Per. Kas 26th, 2020

 

                                   

“Cenneti bize; geriye kalan her şeyi Ermenilere vermiş.”

 

Sultan KILIÇ         

 

            Bir gün önceden yerimizi ayırmıştık. Arapgir’e gidecektik. Erkenden gitmeliydik ki Arapgir’de çok fazla yer görebilelim. En erken kalkan minibüs de saat 7. 00’deydi. Malatya’nın Çavuşoğlu Mahallesi’nde bulunan Surp Yerrortutyun (Taşhoran) Ermeni Kilisesi’nin güneyinden kalkacaktı minibüs. Biz de erkenden gittik.  Arabamızın hareket etmesine daha zaman vardı. Elli metre ötedeki kiliseyi hayranlıkla seyrettik. Sonra minibüse oturduk, beklemeye başladık. Araç, 7. 30’da hareket edebildi.  Yerini ayırmış Arapgir yolcularını yol boyunca toplayarak Malatya’dan ancak 8. 00’de çıkabildik. Saat 9. 30’da Arapgir’e varabildik.

           

Arapgir’in merkezinde gözümüze kestirdiğimiz birine soruyoruz. En eski tarihi eserleri görmek için ne yana gidebiliriz, diyoruz. Bunun için eski yerleşim yerine, eski Arapgir’e gitmemiz gerekiyormuş. Eski yerleşim yeri de biraz uzakmış. Bizim de zamanımız kısıtlı. 14. 30’da Arapgir’den Onar köyüne giden tek aracı kaçırmamamız gerekiyor. Durum böyle olunca Arapgir’in kuzeydoğusuna yöneldik.  Cevat Paşa Cami ve Cevat Paşa (Çobanlı) konağı, birbirine yakın; ama bunlar da Arapgir ilçe merkezinin dışında. Cami, gayet bakımlı ve güzel. Ana kapının üstünde kitabesi duruyor. Böyle güzel yapıların kitabeleri hep çalınır.

Yüzyıllardır Arapgir’de yaşıyormuşum gibi

 Benim de dikkatimi bu nedenle çeker kitabeler. Acaba bu da çalındı mı, korunuyor mu diye bakarım. Caminin bahçesinde çok eski olduğu, taşlarından belli olan mezarlar var. Bahçesindeki ayvalar ve dağın ağacı da insana bir hoş dağ havası yaşatıyor. Cavat Paşa Camii’nin yerleştiği tepeden karşı tepeye bakıyorum. Buradan Arapgir ve Arapgir kalesi çok güzel görünüyor. Kendimi hep bu ilçede, yüz yıllardır bu ilçede yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Köklerim, şu dağın ağacı kadar Arapgirli, dağın ağacı kadar sağlam.

Biraz ilerideki Cevat Paşa (Çobanlı) konağına gidiyoruz. Konak, yeşillikler içerisinde. Bahçesinde kalın zincirle bağlanmış kocaman bir köpek var. Bizi görünce havlamaya başlıyor, bize doğru gelmeye çalışıyor. Neyse ki pencerede bir kadın görünüyor. Konağı gezmek istediğimizi söylüyoruz.  Yukarı çıkmamızı söylüyor kadın. Konağın temeli, tüm duvarları araya boydan boya kalaslar yerleştirilerek taştan örülmüş. Üç katlı, iki katında şahnişin olan bu konağın en üst katı yarım daire olarak yapılmış. Böylece ikinci katın damı, üçüncü kata teras olmuş. Teras da sık meşelerle kaplı güzel tepelere bakıyor.

İç mekânın genelinde ahşap malzeme egemen. İçerideki dolaplar, makatlar, merdivenler hep ahşap. Tabanlarda sal taşı kullanılmış. Şahnişinden Arapgir ve konağın doğusundaki tepeyi kaplayan meşeler öyle güzel görünüyor ki… Yalnız, konağın dışı gibi içi de çok bakımsız. Burada bir pirinç karyola olduğunu duymuştum; ama göremiyorum. Yüz elli yıllık olduğu söylenen cam şarap damacanası duruyor. Konağın ana kapısının kilit sistemi kale kapılarına benziyor. Karşı duvarın içine yerleştirilmiş olan kalas, kapının arkasından karşı duvardaki oyuğa itiliyor. Kapı, dışarıdan zorlanmayla kırılamayacak sağlamlığa kavuşuyor böylece. Konağın iyileştirilmesine çatıdan başlanmış. Umarım bu güzel konak, korunur. Tescilli olan bu muhteşem konak, restore edilerek turizme kazandırılırsa çok iyi olur. Ana yapısı oldukça sağlam. Zamanla sıvaları dökülmüş, ahşapları çarpılmış; biraz bakım gerekiyor.

Tarih kokan Cevat Paşa konağından Arapgir’in merkezine dönüyoruz. Merkezde Mirliva Ali Bey Camii (1750) büyük camilerden biri. Namaz vaktine denk geldi. Cemaati rahatsız ederim kaygısıyla,  caminin içine giremiyorum. Caminin dışının fotoğraflarını çekiyorum. Caminin karşısında Millet Han var. Millet Han, görkemli, bakımlı, vakur bir yapı. Kapısı kapalı olduğundan içini göremiyoruz. Çevresinde dolaşarak fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum.

Arapgir’in ünlü çivisiz ayakkabı ustası

Dünya çapında ünlenen, tahta çiviyle ayakkabı yapan ustanın dükkânında buluyoruz kendimizi. Usta Kadir Hakan, 78 yaşında, 62 yıldır çalıştığını söylüyor. Hep aynı işyerinde çalıştığını söylüyor ve devam ediyor: “ Sanatımızın, bir asırlık geçmişi var. Oğlum Erol Hakan, on üç yaşından beri çalışıyor, şimdi elli iki yaşında. Erol’dan sonra bu işi sürdürecek kimse yok. Daha önceki çıraklarım, İstanbul’a, Malatya’ya gittiler. Ayakkabı yapım işini sürdürmediler. Başka işlerle uğraşıyorlar. Yaptığımız ayakkabılarda yapıştırma, çivileme, dikiş atma yok. Deri yıpranınca çividen, ipten, yapışkandan ayrılır; ama tahta çividen ayrılmaz, tahta çiviye uyum sağlar. Zamanla birlikte yıpranırlar, biri ötekinden önce yıpranarak ötekini yarı yolda bırakmaz. Yağmurda yaşta, tahta çiviler ıslanıp şişerek deriye sıkıca tutunur; ayakkabı, su geçirmez. Tahta çiviler Almanya’dan geliyor. Bunların diğer ayakkabılardan biraz pahalı olduğu doğrudur. Yurt içinden ve yurt dışından çokça istek alıyoruz.” diyor. Erol Bey, sıcacık pideleri köşker masasına koyuyor. Yumurtalı pideler, çok güzel kokuyor ve görünüyor. Israrlarına dayanamayarak yumurtalı pideden birer parça alarak oradan ayrılıyoruz.

Arapgir çarşısının Arnavut kaldırımlı caddesinden yokuş yukarı çıkarken, çocukluğumun sihirli dünyasıyla karşılaşıyorum. Hiçbir dükkân bu kadar çekici olamaz. Yaşlı bir amca, kor ateşe, alevlere elindeki kıskaçla bir bakır tavayı koymuş. Alevlere teslim olan tavaya, öteki elindeki pamuk ya da bez parçasıyla kalay sürüyor. Bakır tavadan çıkan bembeyaz bulutlar kaplıyor çevreyi. Kalaycıların bu hali, beni büyüler çocukluğumdan beri. Ateşe meydan okumak, ona sonsuza dek egemen olmak gibi görünür kalaycının yaptığı. Kapkara kazan, tabak, tencere, tepsi ve teştler, ateşi ve pamuğun içindeki kalayı, nişadırı görünce ayna gibi parlar. Ateşle buluşunca bu kadar güzel parlamayı, kalaycının maharetine borçludur bakır kaplar. Kalaycının dükkânı da büyülüdür, hele de bu dükkân… Toz toprak içinde, tarih öncesinden kalma sitiller, taslar, tabaklar, teştler, guşganalar, leğenler, gazocağı…  Burası, beni büyüleyen başka bir dünya. Günlerce bu dükkânda kalıp hayal kurabilirim. Buraya gelenler de geçen yüzyılların adamları… Kalaycıyla eski adamların sohbetleri de öyle. Başka bir yüzyıla geçiyorsunuz, kalaycı dükkânına girer girmez.

Vartanuş Ganzanakyan da Arapgirde yaşamıştı

Arapgir’in merkezine büyük ve güzel bir otel yapılmış geçen yıl Nazar Otel. Nazar otelin batısındaki yoldan kuzey batıya giden yolda ilerledik. Yolun ikiye ayrıldığı noktada, batıya giden sokağa döndük. Kadınlar, sokakta derheyle odun kesiyordu.  Hoca Ali Mahallesi’ne gelmiştik. Babam, seksen yıl önce bu mahallede Tenekeci Satoğ’un evinde yaşamış. Babamın anası, Tenekeci Satoğ’un evinde kiracıymış ve burada dokumacılık yapıyormuş. Babamın, bahçenin taş merdivenlerinden düşmüştüm dediği iki katlı, kerpiç evi bulduk. İkinci kata betondan ek bir balkon yamamışlar, hoş olmamış. Keşke yapmasaymışlar. Bahçesi de çok bakımsız kalmış. Babaannemi, babamı ve bibimi çıkrık başında culfalık (dokuma) yaparken görür gibi oldum. Dokuma sesini duyar gibi oldum. Kim bilir babam neler hissederdi çocukluğunu yaşadığı bu evi görseydi. Ana hasretiyle hâlâ ağlayan babam, anasını görür gibi olurdu sanırım.

Arapgir’i ister istemez Arguvan’la kıyaslıyorum. Arguvan’ın bir tek sağlık ocağı var, hastanesi bile yok. Arapgir’in devlet hastanesi, sağlık ocakları, liseleri, yüksekokulları, yurtları var. Arapgir, oldukça bayındır ve gelişmiş bir ilçemiz. Daha Arapgir’e girmeden Kerem Aydınlar Anadolu Öğretmen Lisesi ve Eğitim Kampüsü ile karşılaşıyoruz. Bir de her yanda ince kabuklu, buğulu, nefis köhnü üzümü var. Arapgir’in üzümünü görmek bile insanı mutlu etmeye yetiyor. Belediyeye uğruyoruz. Mühendis Pınar Keklik’ten Arapgir’in gezilebilecek tarihi yerlerini soruyoruz. Pınar Hanım ve Arapgir Belediyesi’nin imar bölümündeki arkadaşları, bir dahaki gelişimizde bizi eski Arapgir’e götürebileceklerini söylüyorlar. Belediyeye çok yakın olan Arapgir Postası gazetesine uğruyorum. Eski baskı makineleri de büroda sergileniyor. Bu eski dizgi makinesini korumaları hoşuma gidiyor. Arapgir’e bir gazete de az aslında, stüdyolu bir de radyosu olmalı, diye düşünüyorum.

14. 30’da Onar’a gidecek olan minibüs 15. 30’da doluyor. Yol boyu müşteri topluyor. Müşteriler, minibüsü durdurup durdurup alışverişlerini yapıyorlar. Minibüsün üstü tepeleme eşya doluyor. Çuvallar dolusu un ya da şeker yükleniyor araca. Onar köyü, Arapgir’e 14 kilometre, ana yola ise 6 kilometre mesafede. Yolu asfalt, düzgün. Onara varmadan sola dönüyor aracımız. Kayalısu mezrasına yolcu bırakıyor. Akşama doğru Onar’a varıyoruz.

Onar köyünün sekiz yüz yıllık cemevleri

 Arkadaşımın ailesi ve komşularıyla görüşüp hemen köyü gezmeye çıkıyoruz. Köyün içindeki üç tekkeyi ziyaret ediyoruz. Birinde ışık yoktu. El yordamıyla içeri girdik, körlemesine fotoğraf çektim. Flaşla çektiğim fotoğrafını sonradan görebildim. Diğer ikisi sekiz yüz yıllık cem evleri. Birini Şeyh Hasan Oner (Onar) Baba yaptırmış, ötekini de şeyhin oğlu yaptırmış. Selçuklu mimarisi, kare planlı, basık tavanlı, yüzlerce kişinin sığabileceği, mertek tavanlı, çok sayıda direkle desteklenmiş, kerpiçten örülmüş bu cem evleri. Pencereleri yok. Aleviler, cem ve semah ibadetlerini asırlarca gizli yapmak zorunda kalmışlar. Tavanda gizlenerek yerleştirilmiş havalandırma var. İçerisinde beş altı tane, çok büyük erzak küpü var. Mistik bir ortamı, büyülü bir havası var bu eski cem evlerinin. Cemin yapıldığı yere uzun koridordan ilerlenerek ulaşılıyor. Onarlılar, Türkçe konuşuyorlar; anadilleri Türkçe.

Meşeli vadide keklik sesleriyle gün doğumu

 Karanlık olunca arkadaşımın ablasının evine gidiyoruz. Onların evi karşı tepede, meşeliklerin olduğu kayalıkların başında. Geceden saati beş buçuğa kuruyoruz. Erkenden kalkıp meşelikten ilerliyoruz. Gerçek bir dağdayım ilk kez. Kutsal kabul edilen birkaç asırlık meşenin bulunduğu yere, Nişangâh’a geliyoruz. Kayalara oturup gün doğumunu izliyoruz. Güneşin önünde hiçbir engel yok. Dağların tepesi karadan pembeye dönüşüyor. Ardından kızarıyor. Bu arada vadiden keklik sesleri geliyor. Vadi keklik sesleriyle şenleniyor. Güneş yavaşça yükseliyor. Yükselişini, çizgi çizgi, milim milim izliyoruz. Nemrut’un reklamı var. Nemrut’un adı çıkmış. Onar’daki kadar güzel bir gün doğumu olamaz. Meşelerin arasında, hafif rüzgârda, keklik seslerinin arasında güneşin doğuşunu bu kadar yakından, engelsiz nerede izleyebilirsiniz? Bu kadar güzel gün doğumu, dünyanın neresinde bu kadar güzel bir doğada izlenebilir?

Kayalıklarda keklik seslerine, gün doğumuna doyulmuyor; ama köye inmemiz gerekiyor. Görmemiz gereken daha çok yer var. Kahvaltıdan sonra tepeden aşağı inerken köyün sığırının toplandığı yere geldik. Köydeki tün büyükbaş hayvanlar, bu meydanda toplanıyor. Buradan çobanın yönetiminde yaylıma gidiyor. Köyde bir ailenin de yüzlerce koyundan oluşan sürüsü var. Sürü sahibi, koyunların sütünü mandıracılara satıyormuş. Sığırların toplandığı meydanın yanında ilköğretim okulu, okulun lojmanı, az ötede de sağlık ocağı binası var. İlköğretim okulunun oldukça geniş bir alanı var. Kentlerde bu kadar oyun alanı bırakılamıyor öğrencilere. Bahçenin bir bölümü ağaçlandırılmış. Ağaçlar da epeyce büyüdüğüne göre yıllar önce dikilmiş olmalı, diye düşünüyorum. Okul ve sağlık ocağı binaları kullanılmadığından yıpranmış görünüyor. Lojmanda birileri oturuyor, biraz daha bakımlı görünüyor lojman. Köydeki öğrenciler, taşımalı sistemle başka yere gidiyorlarmış. Köyün bir ebesi bile yokmuş. Kanalizasyon sistemi bile iki yıl önce yapılmış. Evlerde su musluklardan akıyor.

Personel olmadığından kullanılamayan sağlık ocağı binasının elli metre kuzeyinde bir değirmen yıkıntısına giriyoruz. Burada dere yatağı var; ama su çok azalmış. Değirmenin tavanı tamamen çökmüş. Değirmenin içindeki taşlar, diğer araç gereçler her biri bir yanda duruyor. Üstlerini toprak ve ot kaplamış. Köyün geçim kapısı, tarih tanığı su değirmeni, açıkta kalmış bir ölü gibi görünüyor gözüme. Değirmenin karşı tarafında köyün asırlık çeşmesi var. Çeşmeye epeyce özenildiği belli oluyor. Çeşmenin kitabesi, zincirli su tası, Cuma akşamları mum yakılan çıralığı, su kürünü, kapalı alanı ve kapalı alanın kubbe şeklindeki taş örme tavanı… Korunması gereken tarihi bir çeşme bu.

Onar köyü, bembeyaz bir dağın üzerinde oturduğundan sanırım, köydeki tüm evler, beyaz taştan yapılmış. Kesme taş, emek istediğinden, kırma taş kullanılmış. Kimi evlerin kimi bölümlerinde kesme taş kullanılmış. Köyün öte yakasına geçerken Şeyh Oner Külliyesine uğruyoruz. Şeyh Oner Baba türbesi, bahçesindeki mezar taşları, sakız ağacı sekiz yüz yıllık elbette. Meşe palamudu da çok heybetli ve güzel. Halk, bu heybetli meşeye ve sakız ağacına kutsal ağaçlar olarak değer veriyor. Dibine sapasağlam palamutlar dökülmüş. Bu meşe palamutlarından bir torba getirerek Elazığ’ın Palu ilçesine bağlı Habab (Ekinözü)     köyüne gönderdim. Onar’dan kalkan meşe palamutları, Habab (Ekinözü)’ın dağlarına yerleşti. O dağlarda kök salacak.

Şeyh Onar (Oner) türbesinin bitişiğine yeni bir bina yapılmış Onar köylülerince. Külliyede yok, yok. Kocaman bir cem evi, mescit, konuk yatakhanesi, kütüphanesi, zengin etnografya müzesi…  Onarlı Araştırmacı Yazar Bilim Adamı İsmail Kaygusuz’un pek çok eseri olduğunu öğreniyorum. İsmail Kaygusuz, Onar’ın etnografik, arkeolojik ve efsanevi tarihiyle ilgili derin araştırmalar yapmış. Bunları belgeleyerek yazmış. Beş altı yıl öncesine kadar Onar’da cem yapılırmış. Artık cem de Abdal Musa lokması da yapılmıyormuş. İşsizlikten, köy boşaldıkça güzel gelenekler de terk ediliyor sanırım. Müzede konuk anı defteri bile düşünülmüş. Konuk anı defterini yazıyorum. Batıya doğru tırmanıyoruz ve köyün mezarlığını ziyaret ediyoruz. Her yan kuşburnu, sürsülük dolu. Kırmızı yemişlerden yiyerek dolaşıyoruz.

Mezarlığın yan tarafındaki evin önündeki hareketlilik bizi oraya yöneltiyor. Tam yerine gelmişiz, diyorum. Ocakta kara kazan, kazanda kara üzüm şırası, malemez dedikleri bulamacı pişiriyorlar. İplere dizilen cevizler, bu bulamacın içine sokulduktan sonra asılıyor. İki tahta sandığın üstüne temiz bir sopayı yerleştirmişler. Sopanın altına da büyük bir tepsi koymuşlar. İpe dizili cevizlerden akan fazla bulamaç, yere değil tepsiye akıyor. Malemez yiyoruz, sohbet ediyoruz. Her yerde olduğu gibi burada da bolca fotoğraf çekiyorum. Oldukça besleyici, doğal bu ürüne cevizli sucuk, diyorlar. Elazığ’da orcik olarak adlandırılıyor.

Köydeki evlere baka baka, köylülerle kısa sohbetler ede ede ilerliyoruz. Köydeki evlerin neredeyse tamamında, arkadaşımın dedesi Garip Usta ve Garip Usta’nın oğlu Salman Usta’nın emeği varmış. Hani ustalık, iş bölümü bile yapılmaksızın kanıtlanan bir ustalık. Bir evin tüm işleri bu iki becerikli ustanın elinden çıkmış. Kimin eksiği gediği varsa Garip Usta, onun yardımına koşarmış kendi işini bırakıp. Her işten anlarmış, çok becerikliymiş. Kapının önünde duran ahşap harman savurma makinesini Garip Usta; çatıdakini de Garip Ustanın oğlu Salman Usta yapmışlar. Harman savurma makinelerinden biri, şu anda Malatya Etnografya Müzesi’nde sergileniyor. Diğeri de koruma altına alınacak.

Garip Ustanın Arapgir’deki dokuma tezgâhlarını inceledikten sonra köyde aynısını yaptığını söylüyorlar. Köyde kime sorduksa övgü dolu sözler duyuyoruz. Gündüz çalıştığı yetmezmiş gibi geceleri de araç gereç yaparmış. Çocukken köye getirilen öksüz ve yetim Garip, kimseye çıraklık yapacak ortam bile bulamamış. Torunlarından Süreyya, güzel bir açıklama getirdi. Bizde bu beceriler galiba genlerimizle taşınıyor. Hepimiz dedemiz gibiyiz. Araçlara bakar, aynısını yaparız, demişti.

Her işin ustası Ermeni Garbis (Garip) dede

Kaya mezarlarını gezerken arkadaşım, vadinin karşı tarafında oldukça sarp bir yamaç göstermişti. Dedesi Garip Usta, iyice yaşlı halinde bile bastonuna dayanarak oralara gidermiş. Orada bir kaynak su bulmuş. O kaynak suyun çevresine bostan yapmış. Sebze dikmiş Garip Usta. Hiç boş duramazmış. Hiçbir şey yapamaz, dedikleri zaman bile, leğene beyaz toprak ve su koyar, bu bulamacı (çarpım, diyorlar) bir bezle duvarlara sürermiş. Duvarları, kendince badanalıyor (perdah). Gençken çevre köylere bile evler yaparmış: Peksi, Çimen, Kayalısu, Mişelli gibi. İş dışında hep takım elbise giyermiş, çok bakımlıymış.

Arapgir’deki eski belediye binasında da baba oğul, Garip Usta ile Salman Usta çalışmışlar. Garip Usta, kendi işini bırakıp başkalarının işine karşılık beklemeden koşan biriymiş. İmeceye gelenlere gıdik (keçi yavrusu) keser, guşgana (tencere) ile kaygana yaptırır ikram edermiş.  Köyde dolaşırken kimle sohbet ettikse laf Garip Usta’ya geliyor. Herkes, Garip Ustayı övüyor. Köydeki onca evin taşı, Garip Usta’nın elinden geçmiş. Taraklı çekiciyle taşları yontmuş. Dağı taşı, bağ bahçe yapmış. Gece gündüz çalışmış. Herkese iyilik etmiş. Aleviliği herkesten iyi bilirdi, Alevi inancına ve ibadetlerine herkesten daha saygılıydı, ibadetlere katılırdı Garip Usta, diyorlar.

Garip Usta’yla oğlu Salman Usta, süpürge bile yetiştirir, yapar, satarlarmış. Gılgıl, süpürge tohumu, öğütülerek ekmek yapılırmış yoksulluk dönemlerinde. Bayramdan bayrama buğday ekmeği yenirmiş. Baba oğul; arpa, buğday, nohut, fiğ, mercimek, küşne, cılban, yazlık ekerlermiş. Çok çalışırlarmış. Yetiştirdiği bağların üzümlerini Mişelli köyüne satmaya götürürmüş Garip Usta. Köydeki ilk çatıyı da baba oğul yapmış. Onlardan sonraki kuşak, bu çalışkanlığı sürdürememiş. Koşullar, köyü göçe zorlamış.

Onar’dan dönmeden bir gün önce Romalılardan kalma oyma mağaraları ve kaya mezarları görmeye gidiyoruz. Çok uzak değil zaten. Köy evlerinin doğusundaki bir cılgadan iniyoruz. Onar’ın üzerine kurulduğu dağın güney yamacına oyulmuş bu mağara ve mezarlar. Sümela Manastırı’nı andırıyor. Mağaraların ve kaya mezarlarının girişleri uçuruma bakıyor. Uçurumun dibindeki sekilerde asırlık dutlar var. Dutlukların dibi de upuzun ve derin bir vadi.

El oyması binlerce yıllık mağaralar ve kaya mezarları

Bembeyaz kayalar oyularak, yaşam alanı olan irili ufaklı mağaralara dönüştürülmüş. Dağın yamacına, bugünkü teknoloji olmaksızın oyulan bu mağaralar, insanda hayranlık uyandırıyor. Pek çok oyma mağaranın dışında onlarca kaya mezar var. Her kaya mezarın içinde yarım ay şeklinde, çift kişilik üçer mezar var. Taşa çift baş yerleri oyulmuş. Yarım ay şeklindeki mezar çerçevelerine taşlar yontularak çiçek motifleri işlenmiş. Kaya mezarlarına bir oyuktan giriyorsunuz. Giriş oyuğunun üzerinde de küçük birer ışıklık var. Bu kaya mezarlarından biri oldukça süslü. Yarım ay şeklindeki taş çerçeveye hacimli ve hareketli resimler yapılmış. Güneş, deve, koşan atların üzerinde hareketli savaşçılar… Kırmızı kök boyalarla da boyanmış. Bin yıllar geçmiş de boyaları silinmemiş. O uçurumun kıyısında, ilkel koşullarda oluşturulan bu sanat harikaları hayranlık uyandırıyor. Herkes görmeli bu güzellikleri, dedirtiyor. Bir an önce koruma altına alınmalı ve dünya turizmine kazandırılmalı bu şaheserler.

Evlerde yapılan Onar şarapları

 Öğleden sonra Kalecik dene yere gidiyoruz. Burada da tarihsel kalıntılar çok. Roma kaya mezarlarının uzantısı olan bir yer. Her yan üzüm bağı. Beyaz üzüm de var; ama kara üzüm daha çok; kara üzüm daha değerli. Üzümü bol olan Onar’ın ev yapımı şarapları da çok ünlü. Üzüm ve badem köyü dense yeridir.

Dönüş yolu boyunca pek çok badem, fıstık ve menengüç ağacı görüyoruz. Onar’da gün batımı da bir başka güzel… Güneş, kıpkızıl bulutlara sarınarak dağların ardına saklanıyor. Bu batışın da tıpkı doğuşu gibi tüm aşamaları izlenebiliyor.

Yaşadıkları cehennemi cennete dönüştüren Ermeniler

Gün batarken eski muhtarlardan 90 yaşındaki Ahmet Kaya’ya uğruyoruz. Musa ve Fatma Kaya’nın oğlu Lazik lakaplı Ahmet Kaya, 1972- 1997 tarihleri arasında üç dönem muhtarlık yapmış.  Arapgir’den Ayakkabıcı Ermeni Minas Usta gelir, Ahmet amcaların Cennet Pınarı’nın kenarındaki evlerinin uzak bir köşesinde bir süre kalırmış. Köylülere ayakkabılar yapar, eski ayakkabılarını onarır sonra da Arapgir’e dönermiş. Kalaycı Ermeni Bağdasar Usta da belirli bir süre için Onar’a gelir, tüm köyün bakır kaplarını kalayladıktan sonra Arapgir’e dönermiş. Ahmet Kaya: “Allah,  cenneti bize; geriye kalan her şeyi Ermenilere vermiş.” diyor. Duvarcı, ayakkabıcı, dokumacı, demirci, marangoz, taşçı, terzi, kökboyacı, doktor, eczacı, kalaycı, bakırcı, sobacı, ziraatçı… Tüm ustalıklar Ermenilerde. Eski komşumuz Demirci Sarkis, can dostumdu.  Bir Ermeni kadın vardı, doğadaki otlardan ilaç yapan. Herkesin derdine dermandı. O Ermeni kadının zeytinyağı ile fare yağını karıştırarak yaralara sürdüğü ve yaraları iyileştirdiğini duyardık, diyor Ahmet Kaya.  Eskiden ürettiğimiz peyniri, yağı, bademi, üzümü, meyveyi, her şeyi Arapgir’e götürüp satardık. Şimdi üretimimiz o kadar az ki; ancak bize yetiyor. Eskiden köyümüzden develere yüklenerek ürünler gönderilirmiş dışarıya. Eskiye yönelik anımsadığı şeyleri arka arka ya sıralıyor, zaman darlığından. Eskiden kadınlar saçlarını mavi kille yıkardı. Başlarında sirke (bit yumurtası), bit olmazdı, diyor. 

Malatya’ya döneceğimiz gün, arkadaşımın Garip dedesinin yetiştirdiği bağlara gidiyoruz. Köyün kuzeyinde, epeyce de dışında bir yer. Burada da tarlalar hep üzüm bağlarıyla bezeli. Arapgir’in ünlü kara köhnü üzümüne ancak bu bağlarda doyabildim. Gözüm de bu bağlarda doydu üzüme. Sapsarı bal armutları, elmalar, bademler, üzümler, narlar, fıstıklar… Üzüm pekmezi, üzüm pestili, cevizli sucuk, dut pestili, ev yapımı şarap… Arapgir’in merkezinde ve köylerinde de bu ürünler boldur ve nefistir. Onar köyünde de doğa güzelliği, tarihsel eser zenginliği, insanların sıcak ilgisi… Hepsi bir araya gelince, sanırım cennetteyim, dedirtiyor bana. Biraz da bakım ve pazarlama olsa. Bir de turizme kazandırılsa. Onar, tarih ve doğa zengini bir yer. İnsanları da konuksever, harika insanlar. Yaşanacak ve gezilecek köy Onar. Ve de kültür hazinesi, köklü tarihi, konuksever insanı; derde derman, damağa tat lezzetli gıda ürünleriyle görülmeye değer Arapgir ilçemiz.

sultankilic44@hotmail.com

 

 

423

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir