Cts. Eki 24th, 2020

 

 

 

 

                                                                                                          6 Mayıs 1972

 

Baba,

 

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

 

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.

 

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

 

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

 

Seninle düşüncelerimiz ayrı; ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye`de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum.

 

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

 

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

 

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

 

Oğlun Deniz Gezmiş

Merkez Cezaevi

 

İDAMLARINDA BİLE İŞKENCE ETTİLER

 Avukatları Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan odaya girdiklerinde Deniz`in yüzü aydınlandı. Gülümsedi onlara: “Hoş geldiniz, dedi. İyi ki geldiniz. Filtreli sigara içiyordu Deniz. İki gün öncesine kadar, birinci sigarası içiyorduk. Sonuç belli olunca, hiç değilse iki gün, filtreli içelim, dedik."

 

 Deniz`in bulunduğu oda kalabalıktı. Çok sayıda subay vardı içeride. Gardiyanlar, Ankara emniyet müdürü, savcı, infaz savcısı, polis şefleri… Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında ölüm cezası veren Ankara Bölgesi Sıkıyönetim 1 Numaralı Askeri Mahkemesi`nin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi oradaydı. Merkez Komutanı General Tevfik Türüng de hazırdı…

 

Deniz`e bakıyorlardı. İnceden inceye inceliyorlardı… Deniz de onlara bakıyordu… İnfaz savcısı Topal Sami`ye seslendi. Deniz: "Ellerimi çözün, babama mektup yazmak istiyorum." dedi. Subaylar, sivil görevliler bakıştılar. İnfaz savcısı Sami Uğur: "Sen söyle Deniz, yazarlar…" Ellerini çözmediler. Bir daktilo getirildi. Deniz, darağacına bakarak, düşünüp sözcükleri tek tek seçerek mektubu yazdırmaya başladı. Deniz mektubunu, yüksek sesle yazdırırken oradaki kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Bitirdi söyleyeceklerini.

 

 Yeniden infaz savcısı Sami Uğur`a döndü:

 

 "Mektubu babama verirsiniz, değil mi?"

 

 -"Tabii Deniz. Bundan şüphen olmasın…"

 

 Savcı, denize doğru eğilerek

 

 -"Nasılsın Deniz?" dedi.

 -"İyiyim… Mutluyum, çok rahatım…" yanıtını verdi Deniz.

 -"Bizden bir isteğin var mı?"

 

-"Var, Yusuf ve Hüseyin`i görmek istiyorum. Gitmeden önce, arkadaşlarımla vedalaşmak istiyorum."

 Az sonra cezaevinin koridorlarında, zincirin betona değip sürüklenirken çıkardığı sesler duyuldu. Yusuf geliyordu. Yusuf odanın kapısına geldiğinde Deniz ayağa kalktı. Gülerek karşıladı arkadaşını. Elleri arkadan kelepçeliydi ikisinin de. İdam hükümlüsü iki yoldaşın son buluşması bir hüzün yumağıydı. Göğüs göğüse, yanak yanağa bir süre öylece kaldılar. Gülümsüyordu ikisi de. Birbirlerine bir şeyler fısıldadılar.

 

 Güldüler. Gülerek bakıştılar. Gülerek ayrıldılar: -"Güle güle Yusuf". -"Güle güle Deniz". Yusuf`u odadan çıkardılar. Az sonra, pranga zincirinin betona değmesiyle çıkan yeni sesler duyuldu. Giderek yaklaştı. Odaya girdi. Gelen Hüseyin`di. Onun da elleri arkadan kelepçeli, ayak bilekleri prangalıydı.

 

Boyunlarıyla birbirine sarılmaya çalıştılar. Birbirini yanaklarından öptüler. Ve gülerek birbirine, "Güle güle" dediler. … Deniz`i ayağa kaldırdılar. Ceplerini boşalttılar.

 

Deniz: "Parkam nerede?" diye sordu. Burada, dedi biri.

 

 -"Onu, babama verin". İnfaz savcısı, mahkemenin ölüm cezasına ilişkin kararını okudu. Savcı sordu:

 

-Bu karar sana mı ait?

 – “Sizi tanımıyorum.." Deniz, savcının sorusu üzerine, son kez direndi. Başı yukarıya kalkıktı. Gözleri kısıldı.

 

-"Bu kararı reddediyorum, kabul etmiyorum!”

 Savcı, mahkemece verilen kararın, Askeri Yargıtay’ca onandığını söylemekle yetindi. İnfaz savcısının işareti üzerine, masanın üstünde duran gazete kâğıdından paket açıldı. İçinden beyaz patiskadan yapılma kolsuz, uzun bir gömlek çıktı. Gömleği Deniz`in başına geçirdiler.

 Deniz`in ayağındaki botların bağı çözüktü. Buyruk veren bir sesle -"Bağları bağlayın!" dedi. Sonra darağacına giderken tanıklık yapmaları için bulunmalarını istediği avukatlara dönerek

 

 -"Cezaevinden yangından mal kaçırırcasına, kaptılar bizi. Postallarımın bağını bağlamaya bile zaman bulamadım. Bari şimdi bağlasınlar. Asıldığımda, postallarım ayağımdan düşsün istemiyorum…" Bir görevli, Deniz`in ayakkabılarının bağlarını bağladı.

 

İnfaz savcısı

 

-Hadi Deniz, dedi. Avukatlarına baktı.

 

-"Hoşça kalın, herkese bütün devrimcilere selam…!"

 Yürüdü.. İki yanında birer gardiyan vardı. Gardiyanlar kolunu tuttular.

 

 Bırakın, diye bağırdı. “Bırakın, kendim giderim!"

 

 Koridorları geçti. Arkasından 20-30 kişi yürüyordu. Deniz, avluya çıktı.

 

Duvar dibine kurulmuş ve hafif aydınlatılmış darağacına doğru yürüdü. Masaya, oradan da duraklamadan tabureye çıktı. Başını öne uzatarak ilmiği kendi boynuna geçirmek istedi, başaramadı.

 

Masanın başında bekleyen cellat, ilmiği iki eliyle çekti, genişletti, Deniz`in boynuna geçirdi.

"-Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın halklar, yaşasın isçiler, köylüler, kahrolsun emperyalizm!" Ali Elverdi, çek diye bağırdı. Cellat öne atıldı.. Tabureyi çekti..

Deniz Gezmiş'e idamda işkence etmişler…

 Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatı Halit Çelenk, idam günüyle ilgili hiç bilinmeyenleri ilk kez açıkladı. (2007)

 Bugün 87 yaşında olan, 5 yıldır kanser ve astım tedavisi gören, bir dönemin tanığı Avukat Halit Çelenk, Ankara Bahçelievler'deki evinin kapılarını Akşam'a açtı. 68 kuşağının önderleri, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın, 6 Mayıs 1972 sabahı Ankara Ulucanlar Cezaevi'nin avlusunda darağacına gidişlerine Avukat Mükerrem Erdoğan'la birlikte tanıklık eden Çelenk, "İdam Gecesi Anıları" adlı kitabında dahi söz etmediği önemli bir olayı Akşam'a anlattı. Çelenk'in "Bir türlü gözümün önünden gitmiyor" dediği saatler şöyle:

 

 YUSUF, PENCEREDEN İZLEDİ

 

 Ulucanlar Cezaevi'nin avlusunda kurulan darağacı, başgardiyanın odasının penceresinden net bir şekilde görülüyordu. Biz cezaevine geldiğimizde Deniz, bu odaya alınmıştı ve pencerenin tam karşısındaki koltukta oturuyordu. Deniz'in biraz sonra can vereceği darağacı, tam karşısında duruyordu. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Deniz'i darağacına çıkardılar.

İnfaz sürerken, odaya Yusuf'u getirdiler. Yusuf, pencereden Deniz'in son nefesini verişini izledi. Yusuf infaz edilirken de, Hüseyin'i odaya getirdiler ve o da Yusuf'un infazını saniye saniye gördü. Bunu kitabımda bile yazmadım, sadece Yusuf Aslan'ın, "Duydum Deniz'in sesini" sözlerine yer verdim. Biraz sonra aynı darağacında ölecek birine, arkadaşının infazını seyrettirmekten daha ağır bir işkence olabilir mi?

 25 DAKİKA CAN ÇEKİŞTİ

İnfaz kesinleşince darağacında can vermenin ne kadar süreceğini düşündüm. Hukuk Fakültesi'nde okuduğumuz "Adli Tıp" kitabında, asılarak ölümün birkaç dakika içinde gerçekleşeceği yazıyordu. Deniz'in infazını unutamıyorum. Deniz'in can vermesi tam 25 dakika sürdü. 87 yıllık yaşamda geçirdiğim en kötü zaman dilimi olan o dakikalardaki çaresizliğimi anlatamam.

 Avukat arkadaşım Mükerrem Erdoğan'la birlikte cezaevi doktoru ile tartışmaya başladık. Bunu fark eden cellat, yanımıza yaklaştı ve "Deniz çok ağır olduğu için ip kopmasın diye çift ilmik kullandım. İnfaz, çift ilmik kullandığım için uzadı." dedi. Birkaç dakika içinde sona erecek olan infazın, çift ilmik atılarak 25 dakika sürmesinin adı da, "işkencedir". Cellatın açıklamasından sonra duruma itiraz edince, Yusuf ve Hüseyin'in infazlarında tek ilmik kullanıldı.

87 YILIMIN EN ZOR ANI

 

 Halit Çelenk, idam gecesini "87 yıllık yaşamda geçirdiğim en kötü zaman dilimi olan o dakikalardaki çaresizliğimi sizlere anlatamam" sözleriyle ifade etti. Çelenk idamın üzerinden 35 yıl geçmesine karşın o geceyi dair her şeyi çok net hatırlıyor.

 

 MAHKEME BAŞKANI SİGARA İÇTİ

 

 Denizlerin idamı sırasında gözümün önünden gitmeyen bir başka sahne ise, idam cezasını veren mahkemenin başkanı Ali Elverdi'nin, bir ağaca dayanarak sigara içmesidir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin darağacına doğru yürürlerken Elverdi, sigarasını tüttürüp havaya üflüyordu. Ben bu davranışı da, bir işkence olarak tanımlıyorum. Çünkü o sigara acı değil, bir keyif sigarasıydı.

 

DENİZ'İN AYAKLARI MASAYA DEĞDİ

 Deniz, sehpaya çıkarıldıktan sonra ayaklarının altındaki tabureyi kendisi tekmeledi. Tabure masanın üzerinde bir süre döndükten sonra düştü. Ancak Deniz boşlukta asılı kalmadı. Çünkü boyu uzun olduğu için ayakları masaya değiyordu. Bu durumu gören Savcı Yardımcısı Veysi Sami, cellatı uyararak, "masayı çek, masayı çek" diye bağırdı.

Bu süre içinde Deniz'in bilinci büyük bir ihtimalle yerindeydi. Darağacındaki kişinin o saniyelerde neler yaşadığını düşünebiliyor musunuz? Deniz'in boyunun uzun olduğunu bile bile, ayaklarının değeceği bir masa konulması, "işkence"den başka hangi sözle açıklanabilir?

 

“Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.”

 

 

434

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir