Cts. Eki 24th, 2020

Rober Koptaş

(AGOS Genel Yayın Yönetmeni- 24 Nisan 2012)

 

AGOS Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, Milliyet gazetesine yazdığı yazıda 'Türkler soykırımcıdır’ önermesinin asıl kendisi ırkçıdır' dedi.

 

Evet, ‘Türkler soykırımcıdır’ önermesinin asıl kendisi ırkçıdır. Çünkü soykırımları halklar, milletler değil, zihniyetler ve zihniyetlerin yönlendirdiği kişiler yapar.

Evet, Batılı büyük güçlerin 1915’le ilgili tavrı riyakâr ve çıkar odaklıdır.

Evet, Türklerle Ermeniler arasındaki çatışma, onlar için koz olduğu ve kullanabildiği oranda anlamlıdır.

 

Evet, Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin, soykırımla ilgili tutumu insancıl ilkelerden çok faydacı bir siyasete dayanıyor.

Evet, Türkiye’nin bu konudaki eleştirilerinde büyük bir haklılık payı var.

Ne var ki, Türkiye açısından asıl sorun başka yerde.

Sorun, başkalarının ne yaptığından bağımsız olarak, Türkiye’nin 1915 konusunda Batı’daki riyakâr tavrı bir anda önemsizleştirecek olan doğru ahlaki ve siyasi tutumu geliştirmemiş olmasında…

 

Sorun, bu ülke insanlarının, bu topraklarda yaşanmış acıya sessiz kalması, onu meşru görmesidir. Ermenilerin vatandaşı oldukları ülkeden atılmasını haklı gösteren resmi söylemi hiç tartışmadan, akıl yürütmeden sahiplenmesidir.

 

İdrak edilmesi gereken şey, bu söylemi üreten zihniyetin, sadece Ermenileri değil, Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimini, Türk ve Müslüman çoğunluğu dahi mağdur ettiğidir. Türkiye’de geçmişin hayaletinin güncel siyasi tartışmaların üzerinden hiç çekilmemesinde, bu gerçeğin yarattığı huzursuz toplumsal ruh halinin etkisi var.

O zaman 1915, sanıldığı gibi geçmiş değil, bir gelecek meselesidir. 1915 sadece Ermenilerin değil, aynı zamanda Türklerin, Kürtlerin, Müslümanların meselesidir.

O zaman, görmek gerekir ki, doğru tavra ilişkin sorumluluk, her şeyden önce, farklı siyasi görüşlere mensup, farklı etnik köklere veya dini inanışlara sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına düşmektedir.

 

Bugün Ermenilerin acılarından söz edildiğinde pek çok okur, ‘ama Türkler de çok acılar çekti’ diye düşünecektir, eminim.

Haklılar, haklısınız. Ama Türklerin, bütün güçlüklere ve karanlık dönemlere karşın, kendi ülkelerinde egemen bir ulus olarak yaşamaya devam ettiklerini, Ermenilerin ise binlerce yıldır var oldukları topraklardan silindiklerini, adeta yersiz yurtsuzluğa mahkum edildiğini anımsamak gerekiyor.

Ardından hemen, ‘Ama Ermeniler Ruslarla işbirliği yaptı, ayaklandılar’ diyeceksiniz pek çoğunuz.

 

Evet, bazı Ermeniler böyle bir siyaset güttüler. Ama koca bir halkı gözünüzün önüne getirdiğinizde, kırlarda tarımla, kentlerde esnaflık ve zanaatkarlıkla uğraşan yüzbinlerce Ermeni’nin durumunu anımsadığınızda, yaşadığınız kentin gerçek yerel tarihine baktığınızda, bütün bir halkın işbirlikçi olamayacağını kolayca anlayabilirsiniz. Suça karışan bireylere karşı tedbir almakla, bir halkı yaşadığı yerden koparmak ve onu ölüme göndermek arasında büyük bir fark var.

 

O günkü Osmanlı hükümetinin sorumluluğu, 1915’te böyle bir ayrım yapmayıp, bir kadim Anadolu halkını ortadan kaldırma kararı almaktan ileri geliyor. Dünya Savaşı’nın göz gözü görmeyen ortamı, İttihat ve Terakki liderlerine, bir iç tehdit, daimi bir sorun kaynağı olarak gördükleri Ermenilerden kurtulmak için bir fırsat gibi göründü. Doğu’da nüfuzunu geliştirmek isteyen ve Osmanlı Devleti’ni savaşa kendi saflarında sürükleyen Almanya’nın, tehcirin ve katliamların planlanmasında önemli bir rolü vardı.

 

Toplumsal bir soruna katı pozitivist değerlerle çözüm bulmayı çare gören bir toplum mühendisliği anlayışı devreye sokuldu ve büyük bir felaket yarattı. Bu toplum mühendisliği anlayışı daha sonraki dönemlerde de sürdü ve bugün dahi yaşadığımız pek çok sorunun nedeni oldu.

 

Tüm farklılıkları tehdit gören, yasaklayan, imha eden tekçi bir ulus oluşumu, Sünni İslam hâkimiyetiyle Alevilerin ve azınlıkların fiili ve sembolik ayrımcılığa uğraması, buna karşın, katı laiklik anlayışının bu kez Sünni Müslümanlara yönelmesi, dinin günlük hayatta sahip olduğu yerden ürkerek, onu düşman gibi göstermesi…

Bütün bu sorun noktalarında acılar yaşandı, kan döküldü ve Kürt sorunu bağlamında maalesef dökülmeye de devam ediyor.

 

Bugün Türkiye, bu köhne anlayışın ifrata vardığı, şiddet ve baskı yoluyla siyasetin ve toplumsal alanın şekillendirilmeye çalışıldığı geçmişle yüzleşiyor. Yapılan bazı hukuki hataları bir yana koyarsak, Ergenekon yargılamaları da 12 Eylül’e ilişkin dava da 28 Şubat soruşturması da 1938’de Dersim’de yaşananların araştırılması da çok önemli adımlar. Bu olaylar, devletin veya devlet adına güç kullanan görevlilerin, doğru bildikleri değerler adına, kendi halkına zulmettiği örnekler.

 

Yakın tarihe ilişkin gerçeklerin ortaya çıkması, bu katı devletçi zihniyetin mahkzm edilmesi anlamına gelecek. Ta 1938’e dek geriye gittiğimiz bu silsilenin biraz ötesinde ise 1915 duruyor. O gün de, devlet adına güç kullananlar, devletin bekası adına kendi vatandaşlarının, Osmanlı tebaası Ermenilerin yok edilmesini emretmişti. Bu bağlamda şunu tekrar söylemek isterim: ‘Türkler soykırımcıdır’ önermesinin asıl kendisi ırkçıdır. Soykırımları halklar, milletler değil, zihniyetler ve zihniyetlerin yönlendirdiği kişiler yapar.

Bugün 24 Nisan…

Biz Ermeniler için 24 Nisan, 1915’te hayatını kaybedenleri anma ve yas günüdür.

O gün, İstanbul’da, aralarında siyasetçi, yazar, çizer, şair, esnaf ve din adamlarının bulunduğu yaklaşık 230 kişi tutuklanmış ve Anadolu içlerine, Çankırı ve Ayaş’a gönderilmişti. Bu 230 kişinin yarısından bir daha haber alınamadı. İşte dünyanın dört bir tarafında Ermeniler, 24 Nisan’da onları ve kaybettikleri diğer masum kurbanları anıyorlar.

 

Türkiye’de her 24 Nisan’da Ermenilerin, özellikle diaspora Ermenilerinin Türklere karşı tutumu, iflah olmaz nefretleri, düşmanlıkları anlatılır. Soykırım kelimesi etrafında bellek savaşları yaşanır. Buna karşın dünyanın dört bir yanındaki Ermenilerin köklerinin, Antep, Maraş, Urfa, Malatya, Diyarbakır, Muş, Bitlis veya Anadolu’nun diğer kentlerine dayandığı, Hrant Dink’in deyişiyle diasporanın, ‘Anadolu’nun dünya hali’ olduğu anımsanmaz.

Bu insanların aile tarihinde öldürülmüş nine ve dedelerin, geride bırakılmış memleketin, kültürün ve koca bir tarihin olduğu düşünülmez.

 

Geçmişin, yani 1915’in gelecekle buluştuğu yer, bu büyük resimde saklıdır.

Türkiye’de çeşitli haksızlıklardan şikâyet eden, mağduriyetlerine karşı adalet ve değişim isteyen farklı köken, görüş ve inanışlardan insanlar, 1915’te yaşananlara bir de bu gözle bakmalı. O zaman Ermenilerin neler yaşadığı ve neden öfkeli olduğu anlaşılabilir. Bu anlayış ise gerçeği aramayı, devletin bugüne kadar bu konuda anlattıklarını sorgulamayı getirecektir.

1915 konusunda, bugün Batılıların veya Ermenilerin ne yaptığından daha önemli olan, Türküyle, Kürdüyle, Müslümanı ve Alevisiyle, Türkiye toplumunun ne yaptığı veya ne yapmadığıdır. Bu sınav bugüne dek pek de iyi geçmedi. Eğer Türkiye insan haklarına saygılı, demokratik, kendine güvenen bir ülke olacaksa, bu sınavı vermek şart.

 

 

52

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir