Çar. Eki 28th, 2020

ana Fadime

 

Kim bu  Fadime Ana?

 

Aslında bu yazı Malatya’da ki mezar taşlarını arşivleyen Sultan Kılıç Hanımın başının altından çıktı. Barguzu mezarlığına gelip mezar taşı yerine, ceviz ağacından yapılmış mezarında, salıncakta sallanan fotoğrafıyla Fadime Anayı görünce haliyle sordu; kim bu Fadime Ana?

Ben de mezarı bu şekilde yapan torunu olarak fırsat bulup cevap verememiştim. Şimdi bu yazıyı, bizi ilgisiyle onurlandıran, mezarı fotoğraflayıp videosunu kayda alan, yayınlayan Sultan Hanıma cevaben yazıyorum.

İşin doğrusu ne ben ne Fadime Ana ne de dünyadaki başka bir kimse biliyor kim olduğunu. Anasının babasının yüzünü görmemiş, sesini duymamış bir yetimdir Fadime Ana.

Dilini, dinini, ırkını, soyunu sopunu kendi de bilmez. Gri gözlü, buğday tenli, küçücük bir kız iken ablam eniştem dediği kişilerce, kıtlık zamanında, Elaziz’in Fırat kenarındaki Sıçanuşağı köyünün ağasına, karnı da doysun diye hizmetkâr verilmiş. Onu verenlerin de Arapgir’e göç ettiklerini söylerdi. Daha da ne geleni olmuş, ne arayanı, ne soranı… Hal böyle olunca, bu Sünni Kürt köyünde o usule göre büyümüş Fadime.

Zaman kıtlık zamanıymış ama köyün ağasının durumu iyiymiş. Tenekelerle yağ, çuvallarla buğday doluymuş ambarları. Pişirmekten, taşırmaktan canları çıkarmış. Elinde kalırlarmış işin gücün. ”Bu kadar iş de olmayaydı, mal da olmayaydı” dedim, olmadı derdi. Ağasının, hanımına iskarpin; kendisine naylon terlik alında onlara küstüğünü de gülerek anlatırdı.

 

“AHA KARIN, DİYE ATMIŞ ÖNÜNE FADİME’Yİ”

 

Malatya’dan gelen çerçi, büyüyüp serpilmeye başlayan o güzel Fadime’yi görünce, ağadan icazet alıp oğlu Cumali’ye gelin götürmüş Fadime’yi. Tabi ne düğünü olmuş ne nikâhı ne de Cumali’yi görmüş gelmeden. İhtiyar çerçi, elinden tutup eski Hardi köprüsünden Fırat’ı geçirerek Malatya’nın Çarmuzu’sunda yaşayan oğlu Cumali’ye ”aha karın” deyip teslim etmiş Fadime’yi.

İçini çeker ”Sahapsızıdım, ondan getirdi beni” derdi. Cumali’yi ne siz sorun ne ben anlatayım. Öyle kötü bir adammış ki… İki de kızı olmuş ondan. Akşam Cumali eve gelince, kızların karnına ip sararmış. Kızlar, acıkıp yemek yemesinler diye. Gizli gizli doyururmuş kızlarının karnını Fadime. ”Çok zalım bir adamdı” derdi Cumali için. Kendi yer, onlara vermez, her gün dayaktan başları ayıkmaz, içkisi kumarı… Hiçbir haltı eksik olmaz. Fadime ‘nin gördüğü işkenceler de cabası.

Konu komşu aileler, çocukları Cumali’nin elinden zor alırlarmış. Öldürecek diye, evlerine götürüp sabaha kadar saklarlarmış. ”Kaynanam da görümcem de Cumali’nin şerrinden bize yaklaşamazdı. Ne evime gelir ne de bir şey getirilerdi” derdi. Mahallenin adamları, kızları Cumali’den kurtarmak için birini İstanbul’dan gelen bir komiserin ailesine, diğerini de Malatya’nın zengin ailelerinden birine evlatlık vermişler.

Cumali rahat durmamış tabi. Yaptığı hırsızlıklardan biri anlaşılıp evini basan adamlara ”Bana ilişmeyin aha karımı alın ”diye sızlanınca, camdan atlayıp komşuya sığınmış Fadime. Bir daha da gitmemiş ne o eve ne o aileye. Tabi Cumali de yine hapse. Bu arada, kızını verdiği komiserin ailesinden bir daha haber çıkmamış. Zengin aileye verilen kız da o aile için kaçakçılık eden adamın oğluna gelin olmuş.

Sahiplik eden komşu, Çarmuzu’da çok esrar içmesiyle bilinen ama sakin bir adam olan birine eş olarak vermiş Fadime’yi. ”Çok yalvardım. Yeter ki bir erkek evladım olsun. Olsun da hayırsız olsun dedim, belki bana sahip çıkar umuduyla. Öyle de oldu” derdi. Bu adamdan da bir oğlu olmuş ama adamın içtiği esrar canını sürütmeden öldürmüş. Zelil bir adam değilmişse de ne bir evi ne bir bağı bir şeyi varmış. Malı mülkü olsa da nikâhsız diye adamın kardeşleri koymazmış. Adam ölünce kendi gibi bir öksüzle kalakalmış yine ortada Fadime.

Çarmuzu’ya gelip giden hacı analardan biri, Fadime’nin genç yaşta dul kaldığını duyunca, Barguzu’da karısı yeni vefat etmiş, iki kız iki erkek çocuğuyla eşsiz kalan, oranın bıçkın adamlarından Küftenin Süleyman’a eş olsun diye Fadime’yi götürmüş. Fadime de resmi nikâh yapması ve oğlunu da bakıp büyütmesi şartıyla bunu kabul etmiş. Aslında ikisi de çaresizliklerini birbirlerine yüklemiş, hacı ana da yapmış hacı analığını. Süleyman’ın Alevi bir Türk olduğunu Fadime’ye söylememiş. Bundan sonrasını daha iyi biliyorum.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

“O, NİYE KENDİ DAMARINDAN BİRİNİ ALMADI?”

Süleyman ile Fadime’den olma iki çocuk öldükten sonra kalan tek çocuk olan Mücevherin oğlu Deniz’im. Anneannemin neler çektiğine bire bir şahit oldum. Çocukken ne zaman darda kalsam, Fadime ananın eteğinin altına sığınıp saklanarak büyüdüm. Çok cesaretli yiğit bir kadındı. Şimdi düşünüyorum da bu pervasızlığının nedenini. Galiba başına gelmesinden korkacak pek bir şeyi de kalmamıştı garibin.  Geldiği hanede de geldiği mahallede de kabul görmesi kolay olmamış Fadime’nin. Mahallede ne namaz kılan varmış Fadime gibi ne de oruç tutan. ”Kimsesiz idim, umutsuzudum. O niye beni aldı, kendi damarından birini bulaydı” der dururdu

Süleyman’ın çocukları birer birer kendi evlerini bulduysa da, evlenirken yanında getirdiği oğluyla yeni olan kızı yanındaydı. Çocuklarının yanı sıra ineği davarı, bağı, bahçesi… Evin pardaklanması da Fadime’yeydi, bahçenin çapası da, ağaca tırmanması da… Su gelir suvarmaya, odun gelir kırmaya, gazel olur toplamaya, meyve verir toplamaya… Kış gelir çorap örer, yaz gelir yün eğirir, her sabah su ısıtır. O milyon kere çıkıp indiği iki katlı kerpiç evin tahta merdivenlerinden, Süleyman’ın elini ayağını yıkar, kuşağını bağlayıp çorabını giydirir, tekmesiyle havalandırdığı tepsiden saçılan kırıntıları toplar, akşam havalanacak tepsinin içindeki yemeklerin derdine düşerdi Fadime’m.

Pilavın içine düşen böceği ayıklayıp da sofraya koyduktan sonraki hınzır gülüşünü görseydiniz siz de anlardınız bir suç işlediğini. Bir yalanı beceremezdi Fadime. Şimdi diyeceksiniz ki bu da bir hizmetkârlıkmış. Evet, doğru, bu hayatı da bir hizmetkârlıktı Fadime’nin ama bir farkla. Sütü yoğurdu satıp kırptığı paradan oğlunun cebine harçlığı koydu mu, yere çömelip sırtını duvara yaslar, yüzünde güller açar. Gülerken kıstığı gözlerinin aralığından bir sarhoşluk hali gibi ışıl ışıl dünyanın hazzına dalardı Fadime her defasında. Yaşadığı bu duygu haline ben sarhoşluk diyeyim, siz Analık deyin… Ben böyle olağanüstü güzel mutluluk yaşayan birini daha görmedim.

Ana olmak mıydı ona bu sarhoşluğu yaşatan? Yoksa mutluluk muydu onu böyle sarhoş eden, ben de bilemiyorum. Ama ne yorgunluğu kalırdı ne kırgınlığı ne de ağrıyan dizlerinin ıstırabı. Sırtında çektiği çırpıyı da unuturdu, yediği dayağın sancısını da, elini kesen otu da, ayağını vurduğu taşı da, kiraz ağacının en tepesinde gözüne inen karartıyı da unutur, güler geçerdi Fadime’m. Daha dün saçından sürüklendiği evin avlusu, cennetten bir köşke dönerdi gözünde.

 

Fadime ana yeni

“GET GURBAN OLDUĞUM; BURALAR HEP TUVAR”

Bütün acıları yitip gittiyse de anlam veremediği dizlerindeki romatizmanın sancısı, tazelenip tazelenip çıktı karşısına.”N’oluyu bu soyhalara bilmiyim ki? Heç mi bunun bi ilacı yoh ?”der dururdu. Namazı bırakmasındaki en büyük etken de buydu aslında. Orucu tutup namazı bıraktıysa da Allah ile dostluğu baki kaldı Fadime’nin. Ağasının evinden kalma alışkanlık, ahırın kapısına oturup burası serin deyip azcık da rüzgâr esti mi ”Kanadını sevem, kanadını sevem”diye selam yollardı göklere. Tabi yağmur biraz fazla yağınca”Gurban olduğum, buralarda bişi yok, hep tuvar. Ulu dağlara, ulu dağlara, ekin olan yerlere…”diye serzenişlerini de unutmadım. Her daim canı gibi yanında bildiği, her lafında ”Ben Allah’tan korkarım” dese de korkmayıp dostluk kurduğu, sevincini hüznünü açıp döktüğü Allah’tan başka kimsesi de yoktu zaten.

Ezasını cefasını çektiyse de Allah da elini boş bırakmadı Fadime’nin.

Süleyman sözünü tuttu. İyisiyle kötüsüyle büyüttü Fadime’nin oğlunu. Bakmalara doyamazdı yakışığına, fidan gibi bir delikanlı yetiştirdi Fadime. Oğlu, mahalleden çıkıp köşeyi dönmeden kapılardan içeri giremezdi. Oğlu askerden gelip işe güce girince, eli ekmek tutup biraz para kazanınca, kimseye de muhtaçlığı kalmayınca daha fazla çekemedi anasının yediği dayağı. Çarmuzu’dan kalma yeni tanıştığı, amcasının demesiyle zaten üvey baba da Alevi’ydi. Bir Müslüman (!) kız bulup evlendirdiler Fadime’nin fidanını. Fadime de ne düğününü gördü ne gelinini.

Gel zaman git zaman Fadime’nin demesiyle ”Yağmurlar yağdı, yarıklar tutuldu” Süleyman da Fadime de yaşlandı, torunları boyları kadar oldu. Oğlu kadar olmasa da ona yaptığını torunlarına, mahallenin çocuklarına, kedilerine, kuşlarına yapmaya başladı Fadime. Ziyaretine gittiğimde mahallenin on –on beş kedisi hangi evin kapısındaysa işte Fadime oradaydı, herkes de böyle bilirdi bunu.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Analık yapmak zor zanaat, anasız büyüdükten sonra analık yapmak daha zor bir zanaat. İşte bu bütün hücrelerini çevreleyen analık etme dürtüsüyle bizim Fadime, oldu sana Fadime Ana. Şimdi de diyeceksiniz ki ne alakası var bu anlattıklarınla bu mezarın? Şu anlattıklarımın hepsini Allah’tan bilip” Benim şansım kırık’ ‘diyerek gülüp geçen Fadime, ah Fadime ah, bu kadar mı şansın kırık? Daha gelemedik bile konuya. Oğul, evlendikten bir iki yıl sonra çok sevdiği üvey ağabeyini kıramayıp barıştı üvey babasıyla. Fadime’nin yüreğinin kanatlanıp uçtuğu gün, yeniden doğduğu gün, dişiyle tutup çektiği bir ipin ucunu görür gibi karşıladığı gün. Allah’ın böyle güzel günleri de mi vardı Fadime’ye gösterecek?

”Eh işte, gelin de ne atılacak ne tutulacak” derdi Fadime. Sonunda geliniyle de tanıştı oğluyla da buluştu. Yaşlandığında ne dayak kaldı ne hasret. Komisere verilen kız hariç, herkesle kucakladı bu yeni hayatını. Evinin işine kızı, ağır işlerine de eniştesi yetişti. Zaten ne gün gördüyse de eniştesinden gördü.” Herifin bi şesi yok ama vurucu kırıcı değil, hem kız gözümüzün önünde olur, diyerek ikna etmiş dedemi. Kızını kendi gibi beş kardeşle yetim büyüyen komşu oğlu Ayhan’a, yani babama vermeye. Yine dediği gibi de oldu Fadime’nin ama dediği gibi olmayan aklına bile gelmeyen bir şey daha oldu.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

“ÖLÜRSEM SALACAMA SİCİM OLMAYAN OĞUL”

 

Elli yaşına kadar ev yerine meyhaneye, cami yerine pavyona giden oğul, bir furyaya kapılıp tarikata girince işin rengi değişti. Yeni edindiği bilgilere göre üvey babası gibiler kefere, öz anası Fadime gibiler ibadetsiz fakıh, bacısı gibi saçı görünenler cehennemlik. Bunlara emri bil maruf nehyi anil müker yapmayan Müslüman’a da farzı kifayeyi terk etmiş günahkâr deniliyordu.

Hal böle olunca, bir çatışma kaçınılmaz oldu. Fadime’nin çatışmadan, çekişmeden korkusu yoktu ya karşısındaki oğlu olunca eli ayağı kesildi. Dilleri lal oldu. Ne desin Fadime? ”Benim oğlumun kafası yok, ne deseler ona inanıyor” dedi durdu. Kaç zaman oğul anasını, kendi kavlince imana, yeniden namaza; anası da oğlunu insana, hayata davet edip durdu.

Oğlunun kendine sırt çevirmesi öyle saplandı ki ciğerine ne biz ne kendi teskin edip çıkaramadık içinden bu acıyı. ”Kâğırt ettiler oğluma, oğlumun insaniyetliği iyiydi, oğlum merhametliydi” dedi durdu. Bayramdan bayrama vazifesini yapar görünen oğul, arayı uzatınca oğlunu rüyasında gören Fadime, ille de oğluma götürün beni diye tutturdu. Ne dediysek ne yaptıysak tutamadık oğluna doğru uçan bu ana yüreğini, götürüp teslim ettik oğluna. Akşamına ne olduysa felç geçirip hastaneye götürdüklerinin haberini aldık. Bir ay hastanede, iki ay evimizde misafirimiz olduktan sonra felçli Fadime, canını Hakk’a teslim etti.

O, canını Hak’a teslim etti ama biz cenazesini oğluna teslim edemedik. Zira anan öldü diye çağırdığımız oğulun yeni edindiği dini bilgilere göre (zannımca İbn-i Abin’in yazdığı Karafi’den olmalı): Eğer bir kimse, anası da olsa fakıh olduğunu yani açık açık günah işlediğini bildiği bir kişinin cenazesinin başında durursa, onu gömerse, onun cenaze namazını kılarsa, hatta rahmet olsun bile derse, demiş olur ki:

Allah’ım sen bunlara rahmet etmeyeceğini bize bildirdin ama bir daha düşün. İşte o zaman da Allah’a eksiklik isnat etmiş olur ki o da o kişiyi cehennemlik yapar. Cehennemlik olmaktan korkan oğul, cenazenin başında da durmadı, ucundan da tutmadı, gömmeye de gelmedi, rahmet de dilemedi, dua da etmedi, namazını da kılmadı, taziyesini de kabul etmedi. Bırakıp anasının ölüsünü bir leş gibi orada, yürüdü gitti evine… Hal böyle olunca bu mezar işi de bana düştü. Ben de kendi bildiğim gibi yaptım bu işi. O, çok sevdiği bir çocuğa dokunur gibi okşadığı ceviz ağacından yapılma mezarda, hatırlamak istediğim gibi salıncakta sallanırkenki haliyle, gri gözlü, buğday tenli küçücük bir kız gülüşü varken yüzünde Fadime’nin. Fadime Ananın…

 

Fadime ana salıncakta

Dilime Ahmet Telli’den bir şiir takılır:

“Gün biter gülüşün kalır bende

anılar gibi sürüklenir bulutlar

Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır

yarım kalan bir şiir belki de”

 

 

Deniz KENDİRLİ 06.05.2016

 

 

351
One thought on “Elaziz’in Sıçanuşağı köyünden Malatya’nın Barguzu’suna Fadime Ana…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir