Paz. Oca 17th, 2021

         

 

 

           

 

Sultan KILIÇ

 

Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Atma- Çakmak yaylasına yolculuğumuz sürüyor. Peynir yapımına gelince, aynı dertler deşiliyor. Duvarcı ailesini de dolandırmışlar geçen yıl. Aldıkları peynirin parasını vermemişler. Arguvan’da bir kooperatif, bir mandıra olmadığı sürece insanların emekleri ya böyle toptan ya da değerinin altında alınarak perakende sömürülecek diye düşünüyoruz. Üretici de mandıra istiyor bu yörede. 

 

Öğleden sonra Narmikânlı Hüseyin Pehlivan ve Kemal Türk’ün çadırlarına varıyoruz. Oldukça büyük, mutfak bölmeli, kıl dokuma çadırlar. Yanlarında, pamuklu dokuma, beyaz, tepesi sivri hamamlık çadırlar. Çadırların yanları yöreleri kom, davar kığı dolu. Pane, Çano ve Toraman; köpeklerinin adları. Çocukların adlarını soramadım. Bir grup çocuk, hep aynı yaştaymış gibi. Hüseyin Pahlivan’ın eşi Nevruz, Sığırcıuşağı köyünden. Sekiz çocukları var. Nevruz, büyük kızı İsmihan’ın, sekizinci kardeş doğduğunda çok ağladığını… Lisedeki arkadaşlarının ‘İsmihan, sözlükte isim, alfabede harf bırakmadınız’ dediklerini… Kızının artık, kardeş istemediğini söylüyor.

Komşu çadır Narmikânlı Kemal Türk’ün çadırındayız. Oldukça büyük, temiz, düzenli. Yerden yüksek olan alan halılar, minderlerle kaplı. Bağdaş kurmuş, gülümseyen, konuşmaya çabalayan çocuk adam, tertemiz giydirilmiş. Adı Memet, 35 yaşında. Anası, diğer çocuklarının sağlıklı olduğunu, akraba evliliği de olmadığı halde Memet’in bu durumda olduğunu… Yürüyemediğini, konuşamadığını, 35 yıldır Memet’e sevgiyle baktıklarını söylüyor. Memet’e en çok büyük ablasının düşkün olduğunu, hepsinin de Memet’i çok sevdiğini söylüyor.

 

Kemal Türk, eskiden sürü sahibiyken şimdi 10 koyunu, iki ineği olduğunu… Sırf hasta oğlu Memet’e iyi geldiği için yaylaya geldiğini… Narmikân’ın 15 bin koyunundan 3 bin koyunu kaldığını… Hayvancılığın bitirilmek üzere olduğunu… Üstüne üstlük bir de dolandırıcılara soyulduklarını anlatıyor.

 

Akşam, piknik tüpüne taktıkları lüks başlığıyla ortalığı aydınlatıyorlar. Saat 21.00’den sonra sürü, yaylımdan geliyor. Üç yanı çitlerle çevrili komun çıkışında çömelen kadınlar, koyunları arka ayaklarından yakalıyor. Aileden çoban Erdal, koyunların boynuna sarılıyor, dursunlar diye. Nevruz’la Nevruz’un amcası torunu Fatma, koyunları bir iki dakika sağıp sağıp bırakıyorlar. Kimi koyunlar, beklemekten sıkılarak sağılmadan yan taraftan kaçıyorlar. Genç kızlardan biri olan Ceylan da kaçan koyunlara engel oluyor. Karanlıkta tahmini fotoğraflar çekiyorum. Dağların doruklarından tepsi gibi bir ay doğuyor. Profesyonel Çoban Ali İhsan Erbaş, koyunların Musa’sı gibi görünüyor ay ışığında, koyunların arasında.

 

Keçi, az; sürünün çoğu koyun. Kuzuları da büyümüş. Şap hastalığından dolayı, sürünün onda biri, başka bir komda barındırılıyor. Her sabah topallayan, yürüyemeyen üç beş koyunu sürüden ayırıp hasta koyunların yanına koyuyorlar. Mevsimi gereği de hayvanların sütü azalmış. İki berci de ellerindeki sitilleri sütle yarılamadan sağımı bitiriyorlar. Bu sıcaklıkla sütlere maya katıp hayvandan çıkan sıcaklıkla sütleri peynir yapacaklar. Peki, kaynatmıyorsunuz, brusela taşımıyor mu, diyorum. Bir süre tuzda bekleyen peynirde hastalık olmaz, yanıtını alıyorum.

 

Çadıra dönüyoruz. Çadırın oturma kısmına tümden yatak serilmiş. Çocuklar; sekiz çocuk Pehlivan çiftinin, komşu çadırların da var. Tüm genç kızlar, kadınlar bu çadırda; erkekler de öteki çadırda yatacaklar. Çobanlar, çadırların biraz ötesinde, dağın yamacına kondurulan sürünün yanında yatacaklar. Çobanlar, sürüden bir hayvanın ayağına bağladığı ipi, kendi ayak ya da koluna bağlıyor. Çoban uykudayken sürü, gitmeye kalkışırsa çobanın haberi oluyormuş böylece.

 

Anaları ve genç kızlarıyla okuldan, gelecekten, yayla ve köy yaşamından sohbet ediyoruz. Biz, Türkleri bir kerecik aşağılamıyoruz; ama Türkler, biz Kürtleri aşağılıyor, diyerek üzüntülerini belirtiyorlar. 

 

Yılan gelmez mi çadırlara, diyorum. Endişemi anlıyorlar. Kayalık yerlerde yılan olur. Çadırlarımızı, kayalık dağlara değil, toprağı bol olan dağ eteklerine kuruyoruz, diyorlar. Fırtınanın şakırdattığı çadır koruyucu muşambaların çıkardığı garip seslerle; dolunay yıldız şenliğinde uykuya dalıyoruz.

 

 

Not: Sonraki bölüm: Bir ay doğar ilk akşamdan…

Not: Yazarın izni olmaksızın yazı ve fotoğrafları kullanılamaz.

 

sultankilic44@hotmail.com

 

 

 

 

99

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir