Cts. Eki 24th, 2020

         

 

 

           

 

 

                     Milli güreşçi, şimdi mişmiş ağası

 

Malatya- Arguvan- Şotik’te meşeli dağların arasında bir çiftliğe giriyoruz. Çiftliğin girişindeki düzlükte kadın, erkek, çocuk işçilerle karşılaşıyoruz. İslimden çıkan kayısıların çekirdeklerini çıkararak kayısıları yaygıların üstüne diziyorlar. Güneş, oldukça etkili öğlen saatleri. Urfa’dan gelmişler Şotik’te çalışmaya. Çalışanlar, fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar. 

İçeri buyur ediliyoruz. 60 yaşın üstündeki Milli Güreşçi Sadık Güner ve ailesince konuk ediliyoruz. Duvarlarda hep Sadık Güner’in güreşle ilgili fotoğrafları ve ödülleri asılı.

Hani, haber yapılırken kimi haberciler tarafından duygu sömürüsü yapılır ya. İşte yıllarca devlete hizmet etti, sonu bu. Devlet sahip çıkmıyor, diye. Sadık Güner, bunu istemiyor. Sakın, beni mağdur, yoksul göstermeyin, diyor. Elbette on işçi çalıştıran biri, yoksul mu olurmuş? Çiftlik ağası, mişmiş ağası Sadık Güner. 

Atma’nın kuzeyine doğru çıkarken dağların, bir yerde çok sık meşelerle kaplı olduğu görülüyor. Yaylacılara yeni yollar açılmış. Taşlı, çukurlu, tümsekli de olsa yeni açılan yollar, buna yaylacılar razı. Eskiden bunlar da yoktu. Katırlarla giderdik. Eşyaları, katırlara yüklerdik, çocukları da. Yetişkinler ve hayvanlar, konaklayarak günlerce yol giderdik. Şimdi, hayvanlarımızı bile kamyonlarla götürebiliyoruz, diyorlar.

Arguvan’ın her yanı sapsarı hozandı. Atma, Kömürlük, Bırik’ten yukarılarda meşelerle kaplı olan dağların kimilerinde ağaçlar seyrelmiş. Bazıları, neredeyse tümden ağaçsız. Otlar, kurumuş, sapsarı her yan. Yayla hayalim, yerle bir oluyor. Hani, yemyeşil olacaktı her yan. Kuzular, danalar, köpekler, çocuklar, seğirteceklerdi oradan oraya. Kaynak sular, her yandan çağıldayacaktı.

İki yanında dağlar olan incecik bir su akıyor. Hayvancılıkla uğraşan göçerler, bu vadi boyunca yamaçlara üçer beşer çadırlarını kurmuşlar. Kıldan ve pamukludan yapılmış; siyah ve beyaz çadırların üzerine, yağmur yağma olasılığına karşı, renkli kalın naylonlar örtmüşler. Küçük, üst kısmı sivri, alt kısmı etek gibi geniş olan çadırlarda yıkanıyorlar. 

 

Tuvalete gelince, her yan tuvalet. Bir kayanın ardı, bir meşenin duldası, tuvalet olarak kullanılabiliyor yaylada. İçme suları, çadırların biraz uzağından taşınıyor kovalarla. Buralarda elektrik yok. Sabit telefon yok. Cep telefonları da çekmiyor.

 Büyük, kara kıl çadırların ortasına renkli yünlerden dokunmuş perde germişler. Bölümlerden büyükçe olanda oturuyor, yemek yiyor ve uyuyorlar. Perdenin bir yanında mutfak eşyaları var. Toprağa bir de çukur kazmışlar. Bu çukur, serin oluyor. Yapılan peynirler, yağlar, kısa süreliğine burada serin saklanıyor.

 

Kara, kıl çadırların çevresi, bir metre yüksekliğinde büyük taşlarla çevrilmiş. Çadırın mutfak olarak kullanılan kısmının ön köşesine ocak taşları konmuş. Çalı çırpı yakılarak yemekler bu ocakta pişiriliyor. Çaylar, bu ocakta demleniyor. Duman da bir boruyla çadırdan dışarı

 

yollanıyor. Ocağın çevresi taşlarla çevrildiğinden, rüzgârdan sönmüyor ateşleri, savrulmuyor külleri.

 

Çadırların eksenleri de oldukça sağlam yapılmış. Temelde bir metre yükseklikte taşlarla çevirmekle kalmamışlar. Oturma, uyuma bölümünün tabanını, 20 santim kadar yükseltmişler, giriş ve mutfak kısmına göre. Kalın, uzun direkler kullanılmış dört bir yanda ve orta kısımlarda. Benzer direkler, çatı bölümünde de kullanılmış. Kıl çadırlar, diğer çadırlara göre daha yalıtımlı. Gündüz sıcağı, gece soğuğu daha az hissettiriyor. Çadırların üstüne, yağmurluk niyetine örtülen kalın, renkli naylonlar, gece çıkan fırtınalarda şakırdayınca, insanın uykusunu bölüyor. Geceleri, hava buz gibi oluyor. Ağustos ayında Malatya yanarken Çakmak yaylasında yün yorganın altında bile üşünüyor.

Çakmak yaylasında konuk olduğumuz ilk çadır, üç çocuklu, Kınıklı 60 yaşındaki Tahsin İncesu’ya ait. Yeni gelinlerine ayrı çadır kurmuşlar. Bebek torunlarına, çadırın direklerine ipten salıncak kurmuşlar. Neşeli, içten, cana yakın insanlar. Hemen tüm süt ürünlerini sofraya diziyorlar. Konu, bu güzel kaymak, tereyağı ve peynirden açılınca dertler de deşiliyor.

 

Devlet güvenceli bir mandıranın eksikliğinden… Geçen yıl Elazığ’dan gelen birinin aldığı peynirlerin parasını ödemediğini… Peynirlerinin kilosunu 5 lira 20 kuruştan alan toptancının 10 liraya sattığını… Tulum peynirine dönüştürürse, en az 15 liraya sattığını… Buna bile razıyken dolandırıldıklarını söylüyorlar.

 

 Koyun Birliği’nin ‘hava parası’ ve ‘küpe parası’ kesmesinden yakınıyorlar. Çadırın hanımı, buna şükür deyince, Tahsin İncesu: “Şükür, fakir fukaranın katığıymış.” diyor.

 

İncesu ailesiyle vedalaşıyor, dağların arasından kıvrıla kıvrıla giden toprak yolda ilerliyoruz. Azzet bibi: “Keşge gatırlarla çıhaydıh yaylaya. Anam, yoğurt olsam bu zingirdemeynen yağım topah olmuşdu şimdiyeçe. Yayla yayla dediğiz, ne su var ne göverti. Bazı yerlerde meşeler, ardıçlar; daha çoh da kevenler var. Dağların arasından, eyice çuhurdan ahan aççıh su da içilmez. Çadırların ne gader pisliği varısa bu ip gibi harga garışıyı. Yayla dediğin sulu olur, yeşil olur. Tomuzun, ağusdosun soğunda gelirsek olacağı budur gurban” diyerek yanıtını da kendisi veriyor.

 

Sanırım delikanlılar, sürüleri otlatmaya gittiklerinden çadırlarda ana, baba, büyükana, genç kızlar ve çocuklar var. Yine bol genç kızlı çadırlara konuk oluyoruz. Okuyan, modern giyimli genç kızlar. 6 ay Karahüyük köyünün Bemere mezrasında, 6 ay da Çakmak yaylasının Gözeler yöresinde çadırda yaşadıklarını söyleyen Hikmet Duvarcı’nın ailesiyle birlikteyiz. Mutfak kısmına geçiyor, süt makinesinde sütün yağının çıkarılmasını uygulamalı olarak gösteriyorlar. Tüm çadırlarda düzen hemen hemen aynı. Çatmayı getiriyor, teneke tuluğu asıyor, yayık yaymayı gösteriyorlar.

 

Not: Yazarın izni olmaksızın yazı ve fotoğrafları kullanılamaz.

Not: Yeni bölüm: Peynir yapımı ve dolandırıcılar

sultankilic44@hotmail.com

 

82

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir