Cts. Eki 24th, 2020

 

Eğitimci Hasan GÜL

 

1941 yılında dört yaşındaydım. Bir dağın kovuğunda dokuz evden oluşan Mamazar (Doğangeçit) isimli bir köyde yaşıyorduk. Daha önceki yıllarda köy kalabalıkmış. Ailelerin çoğu köyden taşınmış, Sultansuyu vadisine yerleşmişler. Şimdiki Suçatı, Suçatı Semizler ve Değirmenbaşı yerleşim yerlerindeki halk bizim köyden ayrılmadır.

 

Çocukluk yıllarımızda bu insanların söktükleri evlerinin duvarları duruyordu. Bizim evimizin bitişiğinde köyden göçen bir ailenin evi bakımsız bir şekilde duruyordu. Biz çocuklar zaman zaman içinde oynardık. Ancak üzerimize yıkılır düşüncesiyle yakınlarımız tarafından engellenirdik.

 

Bir gün evimizin alt tarafına, ilk defa gördüğümüz bir kamyon geldi. İçinden gri elbiseli, tahminen yirmi civarında genç erkek ile orta yaşlı üç kişi indi. Bakımsız evin olduğu yere gittiler. Biz çocuklar da onları takip ettik. Evi sökmeye başladılar. Direkleri ve mertekleri kamyona yüklediler, götürdüler. Bu işlem iki üç gün devam etti. Büyüklerimiz, evin enüstü (Onlar öyle ifade ediyorlardı.) tarafından sökülüp kerestenin ağıl yapımında kullanılacağı söylemekteydiler.

 

Söküm işinin kurçular yani öğrenciler tarafından yapıldığı söyleniyordu. Yapılan ağıl, okulun batı tarafında bir çukurun içindeydi. O yöreye ağıl deresi deniyordu. Y ine o yıllarda okulun koyun sürüsü, köyümüzün yakınından geçirilerek Budak, Almaçayır, Meydan olarak adlandırılan yaylalara götürülürdü.

 

O yıllar kıtlık yıllarıydı. Yağmur hiç yağmadı. Ekinler, başak çıkarmadan kurudu. Tarım Mahsulleri Ofisi, köylülere buğday veriyordu. Halk yoksul düşmüştü. Biz ailece köyden göçtük. Köyümüze yaklaşık altı kilometre uzaklıktaki Değirmenbaşı mezrasında Hüseyin Canpolat ismindeki bir kişinin evine yerleştik.

 

Ev iki odalı ahşap bir bina idi. Ev sahipleri bir odada, bizler bir odada oturuyorduk. Annem, babam, dedem ve dört kardeş olmak üzere yedi kişilik bir aileydik. Babam, çevrede tanınan bir duvar ustası ve dülgerdi. Orada annemin yakınlarından bir kişinin iki katlı bir evini yapıyordu. O yıl orada kaldık. İkinci yıl Sultansuyunun diğer yakasındaki Akçadağ’a bağlı Sincik mezrasına taşındık. Burada Abuzer Taş ismindeki bir köylünün evinde oturduk.

 

Kıtlık devam ediyordu. Ama biz yokluk çekmiyorduk. Dedem, Mercan adında bir kadının tarlalarını sürüyordu. Babam ise aynı evin yapımını sürdürüyordu. Bir gün mahalleye bir at arabası veya fayton ile üç kişi geldi. Köylüleri topladılar, konuştular. Onlar gittikten sonra köye okul açmak için geldikleri söylendi. Sevindik. Ancak okul nedir, okulda ne yapılır, bir bilgimiz yoktu.

 

Aradan birkaç gün geçmişti. Aynı kişiler yine geldiler. Köylülerle konuştular. Bir odayı okul olarak kullanmak üzere sahibinden istediler. Köylü, odayı bir karşılık istemeden verdi. Gelen kişiler babamla uzun uzun konuştular. Babam bazı marangozluk aletlerini getirdi, incelediler. Yazılar yazdılar, notlar aldılar, gittiler. Daha sonra öğrendik ki sıra, masa ve diğer gereçleri öğrenciler burada yapacaklar, babam da onlara bazı aletleri verecek ve yapımda yardımcı olacak.

 

Aradan bir hafta kadar zaman geçmişti. Bir kamyonla çok kereste, bir ranza, yatak araç gereç getirildi. İki de gri elbiseli genci bırakarak gitti kamyon. Kamyon gittikten sonra gençler yani öğrenciler beni çağırdılar. Birlikte babamın çalıştığı inşaata gittik. Babamla konuştular. Türkçe bilmediğim için neler konuştuklarını bilmiyorum. Ancak babam işi bıraktı, mahalleye geldik. Kendilerinin marangozluk aletleri vardı. Babam aletleri inceledi. Kendi aletlerinden de bazılarını onlara verdi. Bir hafta süresince sıra, masa, yazı tahtası yaptılar.

 

Bugün bile gözlerimin önünden gitmeyen iki çalışmayı sizlere anlatayım. Okul olarak kullanılacak binanın karşısındaki bir söğüt ağacının gövdesinden yararlanılarak tahtadan bir tuvalet yapılıyordu. Tuvaletin tabanı da tahtadan yapılmıştı. Bugün kullandığımız tuvalet taşının deliği gibi elips şeklinde bir çizim yapıldı. İncecik bir testere ile kesilerek delik açıldı. Akşam babama o testereyi sordum. Onun adı kıl testeredir dedi. O testere babamda yoktu.

 

Bir de yazı tahtası yapılmıştı. Yazı tahtasını boyamak için köyde bacaların arka duvarından kurumlar toplandı. Kurumlar ince bir elekten geçirildi. Birkaç yumurta kırıldı. Yumurtaların akı bir kaba kondu. Yumurta aklarıyla kurum tozu katılarak siyah bir karışım elde edildi. Bu karışım ile yazı tahtası boyandı. Sonuçta okulumuz açıldı.

 

O iki genç marangoz, öğretmenlerimiz oldular.1944 yılı idi. Demek ki son sınıf öğrencileri uygulamaya çıkmışlardı. Çevrede okul olmadığı için okulu da kendileri oluşturuyorlardı. Küçük olmama rağmen ben de okula devam ettim. Ancak kısa süre sonra okul, Altunlu köyüne taşındı. Küçüktüm, gidip gelemezdim. Sonuçta okula gidemedim. Zaten birkaç ay sonra köyümüze taşındık. Ertesi yıl komşu Kilise köyünün eğitmenli okuluna devam ettim. Üç yıl sonra Akçadağ Köy Enstitüsü’nün bünyesindeki uygulama okuluna devam ettim. Uygulama ilkokulunu bitirdiğimde köy enstitüsü uygulaması bitmişti. Sınavla öğretmen okuluna girdim. Böylece uzun yıllar, köy enstitüsü ortamında yaşadım. Bugün de o kurumların yaşam kavgasını sürdürüyoruz. 02.01.2018

224

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir