Pts. Eyl 27th, 2021

 

 

    Arkadaşlarım Hüseyin ve Joachim’le birlikte babamın işçi olarak 1969’da Almanya’ya gidişi, ardından da bizim 1980’de zorunlu Kayseri’yi terk edişimizle ilgili Deutschland Radio için hazırladığımız bir saatlik radyo belgeselinin Berlin’den sonraki İstanbul bölümünün ses kayıtlarını, üç günlük bir çalışmadan sonra bitirdiğimizde, projenin geri kalan son bölümünü köyde devam etmemize artık bir engel kalmamıştı.

Bir işi bitirmiş olmanın heyecanıyla gidip otogardan Afşin otobüs biletlerimizi alırken, köye yolculuğun otobüsle on altı saat sürdüğünü söylediğimde ikisinin de şaşkınlıktan ağzı bir süre öyle açık kalmıştı. Her ikisinin de hayatlarında yeryüzünde bu kadar doğuya gidişleri ne de olsa ilk olacaktı. Felaketin ve mucizenin asıl Afşin’e on altı saat yolculuktan sonra başlayacağını nereden bilebilirdik ki.

Afşinliler şirketinin külüstür otobüsüyle hiç susmak bilmeyen arabesk ve arada bir Mahzuni karışımı sesli müziği eşliğinde yaptığımız on altı saatlik yorucu yolculuktan sonra Afşin’in o küçük otogarına girdiğimizde yağmur artık sicim gibi yağıyordu. Oradan bir an önce kurtulma dürtüsüyle yağmurun altında hemen bir taksi ayarlayıp eşyalarımızı, Afşin’in yerlisi olduğunu düşündüğüm kısa boylu şoförün de yardımıyla bagaja yerleştirdikten sonra Ağcaşar’a doğru yola koyulduk. Şoförün Ağcaşar’a ilk gidişi olduğundan, ben şoföre köyün yönünü tarif ederken bir yandan da arkada oturan, bir tek kelime bile Türkçe bilmeyen Hüseyin’le Joachim’e konuşulanları o arada radyo için ses kaydı yaptıklarından Almancaya çeviriyordum, aynı zamanda da çevreyi anlatmaya çalışıyordum.

Afşin’in son durak olduğunu düşünen arkadaşlarım, Afşin’i çoktan geride bıraktığımız halde nereye gittiğimizi biraz şaşkınlıkla bana sorduklarında, yolun bitmediğini, daha doğrusu yolun asıl şimdi başladığını söylediğimde her ikisinin de bir kez daha ağızları açık kaldı. Eshab- Kehf’e kadar delik deşik olan sözde asfaltlı yolu bu bahar ayında sicim gibi inen yağmura ve gidiş yönümüz bayır yukarı olmasına karşın sorunsuz kat etmemize rağmen, yolun bundan sonraki topraklı kısmı bizi bekleyen maceranın müjdecisi, yolu tanımayan şoförün ise korkulu rüyası oldu.

Nişanatı’nı geçtikten sonra gördüğüm manzara bende bir an dışa vurumcu, yarı soyut modern bir resmin içindeymişim duygusu uyandırdı. Çılgına dönmemek elde değildi; kırmızı ve yeşil rengin bu yoğunlukta, birbirine zıt ama inanılmaz güzellikte yan yana durması beni şaşkına çevirmişti. Rengi doğadan öğrenmek gerektiğini o an bir kez daha anladım. Ben ve arkadaşlarım yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla hayran hayran doğanın güzelliğini seyrederken, bu havada böyle sapa bir yolu neden bu kadar ucuza gittiğine anlam veremeyen şoför bize küfür edemediğinden, halen var gücüyle yağan yağmurdan dolayı çamurlu yola ve kendi aptallığına küfür edip duruyordu. Araba gittiği sürece bizim için sorun yoktu ve şoförün moralinin bozuk olması bizi ilgilendirmiyordu.

İğdemlik'e yaklaştıkça arabanın motorundan homurtuların, hırlamaların arttığını en geç şoförün gittikçe ardı arkası kesilmeyen okkalı küfürlerine kulak verince duymaya başladık. İğdemlik'in tepesine az kalmıştı ki, sonunda araba kendisinden önceki birçok motorlu aracın da başına geldiği gibi, İğdemlik'in o inanılmaz yokuşuna dayanamadı ve gözümüzün önünde can verdi.

Arabanın önünden dumanlar çıkmaya başlayınca sinirden kendisinden geçen şoför hariç biz üç turist arabadan indik ve yağmurun altında sumo güreşçilerinin birbirlerini itmesi gibi var gücümüzle arabayı çamura saplandığı yerden kurtarmak için arkadan itmeye başladık. Araba bizim itmemizle güç alsın da bayır yukarı çıkabilsin diye var gücümüzle uğraşırken, yağmur yağdığı için kendine güvenemeyip de yola çıkamayan, Kepez’e gitmek isteyen, anasının gözü, benim daha önceden hiç görmediğim, tanımadığım şişmanca biri, misafir olduğu evin penceresinden bizim çamura saplandığımızı görünce,  acizliğimizi fırsat bilip kurnazca yanımıza sokuldu ve “Beni de götürün!”, dedi. “Yahu, araba zaten yüklü olduğu için gitmiyor. Bi de seni arabaya alırsak biz bu yokuşu nasıl çıkarız!” demeye kalmadı, adam bize yardım edeceği yerde, kendi arabasıymış gibi çok doğal bir şekilde geçti şoförün yanına, en öne oturdu. Biz de aptal turistler gibi (benim o gün ilk, diğerlerinin üçüncü kez) ağzımız açık arkada ter kan içinde arabayı iterken, davetsiz gelen kilolu misafirimiz önde şoföre tepeyi aşabilmemiz için arabayı nasıl kullanması gerektiği konusunda ağır bir konferans vermeye başlamıştı bile.

 Araba, bizim arkadan verdiğimiz destekle elli metre gitti gitmedi gelen ilk dönemeçte yine zonk diye durdu. Biz üç turist sudan çıkmış balıklar gibi, bitkin bir şekilde yürüyerek arkadan arabaya yetiştik. Şoför, şişkonun tepeyi aşma teorilerine sonunda dayanamayıp, oldukça gergin, “Madem sen daha iyi biliyorsun, öyleyse geç sen kullan arabayı!” dedikten sonra direksiyonu hiçbirimizin tanımadığı, kimin nesi olduğunu bilmediğimiz adama bıraktı. Şoför ve biz dışarda arabanın arkasında sırılsıklam bir halde var gücümüzle arabayı itmeye çalışırken, anasının gözü herif direksiyonun başında keyif yapıyordu.

 Biz, “Bu şişko adam, bu işin üstesinden gelir!” diye umutlanırken arabada bu sefer biraz öncekinin aksine ne bir milim kıpırdama var, ne de bir ses. Çok geçmeden şişkonun araba kullanmayı bilmediği ortaya çıkınca sinirlenip hep birlikte Almanca Türkçe karışık bir “Haydaa!!” çektik. ”Bari geç, arabanın kaportasına otur da ön taraf ağırlık yapsın. Biz de yine arkadan iter, belki o zaman tepeyi aşarız!” dedik. Şişko bütün ağırlığıyla kaportanın üstüne oturdu, bizim de arkadan itmemizle araba hız aldı ve sonunda tepeyi aştı. İğdemlik'in tepesinde sevinçle arabaya binip yolun geri kalan son altı yüz-yedi yüz metresini köye girene kadar her şeyi unutup dağlardaki renk cümbüşünün tadını çıkararak keyifle geçirdik.

 

İstanbul’dan yola çıktığımızda hava o kadar sıcaktı ve biz o havada tişörtle gezmeye o kadar alışmıştık ki, köydeki havanın buz gibi soğuk olması, soğuk Almanya’dan gelen bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Yolda yağmur altında arabayı iterken sudan çıkmış balıklara döndüğümüz için üçümüz de köye Süleyman amcamın evine vardığımızda tir tir titriyorduk. Artık havalar ısındı diye köyde sobaları kaldırdıkları için ısınma şansımız yoktu. Ama üstümüzü başımızı değiştirip kurulandıktan, yengem Elif Ablanın tereyağlı bulgur pilavını yedikten ve sıcak demli çayını da içtikten sonra içimiz biraz ısındı.

 

Ertesi gün ve köyde kaldığım bütün hafta boyunca, oksijenin yoğunluğundan burnumdaki kılcal damarların kanamasına aldırış etmeden temiz havayı ciğerlerime depolayarak ve özlem duyduğum, bir sürü anımın geçtiği dağların- taşların tadını çıkararak arkadaşlarımla birlikte doyasıya köyü gezdim. İkinci gün, Berlin’de annemle radyo belgeseli için yaptığımız Türkçe söyleşinin ses kayıtlarını dinleyip Almancaya çevirmeye başladık. Ben çevirdim, Joachim yazdı. Hüseyin ise yazıların yerlerini işaretleyip, numaralayıp kaba montajını yaptı.

 

Köydeki üçüncü günümüzde Kayseri’deki son günlerimizi yerinde belgelemek için ve biraz da değişiklik olsun diye ( arabayı kullanacak olan kuzenim Ali Haydar’la da anlaşıp) Kayseri’ye gitmeye karar verdik. İşlerimizi bitirir sonra da biraz şehri gezeriz düşüncesiyle erkenden hazırlanıp sabah yola çıkarken; ben yıllardan sonra çocukluğumun geçtiği şehri yeniden göreceğim diye, Ali Haydar ise köyümüze en yakın şehri ilk defa göreceği için heyecanlıydık.

 

 Kayseri’den Almanya’ya gitmeden önce Türkiye’de iyi kötü son beş senemizi geçirdiğimiz, annemim “Hollanda tipi” dediği evimizin bulunduğu mahalleye gittik. Seneler sonra yeniden gittiğim mahallede her şeyin ne kadar değiştiğini ve 70’lerin son yarısında orada başımızdan geçen olayları, çocukken tanık olduğum sağ sol çatışmalarını anlatırken geçmişi sanki yeniden yaşadım. Geçmişe oranla daha yobaz hissettiğim Kayseri’nin kale içi çarşısını ve eskiden Ermenilerin yaşadığı, şimdi ise bakımsızlıktan harabe olmuş tarihi taş evlerin bulunduğu hüzünlü fakir mahalleleri gezdikten sonra hava kararmadan köye geri dönmemizin mantıklı olacağına karar verdik ve akşam yedi gibi yola koyulduk. Bütün gezi boyunca ürkek ve çekingen davranan Ali Haydar, Kayseri’ye ilk gidiş gelişinin bir felaketle sonuçlanacağını önceden bilseydi, sanıyorum Kayseri’nin alımlı Erciyes’ini sadece hayal etmekle yetinirdi. 

 

Göksun’a vardığımızda hava kararmıştı artık. Göksun otogarında Alman arkadaşların geri dönüş biletlerini sormasaydık belki de her şey çok daha farklı gelişecekti ve biraz sonra yaşayacaklarımızı hiç yaşamamış olacaktık. Yolun her zamanki gibi boş ve sakin olması aldatıcı ve gizli bir tuzaktı. Göksun’u Afşin’e doğru beş on kilometre çıktık çıkmadık, ters istikamette yolun kenarında bir otobüsün durduğunu görünce biraz yavaşladık. Yolcuların bazıları inmiş otobüsün önünde duruyor, bazıları da el kol hareketi yapıyordu. Ali Haydar’ın karşı yönden gelen araçları rahatsız etmemek için uzunları yakmamasının bir hata olduğunu daha anlayamadan otobüse yaklaşmamızla her şey bir anda olup bitti. Yerde can çekişen yaralı bir ineğin üstünden bir tümseği geçer gibi geçtikten sonra önümüze çıkan, ayakta duran başka bir ineğe arabanın önüyle kalçasından küüt diye vurunca acı bir böğürtüyle birlikte arabanın camı birden ineğin dışkısıyla örtüldü. Arabamız önünde dumanlar çıkartarak anında olduğu yerde durdu. O anda zifiri karanlıkta yaşadıklarımızın gerçek mi yoksa bir sanrı mı olduğunu anlamakta bir süre zorlandık.

 Yaşadığımız olayın şaşkınlığıyla arabadan indiğimizde bu ıssız karanlık yerde, pek seçemediğimiz yol üstündeki mezbahaneyi andıran yarı canlı yarı ölü ineklerin acıdan böğürtülerine, nereden geldiklerini bilmediğimiz, birden etrafımızı saran insanların telaşlı “Geçmiş olsun, biz size el kol işareti yaptık, siz görmediniz, yaralanan var mı? Yaralanan yokmuş!” seslerinin karışması bizi inanılması güç, gerçek üstü kâbuslu bir âleme götürdü. Biz ne olduğunu, çobansız inek sürüsünün birden nereden çıktığını anlamaya çalışırken, kafa kol yoklarken ve yaralanıp yaralanmadığımızı birbirimize sorarken etrafımızdaki, karanlıktan yüzlerini seçemediğimiz insanlar, yaralı mı ölü mü olduğunu bilmediğimiz, bizden önce otobüsün çarptığı ineği yolun kenarına çektikten sonra birden otobüslerine binip yok oldular.

 Henüz kazanın şokunu üstümüzden atamadığımızı, dahası kaza yaptığımızı bacaklarımızın gerilmiş bam teli gibi inceden inceye titremesinden hissediyorduk. Gelip geçen arabalar bizi görsünler diye farlarını açık tuttuğumuz arabamızı yolun kenarına iterken başımızı kaldırıp baktığımızda, bizim gibi kazanın etkisinden kurtulamayan beş altı ineğin nereye gideceğini bilmeden şaşkınlıktan ve korkudan öylece yolun kenarında durduğunu gördük.

 

Karşı istikametten bir araba son sürat sivrisinek vızıltısını andıran bir sesle vınn diye yanımızdan geçip giderken ardından bir araba daha bizi fark etmeden karanlıkta yok oldu. Bir süre yolun kenarında milyonlarca yıldızın altında, göz gözü görmeyen karanlıkta, insanın kendisini yapayalnız hissettiği ve tarif edilemez korkunç sessizliği ile ıssız doğada, kazayı ucuz atlattığımıza, burnumuzun dahi kanamaması mucizesine sevinerek, arabadaki hasara aldırış etmeden beklerken, bizi uğultuyla geçip giden bir aracın az ötede durduğunu, önce iki kırmızı noktanın geri geri geldiğini, sonra birilerinin kaza mı yaptınız, geçmiş olsun diyerek ve olup bitenleri kavramak için etraflarına bakınarak bize doğru yürüdüklerini anladık.

 “Bizi en yakın köye, Yazıköyü’ne kadar çekin.” dedik. O arada yine bir sürü insanın etrafımızı sardığını, “Lan, bu inekleri arabaya atıp götürek satak, kesek yiyek.” konuşmalarını duymamızla birlikte ansızın kesilmesinin ardından gelen yine o korkunç sessizlikten, anladık. Bu zifiri karanlıkta bu kadar insan birdenbire nereden gelir? Bir ip bulduk, bir ucunu bizim arabaya öbür ucunu da diğer arabaya bağladık; bizim araba arkada diğeri önde öylece Yazıköyü’ne doğru yola koyulduğumuzda ancak kazanın boyutunu kavramaya başladık.

Tesadüfler bizim lehimize olmasaydı neler olabileceği olasılıklarını düşünürken tüylerimiz diken diken oldu. Otobüsün çarptığı ve bizim bulunduğumuz şeride savurduğu yerdeki yaralı inek olmasaydı, (sonradan defalarca konuştuğumuz halde bir türlü çözemediğimiz sır: Bu koca ineğin üstünden bu yerli marka araba nasıl oldu da geçti?) biz de ineğin üstünden geçmeseydik, saatte 80 km’ye varan hızla önce ikinci çarptığımız ineğe çarpsaydık. İnek, o iriliğiyle arabanın ön camından içeri girer, bizi bütün ağırlığıyla ezerdi ya da kafamızı uçururdu. Ali Haydar ani bir refleksle direksiyonu sağa kırmış olsaydı tepe takla uçuruma yuvarlanırdık. Konuştukça seviniyoruz ölmediğimize.

 

Kazadan önü içine geçen arabamızın iple bağlı olduğu öndeki araba, bizi yarım saat kadar arkasında çektikten sonra Yazıköyü’ne, istediğimiz evin önüne bıraktı. Bizden 50 lira isteyen arabacıya usul icabı kısa bir pazarlığın ardından 30 lirayı verdikten sonra adamlar çekip gittiler. Yine kaldık ıssızlığın ve sessizliğin ortasında. Çok geçmeden biraz ileride yolun kenarında bir arabanın durduğunu umutla fark ettik. Arabaya doğru bitkin bir halde yürüyüp camına vurduğumuzda arabanın açılan kapısından s-e-l-a-m-u-n-a-l-e-y-k-u-m-a-l-e-y-k-u-m-s-e-l-a-m’la birlikte, siyah-beyaz Şerlok Holms filmlerindeki Londra’nın sisini anımsatan, buğusundan her şeyin hayalet gibi belirsiz olduğu, göz gözü görmeyen yoğunluktaki sigara dumanıyla birlikte keskin bir alkol kokusu yüzümüze savruldu. Sigara dumanından arabanın içinde kaç kişinin olduğunu görmemiz pek mümkün değildi ama içindekilerin tamamının bunalımlı uykusuz sarhoş erkekten ibaret olduğunu anlamak için fazla bir zekâ gerekmiyordu. Direksiyonun başında oturan, arabanın sahibi olduğunu düşündüğümüz, elinde bira şişesiyle zil zurna sarhoş olan adama tereddütle, birkaç saat önce kaza yaptığımızı, acaba bizi Ağcaşar’a götürür mü, diye sorduğumuzda adamdan hiç beklemediğimiz bir kararlılıkla: “ Tamam, ben sizi köye götürürüm ama arabam tüplü, ileride benzinliğe uğrayıp öyle gidelim!” yanıtını alınca o anda, niye yalan söyleyeyim, asıl şimdi hapı yuttuk! diye içimizden geçirmedik değil.

 

Arabadan yüzlerini seçemediğimiz bir iki kişi ellerinde bira şişeleriyle indi. Biz dördümüz boşalan arka koltuğa sıkıştık. Şoför, şoförün ne olur ne olmaz diye yanına aldığı arkadaşı, bir de biz, toplam altı kişi koyulduk yola. Arka koltuğuna kurbanlık koyunlar gibi geçip üst üste oturduğumuz, ağırlığımızdan tabanı neredeyse yere yapışan bu araba bizi ilk gün köye getiren taksiden daha külüstürdü ve üstelik şoför, elindeki bira şişesini ağzına götüremeyecek kadar da sarhoştu. Şoför, asfaltlı ana yoldan topraklı Kötüre yoluna saptıktan sonra, bizden önce buralara bir hayli yağmurun yağdığını en geç arabanın tekerlerinin çamura saplanmasından ve şoförün kayan arabanın kontrolünü sık sık kaybetmesinden içimiz ürpererek anladık. Sarhoş şoförümüz, arabasının hâkimiyetini her seferinde inanılmayacak bir kıvraklıkla yeniden eline geçirdiğinde ve bayır yukarı çıkarken nasıl gaza basacağını bildiğinde rahatlayıp derin bir nefes alıyorduk. Ama İğdemlik'in tepesine yaklaştıkça, sağımızdaki ve solumuzdaki uçurumları düşündükçe korkularımız büsbütün artıyordu.

 İğdemlik'in tepesine varınca ilk günkü gibi bayır yukarı çıkamayan arabayı itmek için arabadan inmek zorunda kaldık. Biz üçümüz arabayı halsizlikten bitkin bir halde olmayan gücümüzle iterken, birincisi; Afşin’den köye gelişimizde taksiciyle yaşadığımız olayın aynısını yeniden yaşadığımızı anladığımızda, ikincisi; ilk gün tepeyi aşmak için taksiyi iterken ayakkabıları çamur olan, Kayseri’nin tarihi çarşısında ayakkabı boyacılarına büyük bir zevkle ayakkabılarını temizlettikten sonra boyatıp parlatan Hüseyin’in mutlu sona eremeyen trajik ayakkabı serüvenine, bizi izleyenlerin anlam veremediği bir abartıyla, kendimize hâkim olamayıp gecenin sessizliğini bozarak katıla katıla gülünce, kahkahalarımız dağların eteklerinde sonsuz kez yankılandı.

 

Bizim itmemizle hız alan araba tepeyi aştıktan sonra durdu. Biz de artık gülmekten sinirlerimiz gevşemiş bir halde yürüyerek arabaya yetiştik.

 

Köye vardığımızda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Gökyüzü alabildiğine güzeldi. Bütün köy sessiz, derin bir uykuya dalmıştı.

 

Biz ise halen yaşadığımıza seviniyorduk.

 

 Ercan Arslan

 Ağcaşar–Berlin 7.6.2003–24.5.2006

178

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir