalışmak için büyük şehirlere gider. 3-) Agn: Tek başına bir araçnortutyun oluşturur. 10 kilise ve 5 vank’a sahipti. Buradaki Ermenilerin bir kısmı Rum kilisesine bağlı “hay-horom’lardı. 1802 yılında Agn’da 2200 hane vardı ve bunların yarısı Ermeni idi. 1883’te ise 19.156 nüfus vardı ve bunların 600’ü hay-horom ve 70’i protestan olmak üzere 8856’si Ermeni idi.  4-) Arapkir: 4.000 haneden oluşmaktadır ve bunların yarısı Ermenidir. Tek başına bir araçnortutyun oluşturur. 4 kiliseye ve 10’dan fazla okula sahiptir. Erkeklerin % 90’i okur-yazardır. Yerevan’a göç edenler 1925’te “Nor Arapkir” semtini kurarlar. 5-) Kapan-Maden veya Gümüş Maden: 7.000 nüfus veya 750 haneye sahipti. Bunlardan 200’ü Türk, 380’i Ermeni, 170’i Rum’dur. Bu yörenin halkı genelde madencilikle uğraşırdı. Ermeniler 2 kiliseye sahipti. 6-) Gurin: 2.000 hane vardır: 1250 Ermeni, 90 Katolik, 10 Protestan ve 650 Türk. Halkı fakirdi. Ermenilerin 4 kilisesi ve 3 okulu vardı. Gurin ve Mancielik birlikte bir tem oluştururlardı. 24 kiliseye ve 1 vank’a sahipti. 7-) Darende:6 kilise ve 1 vank’a sahipti. 😎 Malatya:1900’da 35.000 nüfus veya 7.000 haneye sahipti. Ailelerden 1.800’ü Ermeni idi. 1853’te ise Ermeni sayısı 4.000 kişiydi. Şehir eskiden Surp İstepannos kilisesinin de bulunduğu 1 saat uzaklıktaki Eski-Malatya’daydı. 1830’lu yıllarda yerleşimciler Eski-Malatya’yı terk ederek şehrin bugünkü yerine yerleşirler. 3 büyük 7 küçük Kiliseye sahiptir ayrıca köylerde de 20 kilise ve 3 vank bulunmaktaydı.

 

Malatya şehrindeki Ermeni nüfusuyla ilgili çok net rakamlar elde etmek pek mümkün değildir. Malatya sancak olarak çeşitli dönemlerde değişik bazı vilayetlere bağlı olduğundan ve nüfus sayımları o vilayete dahil edildiğinden dolayı çeşitlidir. Ancak çeşitli verilere göre Malatya merkez kazası 1914 genel nüfusunun 80.000 ve büyük çoğunluğu Ermeni olmak üzere gayrimüslim nüfusunun da yaklaşık 9.000 gibi olduğunu gösteriyor. Ermeni patrikhanesi verilerine göre Malatya ve civarı Ermeni nüfusu 23.000 olarak bildirilmektedir.

 

Bu nüfus 1960’lara gelindiğinde yaklaşık 2.000 civarında iken çeşitli sebeplere bağlı olarak giderek azalmıştır.

 

Gayrimüslimlerin yoğun olduğu mahalleler; Salköprü, Çekemler, Tekçeşme, Zangoç, Çavuşoğlu, Göksoku, Çıtak, Tarhan, Yenihamam, Çorbacılar, Zandırın, Kızılkemşin, Minaver, Haraza, Şifa, Çukurdere, Küçük Mustafa Paşa ve Niyazi mahalleleridir.

 

Ekonomik Açıdan Ermeniler

 

Osmanlı toplumu geleneksel Ortadoğu devletlerinde olduğu gibi iki guruba ayrılır. İlki hükümdarın iktidarını devrettiği vezir ve valilerin oluşturduğu askerî grup, ikincisi ise vergi veren yani reaya. Askerî sınıf ellerinde Padişah beratına sahip olup vergi vermeyenlerdir. Reaya ise Müslüman veya gayrimüslim olsun ekonomik etkinliklerine göre, çiftçi, esnaf veya tüccar diye isim alırlar. Bazı küçük istisnalar dışında Ermenilerin de içinde bulunduğu gayrimüslimlerin tamamı reaya zümresi içerisinde yer almış ve tüm Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Malatya şehrinde de esnaf ve tüccarlık yapmışlardır.

 

Konuyla ilgili en zengin arşiv kaynağı durumunda olan kadı sicilleri, Malatya şehrinde yaşayan Ermenilerin faaliyet gösterdikleri meslek dalları hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir. Bu defterlere göre şehirde faaliyet gösteren esnaf gruplarını etnik dağılım açısından üç başlıkta incelemek mümkündür. Birincisi, tamamı Ermenilerden oluşan meslekler, ikincisi Müslümanlarla paylaşılan meslekler ve sonuncusu ise tamamen Müslümanların faaliyet gösterdiği meslek grupları. 1- Birinci guruba giren tamamı Ermenilerden oluşan meslekler; bakırcı, basmacı, cezveci, çadırcı, çizmeci, dülger, hekim, kalaycı, kayakçı, kılıççı, kilitçi, kuyumcu, kireççi, nakkaş, odabaşı, yemenici ve zurnacı. Dikkat edilirse Ermenilerin faaliyet gösterdiği mesleklerin hemen hepsi zanaatkârlık gerektiren veya hekimlikte olduğu gibi uzun süreli eğitim olan dallardır.

 

2- Ermenilerle Müslümanların paylaştığı meslekler ise yine kendi içinde Ermenilerin çoğunlukta olduğu meslekler, Müslümanların çoğunlukta olduğu meslekler ve her iki grup tarafından eşit sayıda temsil edilen meslekler olarak gruplara ayrılmıştır. Birinci grup için attar, bakkal, berber, bezirci, bezzaz, boyacı, debbağ, dellak-tellak, göncü, haffaf ( ayakkabıcı ), kasap, kavukcu, kürkçü, saatçi,  demirci ve terzi meslekleri tespit edilmiştir. Bu mesleklerden zanaatkârlık ve el becerisi isteyen attar, bezzaz, boyacı, haffaf, kürkçü, saatçi ve demirci esnafının çok azı Müslümanlardan oluşmaktadır. Paylaşılan mesleklerden Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği arpacı, bostancı, çubukçu, duhancı-tütüncü, eskici, hurdacı, kaltakçı (Eğerci), katırcı, kazaz, mumcu, oturakçı, penbeci(pamukçu), sarraç, tuzcu, ve tüccar meslekleri tespit edilmiştir. İki grup tarafından da eşit sayıda temsil edilen mesleklere bıçakçı, değirmenci, enfiyeci, keçeci ve taşçı örnek verilebilir.

 

3- Tamamen Müslümanların tekelinde olan esnaf grupları ise abacı, arabacı, aşçı, bacacı, bahçıvan, balıkçı, baltacı, barutçu, pekmezci, börekçi, camcı, canbaz, celeb, cübbeci, çerikçi, çıkrıkçı, çorapçı, dellal-tellal, dibekçi, ekmekçi, hamamcı, hancı, hızarcı, icarcı, kahveci, kazancı, kelleci, kebapçı, kiracıbaşı, kundakçı, küllükçü (höllükçü), leblebici, lüleci, mataracı, merkepçi, mismar (çivici), mutaf, mücellid, nalband, oduncu, paspan, soğancı, şerbetçi, tüfenkçi, yağcı, yoğurtçu ve zenbilci’dir.

 

Malatya şehir halkının ihtiyacını karşılamak için üretim ve alım-satım faaliyetlerini yürüten esnaf ve tüccar arasında bilhassa Malatya’nın şehirlerarası veya uluslararası olan ticarî ilişkileri çoğunlukla Ermeni tüccarların elindedir. Genellikle şehirlerarası veya uluslararası ticaret yapan Ermenilerin şehirdeki esnaf gruplarına göre maddî açıdan daha zengin oldukları belgelere yansımıştır.

 

Malatya Ermeni esnafına bir başka açıdan baktığımızda, Müslüman esnafla olan ticarî ilişkilerinin yoğunluğu, aralarındaki sonsuz güveni ve birbirlerine kefillik düzeyindeki ilişkilerine arşiv kaynaklarında çokça rastlanır.

 

Özellikle Ermeni esnaf ve tüccarlarıyla Müslüman esnafın, şehir halkının veya idarecilerin yoğun bir borç-alacak ilişkisi içerisinde olmaları dikkat çekmektedir. Ayrıca dönemine göre oldukça yüksek miktarlardaki borçlanmalar birbirlerine olan sonsuz bir güvenin varlığını da göstermektedir.

 

Sosyo-Kültürel Açıdan Ermeniler

 

Osmanlı tebaası içerisinde millet-i sâdıka ismiyle belgelerde yer alacak kadar Türklerle iç içe girmiş bulunan Ermenilerin eğitim, kültürel faaliyetler, dinî inanç ve ibadet özgürlüğü konusunda çok rahat bir ortam buldukları söylenebilir. Tanzimat ve sonrasında ise, yönetim ve idarî haklar elde ettikleri de bilinmektedir.

Yönetim açısından yerel meclislerde çok sayıda gayrimüslim temsilci tabii üye olarak bulunmaktaydı.

Osmanlı döneminde imparatorluk genelinde olduğu gibi Malatya Ermenileri dinî inanç ve ibadet hürriyetlerine de sonuna kadar sahip olmuşlardır. Padişah 2. Mahmut; “ Tebaamdan Müslümanları camide, Hristiyanları kilisede, Yahudileri de havrada görmek isterim” diyerek tüm Osmanlı vatandaşlarının mensup oldukları dinin gereklerine hürriyet içerisinde uyabileceklerini belirtmiştir. Bu bağlamda Malatya sancağında 23 kilise ve manastır bulunmaktaydı. Şehrin içinde çeşitli dönemlerde ve farklı özelliklere sahip olan 10 kilise bulunmaktaydı. Bunlardan 7’si Gregoryanlara aittir ve bunlar içinde bugüne kadar gelebilen üç kilise vardır. Bunlar; Meryem Ana adına inşa edilmiş ana kilise bugün Çınarlı Camii olarak işlev görmektedir, Çavuşoğlu mahallesindeki Taşhoran denen Surp Yerrortutyun kilisesi ve bugün Çamurlu veya Venk denen köydeki Surp Krikor Lusavoriç kilisesi. Katoliklerin 2, Protestanların 1 kilisesi bulunmaktaydı. Ermeniler inanç ve ibadetlerine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu genelinde olduğu gibi Malatya’da da kurumsal yaşamları için vakıflarını da kurmuşlar ancak bu vakıflara ait detay bilgiler arşivlerde olmasına rağmen elde bulunmamaktadır.

 

Eğitim açısından benzer bir özgürlüğe sahip olan Malatya Ermenilerinin, şehirde XIX. yüzyılda 7’si Gregoryanların, 3’ü Katoliklerin ve 4’ü de Protestanlar’ın olmak üzere toplam 15 adet ilk ve temel eğitim kurumu bulunmaktaydı. Yine XIX. yüzyıl itibariyle kültürel açıdan faaliyet gösteren matbaa, günlük gazete ve dergileri ile birçok kitap basım faaliyetleri de vardı.

 

 

Yüz yıl önce neler oldu? Bu olaylar Anadolu’ya ne kaybettirdi?

 

Osmanlı resmi nüfus verileri 1914 yılına ait Ermeni nüfusunu yaklaşık olarak bir buçuk milyon olarak verir. Bugün ise yaklaşık 60 bin gibi…  Şayet geçmişteki oran muhafaza edilmiş olsaydı bugün Türkiye’de 7 milyon kadar Ermeni yaşıyor olacaktı. Rakamları yuvarlayarak söylersek Ermeni nüfusu yüzde 9’dan on binde 9’a düşmüş durumda.

Bu nüfus Türkiye’nin hemen her tarafına yayılmış durumdaydı. Trakya’nın diğer şehir ve kasabalarında, Ege sahillerinde, İç Ege’de, Orta Anadolu’daki hemen bütün kasabalarda Ermeni halkının varlığından söz edebiliriz. Karadeniz kıyılarında Samsun’dan Rize’ye kadar olan hat üzerindeki şehir ve kasabalarda Ermeni kilisesi ve okulunun olmadığı hiçbir kasaba yoktu.

Doğu’da yer yer nüfusun tamamını Ermenilerin oluşturduğu kasaba ve köyler vardı. Batıda Ermenilerin şaşılacak şekilde yoğun olduğu bir bölge de Güney Marmara havzasıydı, özellikle Bursa-İzmit arası. Ermeniler burada sadece şehir ve kasabalarda yaşamıyordu, bölgede 50 kadar da Ermeni köyü bulunuyordu.

Birçok yerde belli sektörler Ermenilerin elinde. Mesela İzmir’de halı ve kilim dokumanın yanı sıra kumaş dokuma işi de Ermenilerin elinde. Batı Anadolu’daki Ermeni topluluklarının büyük kısmının kökeni İran. Gelirken halı, kilim dokuma sanatını da getirmişler. İzmir’deki Ermenilerin yurtdışıyla da ilişkileri var. Mesela Manchester’daki dokumacılar da Ermeni. Orada dokunuyor, burada basma basılıyor, burada dokunuyor orada satılıyor. Böyle bir girift ilişki var. Osmanlı’nın dışa açılmasında, ithalat ve ihracatta Ermenilerin ciddi payları var.

İzmir’de kuru incir ve kuru üzüm önemli sektörlerden biri. Eskişehir’de lületaşı, Bursa’da ipekçilik önemli. Bunların hepsinde Ermeniler etkin.

Bursa-Yalova arasında şimdiki adı Sugören olan Çengiler diye bir köy var. Köyün nüfusu 5 bini aşkın, zeytincilik başlıca tarımsal faaliyet ama demircilik, dericilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk gibi zanaat dallarının yanı sıra ipekçilik de çok gelişkin. Yüzlerce kişinin çalıştığı dokuma tezgâhları var. Köyde kurulmuş olan kooperatifin Lyon’da da şubesi vardı. Kooperatif aracılığıyla Marsilya, Lyon, Milano ve Londra’ya ipek ihraç ediyorlardı. Bu sadece bir köy. Özellikle İznik gölünün kuzey tarafında bu şekilde dokuma işiyle uğraşan yedi sekiz tane Ermeni köyü vardı.

Ankara keçisinin kıllarından elde edilen tiftik işi de Ermenilerin elindeydi. Tiftiği dokuyarak “sof” adı verilen bir kumaş elde ederlerdi ve bu da Osmanlının önemli ihraç mallarındandı. Bu işin de merkezi Ankara yakınlarındaki 4 bin nüfuslu İstanoz kasabasıydı, bir Ermeni kasabası.

Harput ve bugün Elazığ dediğimiz Mezre’nin nüfusunun yarısı Ermeni’ydi. Ancak ticaret ve sanayinin hemen hemen tamamı Ermenilerin elindeydi.

Maraş’ın kuzeyindeki dağlık bölgede 10 bin nüfuslu Zeytun diye bir Ermeni kasabası vardı. Dağlardaki demir madeni Ermeniler tarafından işletiliyor, kasabada sadece nal, bıçak, tarım aletleri değil silah üreten atölyeler de vardı, Zeytun çeliğinden namlular ünlüydü. Kuru üzüm, zeytin, bal, deri, yün, alkollü içkiler Zeytun’un dışarıya ihraç ettiği mallar arasındaydı.

Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas, Trabzon’da Ermeniler nüfus olarak oldukça yoğundu. Buralar ekonomik olarak da sosyal olarak da 1950’lere hatta 1970’lere göre oldukça ileriydi. Buralarda okullaşma oranı ve kız çocukların okula gitme oranı oldukça yüksekti. Sinema tiyatro ve benzeri kültür yerleri kurulmuştu. Klasik batı müziği yapan orkestralar, bando takımları vardı. Günlük, haftalık Ermenice gazeteler, dergiler yayımlanıyordu.

19. yüzyıl sonlarında Sivas, Hüdavendigâr (Bursa) ve Diyarbakır valiliklerinin resmi gazeteleri Osmanlıcanın yanı sıra Ermenice ya da Ermeni harfleriyle Türkçe olarak da yayınlanıyordu.

 

Kısaca yaşam tamimiyle iç içeydi… II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, Tanin gazetesinin Anadolu’ya gönderdiği Ahmet Şerifin gözlemleri son derece önemlidir. Ahmet Şerif, Anadolu’da Müslüman ve Müslüman olmayan toplulukların sosyal durumlarını incelemiş, aralarındaki ekonomik ve kültürel dengesizlikleri belirtmiş, “dışarıdan herhangi bir kanca takılmadıkça ilişkilerin sağlıklı bir biçimde yürüdüğünü” vurgulamıştır.

 

“Ben Ermeni köylerini, bütün anlamıyla Osmanlı buldum. Kendilerinde, gerçek ve samimi, vatandaş ruh ve duygusunu gördüm. Özetle, hayatta bütün ayrıntılar, bütün toplumsal şartlar, bu iki unsuru birleştirmiş, uyuşturmuş, birbirine kaynaştırmış idi…” der

 

Ermeniler ekonomi, kültür, sanat ve sosyal hayat açısından önemli bir yere sahip iken ve bu sadece Ermenilere değil, Anadolu’ya da kazandırıyor iken Müslüman Türkler bir milleti yok ederek kendilerine neden zarar veriyor olsunlar ki?

 

Klasik Osmanlı döneminde en önemli sektörler Müslümanların elindeydi: Tarım, devlet yönetimi ve askerlik. Getirdiği itibar ve gelir bakımından en önemli sektörler bunlardı. Çok kesin sınırlar olmamakla birlikte zanaat işleri, ticaret gibi teferruat işler de başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimlere terk edilmiş durumda.

Kapitalizm geliştikçe bu önemsiz sektörler önem kazanıyor. Bu arada zayıflayan devlet ve kaybedilen savaşlar neticesinde en önemli sektörler iyice zayıflamaya başlıyor.  Abdülhamid döneminden itibaren Müslüman bir ticaret sınıfı oluşturma, Hayriye tüccarları yaratma girişimi var ama bunlar birtakım kararlar alınarak uygulanabilecek bir şeyler değil, bir türlü yapı değişmiyor. Kuşaktan kuşağa aktarılmış iş alışkanlıkları, yetenekler, ilişkiler söz konusu.

1915’te yaşanan sürecin arka planında tüm bu ekonomik yapıyı Türk-Müslüman kesimin lehine değiştirme arzusu da var. Bir de tabii güvenlik konusu var. Balkan savaşları sonrası devletin elinde neredeyse sadece Anadolu kalmış, oradaki nüfusun Türk-Müslüman unsurlardan oluşturulması, devletin devamı bakımından da önem kazanıyor.”

 

 

sultankilic44@hotmail.com

1321

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir