Çar. Ara 1st, 2021

 

 

Hasan GÜL

1947 yılı, Şubat ayı sonları. Yerde yarım metre kar var. Kar bir taraftan yağıyor, bir taraftan havaların ısınmasıyla, yağmurların yağmasıyla eriyor. Çatısız, toprak örtülü okulumuz damlıyor. Bizler, kitaplarımız, defterlerimiz ıslanıyor. Bu durumlarda eğitmenimiz Hüseyin Bakır, güçlü olan bir iki arkadaşımızı, damı loğlamakla görevlendirirdi. O gün nedense bu yola başvurmadı. Biz bir gurup birbirimizi kovalıyor, boğuşuyoruz. Bu arada İzzettin Doğan ( Prof. Dr. İzzettin Doğan) bizim Mamazar köylü, bizden birkaç yaş büyük, uzun boylu Hanifi Bozduman’ı arkadan iterek damdan düşürdü.

Arkasından saçağın başına koştuk. Hanifi, küreleme sonucu oluşan kar yığınının üzerine düşmüş, bir sakatlık olmamış gibi, ayağa kalkmış, üstünün karlarını temizliyordu. Bir ara kafasını kaldırdı, kin dolu gözlerle bize baktı, belki de, İzzettin’i aradı ya da bize öyle geldi. Okula girdikten birkaç dakika sonra eğitmenimiz bizi içeri çağırdı. Davranışlarından, bize bakışlarından bize çok kızdığı anlaşılıyordu. Hiç konuşmadı. Eliyle beni işaret ederek “Gel” dedi. Sınıftan çıktı. Ben de peşinden çıktım. Doğru odunluğa gitti. Ben de, peşinden odunluğa girdim. Odunların içinden, uzun, düzgün iki odun seçti bana verdi. İnce, uzun, sopa gibi bir odunu da kendisi aldı sınıfa girdik. Hiç kimse konuşmuyordu. Kendisi de konuşmuyordu. Ben yanında ayakta bekliyordum. Tek kız arkadaşımız, İzzettin Doğan’ın ablası Kadime’yi çağırdı. Kadime de yanımıza geldi. Herkes şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Kadime ile bana anlatıyor. “ Herkes sırasıyla gelecek, burada sırt üstü yatacak, bacaklarını kaldıracak, siz bacaklarını bu iki sopanın arasına alacak, sıkacaksınız, bacaklarını kurtarmasına fırsat vermeyeceksiniz, diye bizi tembih etti.

Sırasıyla arkadaşlarımızı çağırdı, anlattığım pozisyonu aldırdı, ayakkabısız ayaklarının tabanına, herkese eşit olmak şartıyla, hatırladığım kadarıyla beşer sopa vurdu. Her halde acıtır gibi vurmuyordu. Çünkü ağlayan, sızlayan, tepki gösteren yoktu.  Sıra asıl adını hala bilmediğim, Paşa- Gudul adındaki bir arkadaşımıza sıranın altına kaçtı. Eğitmen bacağından yakaladı, çekti. Gudul, sıra ile birlikte sürüklendi. Falakaya yatırılmaktan kurtulamadı. Falaka sırası devam ederken bir taraftan kendimi düşünüyorum. Acaba bana torpil geçer mi, diye içimden geçiriyorum. Kadime zaten sopa yemeyecekti. Herkes falakadan geçirilmişti. Eliyle Bayram Gökbulut’u çağırdı, elimdeki sopa uçlarını ona tutturdu, beni de falaka dayağından geçirdi. Arkadaşlarım uzun zaman benimle dalga geçmişlerdi.

Yıllar geçmişti, bu anımızı aramızda arkadaşlar aramızda, zaman zaman eğitmenimizin olduğu ortamlarda anlatır gülerdik. Kendisi de bunu ne kadar hak ettiğimizi ciddi anlatırdı. Büyüdük, okuduk iş güç sahibi olduk ama hep bir birimizi aradık. Yıllar sonra ben Yeşilyurt Merkez Atatürk İlkokuluna müdür olarak atandım. Bu konuyu, birlikte olduğumuz arkadaşlara anlatır gülerdik. Bunların arasında Yeşilyurt Belediye Başkanı, Eğitimci, değerli insan Ahmet Atılgan ve çok sevdiğimiz kaymakam Tayfur Özşen de vardı. Okul müdür yardımcım merhum Hüseyin Öztüfekçi mutemedimizdi. Her ay ilçenin bütün öğretmenleri büromuza gelir maaşlarını Hüseyin den alırlardı. Eğitmenim de böylece her ay bize uğrar, bizi güldürür, eğitici hikâye ve fıkralarıyla ders verirdi.

Bir gün karlı soğuk bir kış günü, Belediye Başkanımız Ahmet Atılgan ve Kaymakam Tayfur Özşen bize çay içmeye gelmişlerdi. O gün, aynı zamanda maaş dağıtım günüydü.  Mutemet odanın bir köşesinde o işini yapıyordu. Belediye başkanı benim koltuğuma, Kaymakam müdür yardımcısını koltuğuna oturmuş, çay içiyor sohbet ediyorduk. Ben de ikisinin arasında pencere önünde ayakta duruyordum. Eğitmenim içeri girdi. Üşümüştü, ellerini ovuşturuyordu, hemen gittim, hoş geldin dedim. Bir sandalye getirdim, sobanın yanına oturttum. Yerime geçtim. Kaymakam kendini tanıyordu, hoş geldin dedi. Belediye başkanı da hoş geldin dedi. Öğretmenlere göre yaşlı gördü ki , “Kim” diye bana sordu. Ben de, Eğitmenim Hüseyin Bakır dedim. Bir sandalye istedi, çay bardağı elinde eğitmenin yanına oturdu. Eğitmene de çay gelmişti. Bardağı almasına yardımcı oldu. Olacakları, diyaloglarını biraz tahmin ediyorduk ama yine de ilgiyle bekliyorduk. Hal hatır faşından sonra kendisini tanıttı, yavaş yavaş söze girdi. “Hocam bu müdürü falakaya nasıl yatırdın bize bir anlatır mısın?“ dedi. Reise uzun uzun baktı. “Kendisi anlatmıştır, benim anlatmama gerek yoktur.” dedi. Reis,” Kısaca anlattı ama siz bir anlatsanız.” dedi. Eğitmenim gülerek “ Benim bildiğim Hasan, kısa anlatmaz, kim bilir neler katarak ballandıra ballandıra anlatmıştır.” dedi. Arkasından Hüseyin canım şu benim paramı cebime koy gideyim, bunlar bana suç işletecekler.” dedi. Hüseyin parasını hazırlamıştı. Saymak istedi, “Saymaya gerek yok.” dedi. Hüseyin parayı cebine koydu, çengelli iğneyi taktı. Kalktı. Reis, “Öpebilir miyim?” dedi. “Tabi” dedi. Reisle, kaymakamla öpüştü. Ben, beraber çıktım kapıya kadar götürdüm, elini öptüm, yolcu ettim. Eğitmenimin mekânı cennet olsun.

 

337

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir