Sal. Eki 20th, 2020

 

Raşit KISACIK

kisacik.rasit@gmail.com

 

Adına ister depresyon, ister anksiyete, isterseniz başkaca şeyler deyin… Önemli değil…

Neden oldu? Nasıl oldu? Kaynağı ne, ben de bilemiyorum…

 

AMA NE YAŞAMA GÜCÜM NE DE YAŞAMA SEVİNCİM KALDI…

 

Bunun için her namaz sonrası dualarımda “Allah’ım, bana yaşama gücü, yaşama sevinci ver!” diye yalvardım. Ama gerçekten yaşama sevincim de coşkum da kalmamıştı…

Hatta yaşama nedenimi de sorgulamaya başlamıştım…

Günlerdir evden çıkmıyor, korkuyor ve çıkmak da istemiyordum…

Neden korkuyorum veya çekiniyorum ama nedenini bilemiyorum…

Çocuklarımın bazı yerlere götürme önerilerine, zevk alırım diye olumlu yanıtlar veriyor, ama oralarda da yoruluyorum. Onlara yük olduğum için daha çok üzülüyorum.

O duygular hâlâ var. Hastalığımdan mı nedir onu da bilemiyorum!

“Yaşamaya programlanmış her canlının yaşamdan vazgeçmesi, ancak program dışına çıkması ile mümkün olur. “ onu da biliyorum… Ama bir programım da kalmadı ki program dışına çıkayım

Çoğu kez, konuşmaktan, yazmaktan, hatta yazıp çizip silmek, yapmak için elimi attığım işten sonra vazgeçmek gibi adetler edindim nedense…

Anlamlandırmaktan, düşünmekten, irdelemekten, çözmekten, sorgulamaktan, umutlardan, savaşmaktan, en sevdiklerim için bile çabalamaktan, kitap okumaktan, müzik dinlemekten, çay-kahve içmekten, en kolay işten bile vazgeçmek benimkisi, neredeyse.

En yakınlarımın “Aklını mı oynattın?” sorularını bile yanıtsız bırakıyorum çoğu kez… Bu soru bana biraz da mantıklı geliyor hani. Yoksa aklımı mı oynatıyorum, onu da bilemiyorum.

Ama hiç ama hiçbir şeyden zevk allamamaya başladım. Yaşama gücüm kalmadı…

O yüzden sık sık “Çok yoruldum hayat, gelme üstüme” parçasını sık sık mırıldanıyorum. Çok mu yoruldum? Ot gibi hiçbir işe yaramadığım düşüncesine de kapılıyorum…

Bu içimdeki duyguları ve bulunduğum akli ortamımı birilerine anlatsam diyorum… Diyorum ama “Sen hastasın, bir psikologa git.” diyeceklerini de çok iyi biliyorum…

Oysa bu düşüncelerimi en iyi psikolog bile ne bilir ne de çözebilir…

Nedense bu düşüncelerle yatıyor, bu düşüncelerle kalkıyorum.

Hele hele deli olduğumu hiç mi hiç aklımın ucundan geçiremiyorum. Çünkü emaresi bile yok.

Televizyonda bir yabancı film varsa ancak ve ancak onu izliyorum. Arada bir de futbol karşılaşmalarını… İnanır mısınız, bundan da hiç zevk almamaya başladım…

Dostlar, bana bir şeyler oluyor… Adını koyamıyorum. Kısacası yaşama gücüm kalmadı… İçim içimi kemiriyor.

Ne yaparsam yapayım, artık yaşamdan hiç mi hiç zevk almıyorum…

Tamam, tamam da “Yıllar yılı kahrımı çeken eşimi kime, nasıl emanet edeyim?” sorum da askıda kalıyor zaten…

Son olarak Turgut Özal Tıp Merkezine beni götüren eşime “Yataklı tedavi önerdiklerini” söylediğimde daha da yıkılıyorum.

Servise çıktığımızda hatırladığım ise acil yoğun bakıma götürülmem için ısrarlı konuşmalar oluyor.

Sonunda yoğun bakım ünitesini kabulleniyorum ama oraya götürülürken kızımın gözyaşları ile sulanmam ve kızım, oğlum ve eşimin, bana ihtiyaçları olduğunu tekrarlayıp ağlamalarını umutsuzca izliyorum…

Çünkü oraya gidersem bir daha çıkmayacağım beynime yer etmiş.

Çocuklarım, damadım, gelinim ve torunlarımın (Kısaca ailemin) yarınları için etkili bir eylemde bulunamadığıma kahroluyorum.

Demek ki yapacak bazı işlerim varmış…

Kısacası bana bir şeyler oluyor dostlar ama bir türlü adını koyamıyorum…

Doktorumun ve gerek yoğun bakım ve gerekse servis çalışanlarının büyük çabası ile iyileştiğimi ve hâlâ yapacak bazı işlerimin olduğunu daha iyi anlıyorum.

Ve nihayet özlediğim evime geliyorum. Önce banyo, sonra derin bir uyku…

Ama dostlar, hastane öncesi korkular, düşler ve adını bir türlü koyamadığım düşünceler tekrar depreşiyor bende..

Özetle yine bir şeyler oluyor!

Ya aklımı, ya bedenimi ya da ruhumu kaybedecekmiş hissi depreşiyor…

Siz söyleyin ben neyim, ne yapıyorum, neler düşünüyorum? Neler bağlıyor beni bu hayata?

Doktor, 10 gün sonra kontrole çağırıyor. Tetkikler yapılıyor ve gözlerime bakarak “Yazlığa gitmeyi çok mu istiyorsun?” diyor. Sevindiğimi görünce izin veriyor.

Uçakla Ankara semalarına vardığımızda tansiyonum giderek düşüyor. Uçakta bulunan bir çocuk doktoru durumuma müdahale ediyor.

Esenboğa’ya indiğimizde yine rahatsızlanıyorum, boş sıralara uzanıp yatıyorum. Eşim acil yardım istiyor. İki doktor ve hemşirelerden oluşan bir sağlık ekibi beni Esanboğa Özel Kliniğine kaldırıyorlar.

4 saatlik bir zamanımız var. İlaçlı serum ve büyük ilgi ile biraz uyukluyorum. Kendime gelince uçağa binip yazlığa hareket ediyoruz.

Yazlıkta balkonda lodosun getirdiği azot karışımı oksijenle hayat buluyorum.

Ama beni azotla ve oksijenle buluşturan denizi görmüyor ve özlemiyorum da… Kaz dağlarının esintisi ile avunuyorum.

Ama çocukların yokluğu eski durumumu hatırlatıyor.

Ne yapsam etsem yine beynimde “Ne oluyorum?” sorusunu bir türlü çözemiyorum…

Koca bir yaz geçiyor.

Doktorumun iki yıl önce “Kalp pili taktırma. Kalp ritmini düzeltmek için operasyona girme!” sözünü tutuyorum. 2017 yılı sonunda aynı doktorumun “Sana acil kalp pili takmamız gerekli!” demesiyle şaşkına dönüyorum.

“O zaman öyle demiştim ama şimdi acil gerekli!” diyen doktoruma Ocak 2018’nde teslim oluyorum.

Kalp pili takılıyor… Sonunda yayınevimin iki kitabımı bu yıl basacağını ve bazı eklemeler yapmalarını istemesiyle kendime geliyorum.

Şimdi yayıncımın dediklerini yapma uğraşındayım…

Tek korkum, o da bitince ‘Bana bir şeyler oluyor!” sözcüğünü tekrar kullanacak mıyım acaba?

Eğer öleceksem, dostlar üzülmesin…

Düşmanlarım ise bolca sevinsin…

Çünkü gerçek gazetecilerin dostları kadar, düşmanları da çok.

Bunu siz okurlar daha iyi değerlendirirsiniz.

66

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir