Çar. Eki 21st, 2020

 

 

Bir yol hikâyesi

 

Fikri Demirtaş

 

fikridt@hotmail .com

 

Adıyaman ve çevre illeri Metropoliti Sayın Melki Ürek’le 2018 tarihinde Malatya / Yeşilyurt Barguzu’da Yusuf Kendirli ye ait 370 yıllık kızılcık ağacı altında yapılan bir sohbette tanışmıştık. Bir öğretmen olarak o güne kadar Süryaniler hakkında hiçbir bilgim ne yazık ki yoktu. O sohbette Türkiye’de ve Dünyada Şam çeliğinden (Damascus) yaptığı kılıç, bıçak ve sanat eserleriyle adından söz ettiren Malatyalı Süryani Yusuf Usta vardı.

 

Adıyaman ve Çevre İlleri Süryani Kadim Metropolitliği (Mor Petros Mor Pavlos Kilisesi) Metropoliti Melki Ürek’i ziyaret ederek arkadaş ve dost olduk.

 

Her yıl 15 Ağustos’ta kutlanan Meryem Ananın Göğe Yükseliş Günü Bayramına Elazığ Harput’ta tarihi Meryem Ana Kilisesi’nde oğlum Oğuzhan’la birlikte katılarak ayinin fotoğraflarını çekmiştik. Böylelikle ülkemizde yaşayan Süryaniler’inden Harput’ta bayrama katılanları görmüş oldum.

***

 

“Süryaniler, Pavlosun şekillendirdiği itikadi çizgide ekünemik Antakya Patrikanesi’ne mensup olan, bugün de tarihi Antakya Patrikanesini temsil eden , Hristiyanlığın en kadim cemaatlerindendir. Süryaniler tarihte Aramiler olarak adlandırılır ve Mezopotamya’nın (Fırat ve Dicle nehirlerinin bulunduğu alan) yerli kavimlerinden biridir.

 

Aramiler, M.Ö. 3500 yıllarında Sivas, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Adıyaman, Maraş, Antep, Adana, Mersin, Urfa, Mardin, Nusaybin, Hama, Humus, Halep, Şam (Kutsal Kitap, II. Tarihler 16.2) vb. şehirlerde krallıklar kurdular.

 

Selçukluların Anadolu’ya gelişinden sonra Süryânîler tam bir güvene kavuşmuş, sadece Müslüman-Türk tebaa değil sultanlar da bu mağdur insanlara şefkat ellerini uzatmıştır. Selçuklu sultanlarının Süryânî patrikleriyle kurdukları dostluklar bu cemaatin tarih boyunca Türklere minnettar kalmasına vesile olmuştur. Süryânî halkı Türk yönetimini öylesine benimsemiştir ki 1. Kılıçarslan’ın ölümü üzerine kiliselerinde aylarca yas tutmuşlardır.

 

Süryânîler arasında ilmî yönüyle de şöhret kazanan Patrik Mor Mihayel Rabo’nun eserlerinde Kılıçarslan ve Türk yöneticilerinden sitayişle bahsetmesi Süryânîlerin bu memnuniyetinin önemli delillerindendir. Selçuklu hâkimiyetinde bütün gayri Müslim tebaaya bahşedilen güven ortamı altı yüzyıl boyunca Osmanlı devletinde de devam etmiştir.

Osmanlıların son dönemlerinde Batı devletleri, imparatorluğun iç işlerine karışmaya başlamış, yıkılışı hızlandırmak için azınlıkları çeşitli vaatlerle tahrik etmiştir. Başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere bazı gayri Müslim vatandaşlar, bu tahriklere kapılarak devlete cephe almışlardır. Süryânîler ise hiçbir zaman bu kışkırtmalara itibar etmemiş, devlete bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal’i ve Ankara hükumetini destekledikleri gibi Lozan’da teklif edilen azınlık statü ve haklarına da iltifat etmemişlerdir.

Günümüzde Süryânîler: 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti laik hukuk sistemini benimsediğinden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları etnik köken ve dîni inanç farklılığı gözetilmeksizin eşit kabul edilmektedir. Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında Süryânîlerin bir kısmı büyük şehirlere, özellikle İstanbul’a göç etmiştir.” (Süryaniler, TDV İslam Ansiklopedisi)

 

Süryanilerden bazıları, ülkemizde doğu ve güneydoğuda terör olaylarından ve ekonomik nedenlerden dolayı köylerinden yurt dışına, özellikle Avrupa ülkelerine göç etmişlerdir.

 

***

Bu masalsı güzellikteki tarihi Mor Ahron manastırı ile Adıyaman Süryani Kadim Metropolitliği internet sayfasında Dr. İshak Tanoğlu ‘Aziz Mor Ahron Manastırı’ yazısı ve Adıyamanlı Süryani yazar Muzaffer İris’in “Adıyaman Süryanilerin Tarihi- Soğan Kabukları ” kitabını da okumuştum. Yaptığım araştırmada bu manastıra gitme arzusu duymuştum .

 

İshak Tanoğlu bu yazısında “Aziz Mor Ahron Manastırı Elazığ ili, Baskil ilçesi, Suyatağı köyü, Işıklar mezrası sınırları içinde yer alan Muşar-Berika-Mukaddes-Kilise-Musiro dağı üzerinde (1386 mt) 329 yılında inşa edilmiştir. Aziz Mor Ahron, Süryani kâhinidir ve Urfa’nın Suruç kazasında doğmuştur (M.S 219). 56 tane mucizesi olduğu için Aziz Mor Ahron olarak anılmaktadır.

 

Öğrencilerinden Paul, efsanevi hayatını kaleme almıştır. Bu yaşam öyküsü Süryanice, Fransızca, Arapça, Türkçe ve benzeri birçok dile çevrilmiştir.

 

Aziz Mor Ahron, Roma İmparatoru 1. Konstantin’in hasta kızını iyileştirmiş, buna istinaden İmparator, Aziz Mor Ahron’a imparatorluğunun yarısını teklif etmiştir. Mor Ahron ise Büyük Konstantin’den kendisinin yaşadığı kutsal dağ üzerinde bir manastır inşa etmesini rica etmiştir.

Manastırın inşa edilme tarihçesi böyledir.

 

Mor Ahron Manastırı büyük bir manastır olarak inşa edildi. Günümüzde gördüğümüz yapı manastırın kilisesi ve sarnıçlarından oluşmaktadır. Diğer bölümleri günümüze ulaşamamıştır. Aziz Mor Ahron bir Süryani kahinidir, manastır ise Süryani manastırıdır. 18. yüzyıla kadar aktif olduğu bilinmektedir.Süryani mafiryanları Lozor, Abu-l Farac ve kardeşi Barsavm manastıra yakın bir yerleşim olan Ebroludurlar (Kadıköy-Kuşsarayı).

 

Mafiryan Lozor’un takdis töreni 1143 yılında Mor Ahron Manastırında yapılmıştır. 1246 yılında Cubas metropoliti olan ve bu bölgenin insanı olan Abul Farac bazı eserlerini burada yazdığı ifade edilmektedir. Bu manastır o yıllarda Cubas Metropolitliğine bağlıydı.

 

Patrik Afrem Barsavm 1088-1289 yılları arasında bu manastırdan 6 metropolit yetiştiğini yazmıştır. 28 Mayıs Aziz Mor Ahron’un ve dolayısıyla manastırın günüdür. Süryani kilisesi bu günde Mor Ahron bayramını kutlar. Günümüzde Mor Ahron bayramı üzerine yazılmış husoyo bulunmaktadır. (Husoyo: Bayramlarda okunan uzun övgü ve bilgi duası)” Manastır hakkındaki yazısından kısa bir alıntı ile gezi notunu yazdım.

***

Bu masalımsı güzellikteki tarihi Mor Ahron

Manastıra Elazığ- Baskil tarafından değil de Malatya Battalgazi güzergâhı daha yakın olduğunu öğrenmiştim. 14 Mayıs 2020 tarihinde bir bayan gezgin araştırmacı, diğeri fotoğraf sanatçısı arkadaşla üçümüz. Malatya’dan yola çıktık. Ulaşım Malatya’nın Battalgazi ilçesinde bulunan saat başlarında Karakaya baraj gölünde Atabey köyü iskelesinden hareket eden feribota saat 09.00’da arabamızla bindik.  İmikuşağı köyü iskelesine geçilmesi 5 km’lik rota yaklaşık 25 dakika sürdü. Malatya’dan Atabey iskelesine saat başlarında Malatya Büyükşehir Belediyesine ait otobüslerle ulaşım sağlanıyor.

 

Dünyada ve ülkemizde de Koronavirüs salgınından dolayı boğazın iki yakasında güvenlik önlemleri alınmış jandarma kimlik kontrolü yapıyor. Malatya tarafında görevli sağlık memuru, her yolcunun ateşini ölçüyordu

 

Güverteye çıktık, göl masmavi rengiyle İstanbul boğazını andırıyordu. Çay-simit eşliğinde süren yolculuğa, suyun üzerinde zarifçe süzülen, avlanan, oynayan martılara simit parçaları atarak fotoğraflarını çektik.

Gemi kaptanından Malatya ve Elazığ illerine ait tur tekneleri ve çevredeki balıkçı tekneleri vasıtasıyla gruplara doğal güzellikleriyle göz kamaştıran Malatya, Fırat Nehri ve Karakaya baraj gölüyle tarihi, kültürel ve doğa güzellikleri ile ziyaretçilerine macera dolu anlar yaşattığını öğrendik.

İmikuşağı’nda yol kenarındaki iğde ağaçlarının kokusunu bülbüllerin türkülerini dinledikten sonra, iğde kokusuna tutunup sebze tatlarını, kayısı ağırlıklı meyve bahçelerinin arasında rota üzerinde bulunan baraj kıyısındaki Şeyh Hasan Köyünü ( Tabanbükü)uğradık. 1987 yılında Karakaya barajı altında kalmış olan köyün türbe ve mezarları yeni yerlerine yerleştirilmiştir. Köy adını Şeyh Hasanlı adlı aşiretten alır. Şeyh Hasanlı Aşireti, Irak ve Horasan üzerinden gelerek yerleşmiş bir Türk Alevi ocağı ve aşiretidir. Bu ziyaretler özellikle Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Yesevi dervişlerinin kabirleri olup, yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyarete konu olmaktadır. Selçuklu dönemi mezar taşları, Şeyh Ahmed Dede Türbesi, Derviş Ali, Kul Mustafa’nın kabri.

 

Teslim Abdal Türbesini görüp cemevinde dinlendikten sonra Bilaluşağı köyü bakkalından ekmek su alıp güzergâhı teyit ederek yolumuza devam ettik. Kayısı bahçelerinin arsından geçerek bozkırda yılan gibi kıvrılan yollardan ilerleyince yaklaşık 15 dakika sonra bir köprüyü geçer geçmez sağa döndük. .Eski adı Kozan, Közük ( Işıklar ) köyünden geçip, Bayrik köyünün hemen girişinde mermer ocağı yoluna girdik. Artık asfalt bitmiş, stabilize yolda yarım saat arabamızla tırmandık. Yol tabelasında Çince de yazan mermer ocağına varmadan sola yeni açılan yola girdik. Yol bitince Muşar dağının altında arabamızı bıraktık. Fotoğrafçı arkadaş rahatsızlığından arabanın yanında kaldı. Alıç ağacının altında kalarak Karakaya baraj manzarasını seyre koyuldu. Biz Mor Ahron Manastırından dönünceye kadar inek çobanı çocukla sohbet ederek fotoğraflar çekmiş.

Bayan arkadaşla elimizde sopa ile yaklaşık 2-3 saatlik bir tırmanış yaparak patika yollardan keyifli bir yürüyüş yaparken bir tilki meşe ağaçlarının arasından yıldırım hızıyla derenin içerisindeki mağaraya doğru uzaklaştı. Mor Ahron kilisesinin üzerinde göğün maviliklerinde uçan kartallar tilkiyi gördü. Ve onun üzerine doğru uçmaya başladılar. Koyun sürülerinin iz yaptığı cılga yolu takip ederek yolumuza devam ettik. Bir belgeselde izlemiştim. Karlı dağların üzerinde, sadece kartallar rahat uçarmış.

 

Youtube paylaşımları ile tanınan, bibilerin sevgilisi bayan gezginle ile güneş altında sürekli yükselen bu dağ çıkışı yorucu yolculukla rengarenk çiçeklerin, papatyaların, gelinciklerin, yemyeşil otların arasında sığır , davar çobanlarıyla selamlaşarak fotoğraflarını çektik. Sırtımızda çanta ve makinelerimiz elimizde asaya benzer bir sopayla sohbet ederek yürüyüp tepeleri bir bir geri bırakarak, tertemiz havayı soluyarak ara sıra mola verip ilerledik. Balıksırtını andıran zirveye yaklaştıkça nefesimiz daralıyor, ayaklarımızda derman tükeniyordu. Nihayet zorlu ve zahmetli iki saatlik tırmanıştan sonra masmavi beyaz bulutlar içinde masal kiliseni gördük.

Manastırın altındaki bir tarla beyaz zambaklarla doluydu. Belki de binlerce yıl açmış. Doğayı süslemiş…

Manastır, kartal yuvasını andıran görünümü ve görkemiyle karşılıyor bizi. Biraz dinlendikten sonra manastırı gezmeye başlıyoruz. Kilise şimdi karşımızda harap yorgun, delik deşik duvarları, sökülmüş taşları ile yıkılmadım ayaktayım dercesine tüm ihtişamı ile yaşamaya çalışıyor. Manastırın içi, kubbesi delik deşik edilmiş. Defineciler büyük zarar vermişler. Daha önce mihrabında bulunduğu söylenen freskler kazınmış. Taşlara isimler yazılmış. Ateşler yakılmış… Yüzyılların izini duvarlarında taşımayı sürdürüyor, kartal yuvasında tarihe tanıklık ediyor. Muzaffer İris ‘Sabro’ dergisinde yazdığı “Mor Petrus’tan Turabdin’e bir yol hikâyesindeki bir paragrafta” Ben Süryanileri bu manastıra benzetirim. Hep saldırıya uğramış, parçalanmış, dünyanın dört bir yanına yayılıp dağılmış, yok olmakla beraber hâlâ dimdik ayakta direnmeye çalışan bir halk olarak görüyorum. Bu nedenle bu manastırın fotoğrafını kitabımın kapağına kullanmıştım.” diyerek gerçek duygularını dile getirmiş. Bu bilgiler, manastıra gitmeme sebep oldu desem yeridir.

Bir taraftan sohbet ederken Fotoğraf makinemizle de onlarca fotoğraf çektik. Kameraya aldık. Dağın zirvesine kurulmuş, tek başına bir yapı bu uzaklık ve tek başınalık o tanrısal inzivayı akla getiriyor. Çünkü Süryani bilgeler, mabetlerini kalabalıklardan uzak, sessizliğin ve ıssızlığın ortasında yaparak Tanrı ile baş başa kalmak istemişler. Ondandır yüce dağların zirvelerini mesken tutmalarının sırrı.

Malatya’nın Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yeri var. Malatya, Patriklik merkezi olmuş. Hıristiyanlık, çevre illere buradan yayılmış… Hekimhan’da bulunan Selçuklu dönemi Taş Han adlı kervansarayın kitabesi üç dillidir. Süryanice, Ermenice ve Selçuklu Arapçadır. Günümüzde de Malatya’da 15-20 Süryani aile yaşamaktadır.

Kartal yuvası Mar Ahron’dan teleskop, dürbün ve fotoğraf makinesiyle gözlemlerle seyredeceğimiz Fırat nehrinde yer alan Karakaya baraj gölü manzarası göz alabildiğince uzuyor. Malatya ovası baraja kadar olan kısım yeşil sofra bezi serilmiş gibi, Beydağ’ının etekleri ise Asbuzu bağları betonlaşmış gri bir sofra bezi serilmiş çöl gibi görünüyordu. Barajın karşısı yanı doğu tarafında Malatya, Battalgazi, Kale, Yeşilyurt, Akçadağ kuzey tarafında Yazıhan, Hekimhan Arguvan, Arapgir, Keban yolu görülmektedir.

Bulunduğu konum itibariyle tüm Karakaya baraj gölü, Fırat havzasını ayaklar altına alan kıyı şeridini süsleyen eşsiz manzarası, dağlarından güneşin doğuşu ve batışıyla da ziyaretçilerini kendine hayran bırakmaktadır.

Malatya ve bölgede yetişen üretiminde dünyada ilk sırada yer alan kayısı bahçeleri, kışın kar yağışının ardından beyaza bürünerek, ilkbaharda çiçek açarak beyaz gelinliği ile yazın güneşin altın yumurtaları ve sonbaharda sarı, kızıl altın yapraklarıyla her mevsim görenleri büyülüyor. Fotoğraf çekenlere, kameraya alanlara eşsiz görsel görüntüler sunuyor.

Güneş, dağların arkasında yavaş yavaş dinlenmeye çekiliyordu. Kiliseden ayrılırken hava yeni kararmaya başlamıştı. Bu topraklarda yaşayan Kadim Süryani halkının niyetine çantamdan çıkardığım kalın bir mumu yakıp kilisenin bir penceresinin önüne bıraktım.

Geldiğimiz yerden aşağıya giderken arkamızı dönüp tekrar kiliseye bakınca yanan mum kilisenin içinde mistik bir görünüm veriyordu. Mum ışığı, yıkık taş duvarların üzerinde titriyordu. Işık, sesini arıyordu. İnsanları, gözlerden uzak, yüksek dağların bağrında kaybolmuş bu muhteşem mabedi böylesine büyük bir inatla defalarca yeniden kurmaya iten şey neydi? İnanç…

Hıristiyanlıkta mum, ışığı ile karanlığın hükmüne son veren dünyanın ve yaşamın ışığı kabul eden İsa Mesih’i simgeliyormuş. Bugün ziyareti soluk soluğa sonlandırıp Mor Ahron’u, gizleri söylenceleri ve gerçekleriyle o dağın başında bırakıp dönüyoruz.

Binlerce yıldır manastırın bahçesinde açan beyaz zambaktan dört kök söküp yanıma aldım. Barguzu’daki bahçemde Mar Ahron zambağını da yetiştireceğim…

Dini terminolojide zambak çiçeğinin anlamı

 

“Zambak, kadim mitolojilerde kendine yer bulur. Saflığı, gücü, asaleti ve doğurganlığı simgeler.

Zambağın Hıristiyanlıktaki önemi büyüktür. Özellikle beyaz zambak, iffet ve erdemi temsil etmektedir. Bu nedenle Hazreti Meryem’in çiçeği olarak bilinir. Dini günlerde, törenlerde ve kutlamalarda sık kullanılır. Bazı türlerinin üç yaprağı, teslis inancını simgeler.”

 

 

Akşam yedi saatleri, feribotun güvertesinde yorgun argın otururken akşam güneşi yavaş yavaş dağların arasında kayboluyordu. Bu gün batımını çekmek için defalarca deklanşöre basarak bu anı kaçırmak istemedik…

 

Dini yapıları gezmeyi seven birileri değilseniz bile net bir şekilde diyebiliriz ki Mor Ahron Manastırı gördüğünüzde size tam bir görsel şölen yaşatacak. Çok fazla mı ulaşım aracı kullanmak zorunda kalacağım?” diye sizi korkutmasın. Yine olabildiğince minimum araç kullanarak bolca yürüyebileceğiniz bir yer. Doğaseverleri, hem de fotoğraf tutkunlarını fazlasıyla tatmin edecek bir gezi rotası. Çarpıcı görselliğe sahip rota boyunca, teleskop, dürbün , fotoğraf makinenizi hazır tutmanızı tavsiye ederiz.

 

Eğer kendi aracınızla seyahat ediyorsanız uzun mesafe yürüyüşler konusunda sağlık problemi gibi herhangi bir engeliniz yoksa tabii. Manastırın ihtişamlı manzarasının keyfini sürebilirsiniz. Tehlikeli olabilecek tırmanış alanında tedbirli bir çıkış gerektirmektedir. İçme suyunuzu ve mevsime göre giysileri giymek gerekir.

 

Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunca 2019 yılında sit alanı kapsamına alınan, adeta bir kültür hazinesi niteliğindeki manastır, yapılacak bir restorasyon çalışmasıyla turizme kazandırılmayı bekliyor. Bölge halkının buranın restore edilerek Bayrik köyü üzerinden yeni yapılan yolun asfaltlanması arabaların en son gittikleri yere Muşar dağın eteğine bir tesis yapılması insanların gelip dinlenebileceği ve ziyaret edilebileceği turizme kazandırılmasını istemektedirler.

 

Göl ve çevresi de muhteşem güzellikler ve manzara barındırıyor. Buraları korumak, planlı gelişmesini sağlamak, kontrollü ve korunaklı bir şekilde turizme açmak sadece Malatya, Elazığ ve Türkiye için değil, dünya turizmi açısından da önemli kazanım olacaktır.

YouTube’da “Sahil Deniz'” kanalında Mor Ahron kilisesinin videosunu izleyebilirsiniz.

 

14 Mayıs 2020

272

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir