Sal. Kas 24th, 2020

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

Babasının bir fotoğrafı için gözyaşı döken Recep dede

 

Sultan KILIÇ

 

Çırmıhtılı Recep Coşkun, 2016 yılında 85 yaşında olduğunu ifade ediyor. Çırmıhtılı ünlü gazelhan Hakkı Coşkun’un amcası oğlu. Karahasanlar sülalesinden Karabacak lakaplı Mehmet Coşkun’un oğlu.

Mehmet Coşkun’la Ayşe Toprak, birbirlerine sevdalanırlar. Daha doğrusu Ayşe kız, delikanlı Mehmet Coşkun’un sesine vurulur. Mehmet; Gedik’te türküye başlar, tüm bülbüller ve de tüm Çırmıhtılılar, Karabacak Mehmet’i dinler.

Bayram Coşkun’un oğlu Mehmet Coşkun, Ayşe’yi babasından istetir. Defalarca dünürcü yollar, hatırlı kişileri aracı koyar. Ayşe’nin babası; Nuh der, peygamber demez. Dünya güzeli kızını, daha varlıklı aileye gelin etmeye niyetlidir.

Mehmet, Ayşe’sine haber yollar. Ayşe, bohçasına koyduğu iki fistan çeyiziyle bir gece yarısı, yanık sesli gazelhan Mehmet’ine kaçar.

Bu durum, Ayşe’nin babasını çok öfkelendirir. Öç almak için yanıp tutuşan baba, kızı Ayşe’yi Mehmet’in elinden alır. Sadece üç ay birlikte olabilen çift, zorla koparılır. Birbirlerine hasretlikleri, her geçen gün artar, alevlenir. Ama engel baba zengindir, güçlüdür, kararlıdır.

Mehmet, Ayşe’sinden koparılmanın acısıyla esrar içmeye başlar. Bir yandan da yanık türkülerini, gazellerini söylemeyi sürdürür.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

RECEP BEBEK, ÖNCE CAMİ AVLUSUNA TERK EDİLİR

 

Bu arada Mehmet, askere çağrılır. O günkü koşullarda mektupla haberleşmek bile mümkün değildir. Askerden haber almak, ancak o birlikte askerliğini tamamlayıp memleketine dönen biri varsa mümkündür. Bir süre sonra Karabacak Mehmet’in askerde öldüğü söylenir dilden dile.

Ayşe’nin yüreğine bir köz düşer. Göğüs kafesine Beydağları çöker, nefes alamaz olur Ayşe. Gözünün yaşı dinmez. Karnında da Karabacak Mehmet’in aşk meyvesi bebeğini taşımaktadır.

Günü tamam olur Ayşe, baba evinde bir oğlan bebek getirir dünyaya. O zamanın Çırmıhtı’sında baba evinde çocuk dünyaya getirmek ağır mı ağır bir yüktür. Ana baba için de baba ocağında doğum yapan genç anne Ayşe için de yüzü yere baktıracak bir durumdur.

Mehmet askerdeyken ölüm haberi gelmiştir. Ama aslında Mehmet ölmemiştir. Ayşe’nin babasına gün doğmuştur. Yoksul damattan ölüm haberiyle kesin kurtulmuştur. Mehmet’in karısı Ayşe’yi başkasıyla evlendirirler. Karabacak Mehmet, askerden gelip karısının başkasına verildiğini duyunca kahreder her şeye.

Ayşe’nin babası, yeni doğan Recep bebeği, Ayşe’nin elinden alarak Çırmıhtı’daki Hamidiye Camiinin avlusuna bırakır. Sabah namazına gelen cemaat, avludan yayılan bebek ağlamasıyla irkilir. Yeni doğmuş bebeğin eski bir beze sarıldığını gören cemaat avluda toplanır, çare aramaya başlar.

Cemaatin başında da Abdullah Ağa vardır. Bozogiller vardır, ileri gelenler toplanır yeni doğan kundaklı bebeğin etrafına. Ayşe gelinin babasını çağırırlar. Hacı Toprak,  bu bebeği buraya sen terk ettin. Madem bebeği babasına vermiyorsun, o zaman torununa sahip çıkacaksın, diye baskı uygularlar. Dedesi, Minik Recep’i Ayşe’nin bacısına yani Recep bebeğin teyzesine verir bakması için.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

RECEP BEBEK, ÇIRMIHTI ÇAYINA ATILIR

 

Birkaç gün sonra Çırmıhtı’nın güneyinden akan çayda yine bebek ağlaması duyulur. Bu kez de teyzesi Emine Toprak Kalaycı, ben kendi çocuklarıma baktım da bu mu kaldı, diyerek Recep bebeği beşiğiyle birlikte çaya atar. Recep dedenin söylediğine göre Gandiğin pınarın olduğu yere yakın bir güzergâhta çaya atar. Suya kapılır gider, hepimiz kurtuluruz, diye düşünür. Recep dedenin dediği gibi öldürmeyen Allah öldürmez. Recep bebek, bu kez de derede boğulmaktan kurtarılır ama kurtarıldığına bin pişman edilecektir nasıl olsa.

Başına gelenleri aktarırken 85 yaşındaki Recep dede, gözyaşlarını tutamıyor. Dizini yumrukluyor:

“Yüce dağ başında bir guzu meler

Anasız bebeği kim gelir beler” diyor.

Recep, zalim dedesi tarafından anasına da babasına da gösterilmez. Anası Ayşe Toprak, evlat hasretiyle yanar tutuşur. Mehmet’inin hasretini bastırmıştır evlat hasreti.

Zalim babası, kızı Ayşe’yi Mehmet’ten uzaklaştırmanın yolunu da bulmuştur. Ayşe, Banazılı İbrahim Boyacı’ya eş olarak verilir. Böylece hem Ayşe’nin başı bağlanmıştır hem de Ayşe, oğlu Recep’ten ve sevdalısı, ilk eşi, ilk göz ağrısı, evladının babası Mehmet Coşkun’dan uzaklaştırılacaktır.

Ayşe’nin bir oğlu da Banazılı İbrahim Boyacı’dan olur. Yeni bebek, Ayşe’nin oğul hasretini, sevdiği Mehmet’inden zorla koparılma acısını dindirmez.

Bu arada Mehmet Coşkun da oğlunu uzaktan takip etmeye çabalar. Ayşe’sine asla yaklaşamaz ama onu da uzaktan hep izler. Merak eder, gelenden gidenden üstü örtülü sorularla haber almaya çalışır.

 

ADANA VALİSİNİN KIZI, ÇIRMIHTILIYA ÂŞIK OLUNCA

 

Öyle bir an gelir ki Karabacak Mehmet, Çırmıhtı’ya sığamaz olur. Adana’ya marangoz olarak çalışmaya gider. Adanalı bir toprak ağası, o yıllardaki Adana valisinin konağına yakın bir yere konak yaptırmaktadır. Çırmıhtı’nın bahçalarında bülbüllerle yarışan, Gedik’te söylediği türkülerle tüm Çırmıhtılıları mest eden Mehmet Coşkun, inşaatta hızar çekerken de türkü söylemeyi sürdürür.

Engel tanımayan, ırmaklar kadar gür sesi; kalbe dokunan türkü sözleri, valinin genç ve güzel kızını çok etkiler. Genç kız, her gün bu güzel sesli marangozun inşaat alanına gelmesini bekler. Mehmet, türkü söylemeye başlayınca valinin güzel kızı da balkona çıkmaya başlar. İçeride dinlemekle yetinmeyince valinin kulağına kadar ulaşır, kızının bu yanık sesli Malatyalı delikanlıya hayranlığı.

Kızının bir inşaat işçisine vurulmasını hazmedemeyen vali, öfkeden kudurur. Kızına uyguladığı baskı, ters teper. Kızı intihar etmeye kalkışır. Mehmet’i yaka paça makamına getirterek tehdit eder. Derhal Adana’yı terk edeceksin, aksi halde tüm dişlerini avucuna dökerim, diye kükrer. Tüm jandarmayı üstüne salarak öldürmekle korkutur.

Mehmet de patronu olan ağaya, Malatya’ya dönmek zorunda olduğunu bildirir. Gerçeği öğrenen ağa, bunu onur sorunu yaparak valiye kafa tutar. Benim konağım bitmeden marangozum hiçbir yere gitmeyecek, der. Adanalı toprak ağası, validen baskındır.

Kendisine genç ve güzel bir hanımın ilgi duymasından memnun olmuştur elbet Malatyalı delikanlı Mehmet Coşkun. Ama hem davul dengi dengine olmalıdır. Hem de onun kalbinde Ayşe’sinden başkasına yer yoktur.

Adanalı ağanın konağının yapı işleri bitince Mehmet, Çırmıhtı’ya döner. Bir daha Adana’dan yana dönüp bakmak mı? Tövbeler olsun, der. Uzaktan uzağa Ayşe’yi ve oğlu Recep’i takip eder. Recep’i anasına babasına göstermeyerek öç alırlar ama Recep’e sahip de çıkmazlar. Recep, beş altı yaşlarındayken Taftacık’ta, Karataş’ta kuzu gütmeye başlar. Yanlarına sığındıkları ailelerin kuzularını güder sabahtan akşama kadar. Mevsimine göre hep yaşının ve gücünün üstünde işlere koşulur.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

ŞELEĞİN ALTINDA GÖRÜNMEZ OLUR, SABAHA KADAR MEZAR KAZAR

 

Dağlardan odun, çırpı toplar. İple bağlayıp şelek ettiği odunların, çırpıların altında görünmez olur. Hızar çeker, marangozluk yapar. Yapı ustalarının yanında inşaat ameleliği yapar. Lağım temizler. Bahçe beller, odun yarar. Boyahanede, dabakhanede, dokumahanede, değirmende çalışır.

Kimin cenazesi kalkacaksa mezarı o kazar. “Birisi akşama yakın Hakk’ın rahmetine kavuşmuşsa, cenazenin defni ertesi güne bırakılır. Mevsim kışsa sabahtan öğleye kadar kazarım mezarı. Öğle namazından sonra mevta defnedilir. Ama mevsim yazsa, cenaze sıcak havada bekletilemez. Şimdiki gibi buzhane yok. Mezarı kolayca kazabileceğimiz iş makinesi de yok. Kazma kürekle adam boyu derinlikte mezar kazmak saatlerce sürerdi. Onun için gece kazardım sabaha kadar. Sabah hazır ederdim mezar yerini.” diyor şimdi seksen beş yaşında olan, bacağında ve belinde platinlerle yaşamak zorunda kalan, destekle güçlükle tuvalete kadar yürüyebilen Recep Coşkun.

 

Baba Mehmet Coşkun, kendini dağıtmıştır iyice. Öfkelendiği bir gün Çırmıhtı’nın kiraz bahçelerinin arasında sitemli bir türkü söyler. Kadınların yoğurtlu sarma için kiraz yaprağı toplama zamanıdır. Bahçelerin birinde Ayşe de diğer kadınlar gibi kiraz yaprağı toplamaktadır. Mehmet Coşkun’un ırmaklar gibi gür sesi Çırmıhtı’dan Kündübek’e kadar yankılanır:

 

“Gidiyim gidiyim haberin olsun

Bağında bahçende güllerin solsun

Yeni bir yar sevmişsin mübarek olsun

Ben de bir yar seveceğim, yüreğine dert olsun”

 

Bunu duyan Ayşe’nin dalı kolu kırılır. Başından kaynar sular dökülür. Mehmet’i başka yar sevecekmiş, diye boğulacakmış gibi olur. Yataklara düşer, her geçen gün sararıp solar, güçsüzleşir. Devlet hastanesine kaldırılır. Mehmet, hastane bahçesinde gizlenerek uzaktan bakar Ayşe’nin yattığı hastanenin duvarlarına. Onun benden başkasını sevdiğini bana göstermeden canımı al Allah’ım, diye yakarır Ayşe hasta yatağında. Çok geçmeden henüz otuz iki yaşındayken bu dünyadan göçer. Malatya’nın Kuyuönü Mezarlığına defnedilir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

ANASIZ KUZUYU HERKES DÖVER

 

Anam babam yanımda olsaydı beni dövebilirler miydi, diyor Recep dede. Çocukluk günlerini anlatırken gözyaşlarına boğuluyor. Artık seksen beş yaşında bir dede değil, beş altı yaşlarında bir çocuk şimdi. Analı babalıyken dedesi tarafından öksüz yetim bir hayata mahkûm edilen bir çocuk o. Dövdüler, sövdüler, en ağır işlerde ölmeyeceğim kadar ekmekle nefsimi körlediler.

Öteki çağalar gibi oyun oynayamadım. Mektebe gidemedim. Anama hiç sarılamadım. Babama sırtımı yaslayamadım. Saçıma ana eli değmedi, başımı baba eli okşamadı, derken çocuk gibi ağlıyor. Ellerini yüzüne kapatıyor.

Amcam oğlu Gıyasettin Coşkun okula giderdi. Okulda müsamere yaparlardı. Bana kendi elbisesinden ödünç verirdi. Ben de onunla sahneye çıkar türkü söylerdim, derken gözündeki yaşlarla gülümsüyor mutlu bir çocuk gibi.

 

“AMİM OĞLU HAKKI COŞKUN, ARTİS OLUP ATTAN DÜŞTÜ”

 

Hakkı Coşkun da amcası oğludur Recep Coşkun dedenin. “Hakkı, bir gün beni çağırtmış. Gittim yanına, ula yavrum, ben Serpil Çakmaklı’ynan film çevireceğim, dedi. Masaları donatmış. Hakkı Coşkun, iki kere de Hacc’a gittiydi. Cümbüşü, darbukayı getirdi. Çok kalabalık, ana baba günü. Bir kadeh rakıyı dikti tepesine. Vallah, duman attırdı. Bana, amim oğlu, seni de filme alacağım, dedi. Ben, o filmde yohum, dedim. Bu yaştan soyna artis olmah senin neyine, dedim. Diynemedi beni. Bankadan eski parayla 250 milyon lira çekti, filme yatırdı. Film çevirirken Hakkı’nın bindiği at, Hakkı’yı sırtından attı. Hakkı’nın gaburgaları gırıldı. Avradı da ölünce artıh iflah olmadı amim oğlu. Film uğruna hayatından oldu.” diyor.

Anasının memesini ememeyen, şefkatli ellerini saçlarında hissedemeyen, ana kokusunu hiç bilmeyen, ana kucağı nasıl bir yerdir hiç bilemeyen Recep; anasının ölüsünü de göremeyecektir. Yıllar sonra ziyaret edecektir anasının Kuyuönü Mezarlığındaki kabrini. Dertlerini, kendisine yaşatılan acıları, anasına babasına duyduğu yoğun hasreti, anasının kabrine sarılarak bir bir anlatacaktır gözyaşlarıyla ıslattığı toprak tümseğe…

Kendini bildiği beş altı yaşlarından bu yana seksen yıldır gün doğmadan güne başladığını. Sabah ezanından önce kalkarak abdest alıp namazını kıldıktan sonra çalışmaya başladığını. Yatsı namazından sonra da hemen yatıp uyuduğunu. Ölmeyecek kadar yemek yemeye alıştığını. Yokluk yoksulluk, kıtlık yıllarının içine işlediğini. Öksüz yetim olmadığı halde dede zulmüyle öksüz yetim bir çocukluğa mahkûm edilen bir çocuk olarak, aşırı tutumluluğu yaşam biçimi olarak sırtına giydiğini. Eskilerinden asla vazgeçemediğini. Karun hazinesini verseniz eline, bu hazineyi bile kıt kanaat harcayabileceğini anlatıyor Recep Coşkun dedenin kızı Şenay Hanım ve torunu Mehtap.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

ELİNİ ÖPTÜĞÜ, MEĞER BABASIYMIŞ

 

Kendi ifadesiyle onun bunun ahırında, samanlığında geceleyen; onun bunun en ağır işlerinde çalışarak büyüyen Recep’in askerlik zamanı gelir çatar. Tüm Anadolu’da olduğu gibi Çırmıhtı’da da askere gidecek olan genç; konu komşuyu, akrabaları, çarşı esnafını ziyaret eder. Delikanlı Recep coşkun da Çırmıhtı’da kime rastlasa askere gidiyorum, diyerek el öper.

Esnaftan birileri, karşıda çömelmiş tütün içen birilerini gösterir. Git, sağ baştakinin elini mutlaka öp, der. Recep de gider, hepsinin elini öper. Sağ baştakinin elini daha bir sıcak öper. Yüzüne daha dikkatli bakar. Onun da kendisini çok dikkatli incelediğini, başka türlü kucakladığını fark eder. Aileden bir tek yakınının olmadığı, kendisini askere uğurlamadığı bir garip askere gidiş öyküsüdür bu. Diğer askerlerin arasına karışarak kara trene biner. Malatya’dan Gelibolu’ya kara trenle dura kalka, indire aktara üç günde ancak varırlar.

O, başka bir sıcaklıkla kendisini kucaklayan, yüzünü ezberlercesine kendisine bakan adamın, babası, Karabacak lakaplı Mehmet Coşkun olduğunu çok sonra öğrenir.

Askerden döndükten çok sonra öğreneceği bir şey daha vardır. Ailenin iddiasına göre Recep Coşkun’un anasından miras kalan arazilerin, dayısı Terzi Ahmet Toprak tarafından adeta gasp edilmesiymiş. İddiaya göre Recep Coşkun askere gitmeden önce dayısı Ahmet Toprak, Recep’e senet imzalatır. Gerekçe de sen askerdeyken mülkler emin ellerde dursun, olur. Okula gönderilmemiştir; okuryazar değildir Recep. Recep de mülkler ben askerden dönünceye kadar dayıma emanet olsun, döndüğümde nasıl olsa bana anamdan kalan mirası geri verecek, diye güvenir. Ama iki yıl sonra askerden dönen Recep’e anasından kalan araziler verilmez. İddia budur.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

DÜŞMEYE GÖR, KAPINI AÇAN OLMAZ

Birine söz vermişsem mutlaka o sözü tutardım, diyor Recep dede. Gecenin hangi saati olursa olsun, komşulardan birinin bana işi düşse. Bahçemi suvar deseler ya da mezar kazılacak deseler. Onları asla geri çevirmezdim, işlerini yapardım. Şimdi kapımı açan yok. Düşmeye gör, damın deliğinde kalırsın. Bir tas su verenin olmaz. Allah razı olsun, işte bu kızım, bu torunum bana bakıyorlar, diyor. Ardından bir türkü tutturuyor. Konuşurken pek sesi çıkmayan Recep dedenin gırtlağından ırmaklar dökülüyor.

“Gınalı kekliğim endi pınara

Gırıldı sabanım galdım avara

Gız, geri dur ki atım sulana

Gız, atım delidir inme pınara”

 

“BABAMIN BİR FOTOĞRAFINI GÖRÜP DE ÖLSEM”

 

Askerden Çırmıhtı’ya döndükten sonra hasret kaldığı babası 1950 yılında vefat eder. Recep’i tarlaya çalışmaya yollarlar. Babasının cenazesine katılması, Recep’i köle gibi çalıştıranlar için iş kaybıdır. Hiç kavuşamadığı babasını, babası toprağa verilirken bile kucaklayamamıştır.

 

Ve şimdi seksen beş yaşındaki Recep Coşkun, Çırmıhtılı Karahasan sülalesinden Karabacak lakaplı babası Mehmet Coşkun’un bir fotoğrafına kavuşmak istiyor. Kadınların fotoğrafı çekilmezdi, o nedenle anamın fotoğrafı olacağını sanmıyorum. Ama babamın bir fotoğrafını bulsanız. Son bir kez babamın fotoğrafını görsem. Babamın fotoğrafını koynuma koyup öyle ölsem, diyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

Sohbetimiz doğaçlama olduğundan Recep dedenin türküleri de hazırlıksız. Böyle olunca da biraz yarım yamalak oluyor haliyle. Bu yaşta yine de sesi gür ve gırtlağını çok iyi kullanabiliyor. Eli kulağa atıp gözlerini yumarak başlıyor söylemeye:

 

“Kalk gidelim Leyla’m yolumuz uzah

Yolumuza gurmuşlar demirden tuzah

Başımıza geleni deftere yazah

Demedim mi Leyla’m sonu ayrılıh”

 

“Pınara vardım da pınar baştan gurumuş

Kimlere söylesem bir daş vururmuş

O guruyasıca gaderim beni bulurmuş

 

Nere gidem gönül senin elinden

Sanki benim mor sümbüllü bağım var

Zemheri ayında gül isdiysin benden”

 

Kızı Şenay Hanım, askeri kayıtlarda babamın fotoğrafı vardır umuduyla askeriyeye de başvurdum ama eski tarihlere ait belgelerin belli aralıklarla yakıldığı, o nedenle bulunamayacağı yanıtını aldım, diyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

RECEP, ÜÇ ÇOCUKLU SELAHA’YLA EVLENİR

 

Recep Coşkun, askerliğini yapmış, köyüne dönmüştür. Eskisinden daha çok çalışmaktadır. Ne iş olsa beceriyor, başarıyor, ekmeğini taştan çıkarıyordur. Öksüz yetim delikanlının başını bağlamak gerekmektedir. Kendisi gibi öksüz yetim büyümüş birini uygun görürler. Karakömezlerden Selaha (İmmihan), üç çocuğuyla dul kalmıştır. Bir ahırda çocuklarıyla hayata tutunma savaşı vermektedir. Recep’le Selaha’nın evlenmeleri uygun görülür.

Recep de gelir, Selaha ile üç çocuğunun yaşadığı ahırda birlikte kalırlar. Artık daha çok çalışması gerekir. Selaha da boş durmaz; bağda bahçada, tarlada hep birlikte çalışırlar. Selaha ile Recep’in iki erkek, bir kız çocukları olur. Böylece çocuk sayısı altı olmuştur.

Oğullarından biri askerdeyken Recep Coşkun’un eşi Selaha hastalanır, yataklara düşer. Felç olur. 1977’de vefat eder. Asker oğula anan öldü, diye acı haberi veremezler. Gurbet ellerde perişan olmasını istemezler. Askerden terhis olup eve gelen oğul, evde anasını arar. Anasının öldüğünü öğrenen oğul, doğruca mezarlığa gider. Üç gün mezarlıktan getiremezler. Mezarı tırmalayarak açmak, anasını görmek ister.

Bu oğul, dedesi Karabacak Mehmet gibi keyif verici maddeler, içki içer. Müzmin bekârken kırklı yaşlarda evlenir. Malatya Şeker Fabrikasında mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır. Akciğer kanserine yakalanır. Uzun bir hastalık ve tedavi sürecinin ardından 2008’de bu dünyadan göçer.

Recep Coşkun; ana acısı, baba acısı, eş acısı, evlat acısı, yoksulluk acısı tatmıştır. Hep yüce yaratana şükretmiştir. Recep, hep çalışır. Kıt kanaat geçinir. Ertesi gün savaş çıkacakmış, kıtlık felaketi yaşanacakmışçasına elindekileri biriktirir. Hiçbir şeyi atamaz, her şeyi biriktirmeye gayret eder.

Belindeki ve bacağındaki kırıklardan dolayı artık çalışamayan Recep Coşkun, Malatya Şeker Fabrikasında mevsimlik işçi olarak çalışırken vefat eden oğlunun emekli maaşıyla geçinmektedir. Yıllar önce Recep dedenin Çırmıhtı’daki kerpiç evine yedi kere hırsız girdiğini söylüyor kızı Şenay Hanım. Biriktirdiği Mark’lar çalınınca çok üzülmüş babaları.

 

Mehtap: “Dedemin kırgın oldukları kişileri, dedem diyor ki cenazeme koymayacaksınız. Eğer gelirseler cenazeme, onlara Recep Coşkun size şu sözleri bıraktı diyeceksiniz, diyor. İşte o sözler:

“Tak tak vurdum kapıyı

Okuttular yazıyı

Yazmışlar ki taziyemiz yok

Gösterdiler kapıyı”

 

Recep Coşkun dedenin babası Karahasangillerden Karabacak Mehmet Coşkun’un eski bir fotoğrafını bulma umuduyla Çırmıhtı’ya doğru yola koyuluyorum.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

1340 (1924) doğumlu 92 yaşındaki Mahmut Bağdatlı’yı nerede bulacağımı artık biliyorum. Çırmıhtı meydanındaki Kiraz kahvehanesine girince soldaki masada iki arkadaşıyla koyu sohbette olduklarını görüyorum.

Mahmut Bağdatlı amca, Çırmıhtı’nın tarihini, kültürel değerlerini en iyi bilenlerden biri; üstelik bunları, tarih vererek anlatır. Hafızası müthiş, yalnız işitme sorunu var. Bu nedenle anlaşmamız çetrefilli olabiliyor.

Tanımaz olur muyum Karabacak Memet Coşkun’u diyor. Onun sesi kadar gür, onun sesi kadar yanık yoktu bu çevrede. Coşkun’ların hepsinin sesi güzeldi ama Karabacak Memet, türküleri yürekten söylerdi. Türkü söylerken kendi de yanardı, dinleyenleri de yakardı, diyor.

Karabacak Memed’in fotoğrafı, olsa olsa oğlu Recep’te bulunabilir. Recep yaşıyor mu, diyor. Sonra da ekliyor, o zamanlar fotoğraf makinesi bile yoktu. Geçen yüzyılda yaşamış olanların fotoğrafını bulmak, imkânsız gibi, dedikten sonra “Hadi Teslime ablana git, ondan da bilgi al.” diyerek evlerinin adresini tarif ediyor ve beni eşiyle görüşmem için yönlendiriyor.

 

85 yaşındaki Teslime Bağdatlı, söylendiği kadar varmış. Tam bir hanımefendi. Çok güzel bir kadın. Güler yüzlü, sıcakkanlı, konuk sever. Belleği apaydınlık, işitme problemi yok. Seri, akıcı, anlaşılır konuşmasıyla anlattıklarını karşısındakine adeta yaşatıyor.

Karabacak Memet, uzun boylu, karayağız, zayıf, kara şalvarlı biriydi. Biz çocuktuk, bir duyduk ki Karabacak Memet, Terzi Hacı’nın kızı Ayşe’yi kaçırmış. Ayşe, Karabacak’ın sesine âşık olmuş.

Sonra bir oğulları oldu, adı Recep. Recep, analı babalıyken anasız babasız bırakıldı. Onun bunun yanında, onların işlerini yaparak büyüdü. Birkaç sülalenin bir deste gülüydü.

Recep’in sesi de çok yanıktı. Babasının sesi gibi Recep’in sesi de çok gürdü.” diyor. Teslime abla da o yıllarda fotoğraf çekmenin mümkün olmadığını ifade ediyor.

 

Ve ben, seksen beş yaşındaki bu çocuk Recep dedeye babasının eski, yırtık, siyah beyaz bir fotoğrafına ulaşamadığımı söyleyemiyorum…

2 Mart 2016

sultankilic44@hotmail.com

 

 

 

 

sultankilic44@hotmail.com

 

 

 

 

182

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir