Cts. Eki 24th, 2020

 

 

Gökmen GÜL

 

Kenter Tiyatrosu’ndayım. En ön sırada oyunun başlamasını beklerken, bu tiyatronun ahşaptan yapılan figürlerini inceliyorum. Burnuma çok eski bir ahşap kokusu geldiğini fark ediyorum. Bu sahneden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin ‘iyiye’ ve ‘kötüye’ dair ne oyunlar oynadığını düşünüyorum…

 

‘İyi’ ve ‘kötünün’ de yaşam var oldukça hep var olacağını düşünüyorum. Elimde telefonum bir yandan gündeme dair neler var diye bakıyorum. Kaç gündür koşturmaktan neler olup bitiyor bilmiyorum. Arkamda bir kadın kocasına Michelangelo’nun bir eserinden ve onun Floransa’daki yaşamından bahsediyor. Çok uzaklara bizim eve gidiyor bir an aklım. En çok da anneme…

 

Bu düşünceler arasında gidip gelirken, bir an iç sesteki güzel sesli kadın konuşuyor: ‘Oyunumuz birazdan başlayacaktır lütfen telefonlarınızı kontrol ediniz’. Işıklar sönmeden, izleyicilerin salona girdiği kapıdan sahnenin merdivenlerine doğru ani bir girişle Genco Erkal giriyor. Üstünde haki rengi bir kaban ve nefes nefese kalmış. Seyircilere dönüp telefonları ile uğraşanlara, yani bize, bu çektiğim videodaki sözleri söylüyor. (Telefonlarınıza sahip çıkın; bir sabah sahil güvenliği aramak durumunda kalacaksınız, sizi sahilden toplayıp götürmeleri için, diyor. Tabii, hepsini alamadım.)

 

Bir an Genco Erkal’in oyuna geç kaldığını bile düşündüm. Bunun ilk olarak oyunun bir parçası olduğunu anlamamak, sanırım benim gibi burada olan birçok izleyicinin de aklına gelmiştir. Bu adam, telefonlarımız ile oynuyoruz diye bize kızıyor mu, yoksa başka bir şey mi diyor diye düşünmedim değil. Meğer oyun başlamış. Böyle başlıyormuş. O anda, yahu Gökmen, ne saygısızsın, deyip kapattım telefonumu.

 

Oyunun adı: Göçmenleeeeer. Genco Erkal yönetmenliğinde, Dostlar Tiyatrosu’nun sahnelediği, bir göç hikâyesini anlatıyor. Yerinden yurdundan edilmenin, savaştan kaçmanın, başka bir ülkede kendine başka bir yaşam arayışının, çaresizliğin ve bu çaresizlik ile vaatler arasında insan tacirlerinin eline düşmenin ve acılı bir denizde boğulmanın hikâyesi. Aslında dünya ve yaşadığımız ülke bu kadar büyük bir kaos içindeyken, bir gün hepimizin karşı karşıya kalabileceği güncel bir hikâye bu.

 

Oyunu izlerken bir ân aklıma yirmili yaşlarda okuduğum bir kitap geldi: ‘Susan Sontag’ / ‘Başkalarının Acısına Bakmak’. Bir edebiyat dergisinde gördüğüm ve yazarını hiç duymadığım bu kitapta ilk dikkatimi çeken ismiydi kitabın. Sahi neydi başkalarının acısına bakmak?. Beyoğlu’nun kitapçılarında bulamayınca yayınevine yönelmiş, Kazancı Yokuşu’nda bulmuştum. Şöyle diyordu Sontag: “Başkalarının acısı hep ‘başka’dır sonuçta. Empati yeteneklerimizi ne kadar kullanırsak kullanalım, içselleştiremeyiz.

 

Üstelik içsellestirmiş olsak bile karşımızda ki, o diğeri için başkası olduğumuz için o da acısını paylaştığımızı kavrayamaz. Acı, seyirlik bir malzeme yaşadığımız yüzyılda.”
Sontag, halen (maalesef) haklı. Oyunda, göçmenler ile insan tacirleri arasındaki diyaloglar ve tutumlar, aklıma bugün iktidarların/devletlerin ve en önemlisi toplumun savaştan kaçan insanlara (göçmenlere) trajik bir özne olma gerçeğini bile bir imkân olarak vermediği hissine kapıldım. Hem nasıl olacak ki bu, insan ancak bir şeyi gerçekten anladığı zaman kalbinde ona karşı bir merhamet oluşur ve onun trajedisine inanır. Yoksa, “Biz size kucak açıyoruz” türünden söylemler soğutulmuş bir yerden yapılan politik bir söylemden daha ileri değil, yani bir çeşit kuru gürültü.

 

Son olarak, oyunun bitiminden bir tirad ile bitireyim ben de: “Nazım Hikmet’in de dediği gibi; yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…”

 

26 Ocak 2018 İstanbul

 

95

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir