Cts. Eki 24th, 2020

 

 

Vahap IŞIK

 

Sınıfımdaydım. Geç kalmış, geç bırakılmış arkadaşlarımdan birisini bekliyordum. Yaşı 19, otizmli… Onun adını Elif koydum.

Masadaki kâğıtları ve kalemleri; derse gelecek öğrencimin ulaşabileceği alandan hızla uzaklaştırıyordum. Ya da uzaklaştırdığımı sanıyordum.

İlk dersimizde ulaşabildiği tüm kâğıtları karaladıktan sonra yırtıp masanın bir köşesine yığmıştı. Bunu bir kasıtla yapmamış, sonra da bana bakmıştı. Gözleriyle de değil; tükürük dolu ağzıyla, takılıp kaldığı bir kazanımın hücresinden bana bakmıştı. Bu kayganlık hissi veren tükürüğü belli bir sınırdan sonra yutması gerektiği konusunda akıl yürütemiyordu.

İşimiz zordu. Zor, tek başına derdimizin karşılığı olabilmeye yetecek bir sözcük müydü peki? Bundan emin değildim işte.

Elif binlerce geç kalmış çocuğun temsilcisi… Elif kapital sevgilerin kurbanı… Adı en çok da para getirecek evraklara yazılmıştı onun. Annesi ile ilk görüşmemizde Elif hakkında şöyle demişti:

”Marketlerin önünden geçemiyoruz Hocam. Birden içeri dalıp istediğini alıyor ve kasiyerin olduğu yerde durmuyor, dışarı kaçıyor.”

Elif’in dünyasında markete girmesinde ve çıkmasında; bir kural, bir sınır yoktu.

Geldi.

İkinci dersimizdeydik işte. Ulaşamaz sanmıştım ama düşündüğüm gibi olmadı. Uzaklaştırdığım kâğıtlardan bazılarını çekip masaya yatırdı ve karaladı; yırtmasına ise izin vermedim. Ben kâğıtları masadan kaldırırken o da kalktı ve kontrolsüzce zıpladı; çevik hareketlerle sınıf içinde dolandı ve sayamayacağım kadar çok zıpladı. Zıplamalarında belli bir yer sınırlaması olmalıydı; ama yoktu.

Bir çocuk kâğıt yırtarken hayatla arasındaki ilk eklemler çalışır; hayatla arasındaki ilk bükülmeler… Sonrasında çocuk, kâğıdın yırtılabildiğini yaşamış olur. Farkındalık kazanır. Rastgele de karalamalı çocuk. Kalemden kâğıda leke dökülür; kalemin kâğıtta iz bıraktığını görür; hayatta özerk olmak, kendine dünyada yer açabilmektir bu biraz da. Kendine giden yolda bir muhakeme basamağıdır bu.

Peki, hep yırtmalı, hep mi rastgele karalamalıydı Elifcân? Hayır, bu süreç çok hassas takip edilmeliydi.

İkinci dersin sonunda Elif’in annesi ile konuştuk. Konuşurken hep gözlerine baktım, anne çaresizdi.

”Hocam, 6 yaşından bu yana iyileştirme merkezlerine gidiyoruz. Okula da gitti Elif. Bir spor merkezine de gidiyoruz.”

Çok tatlı bir kadındı annesi, kızı için elinden gelen neyse fazlasını yapmaya yemin etmiş bir anne… Yaşı geldiği için değil, Elif’i sürekli bir yerlere götürürken ağartmıştı saçlarını: Rehabilitasyon merkezlerine, okullara, spor merkezlerine… Üstündeki paltonun kolları aşınmıştı annenin. Başındaki örtü solmuş…

”Spor merkezinde enerjisini atıyor Hocam; zıplıyor, koşuyor…” dedi annesi. Utanarak da devam etti. ”Emekli maaşım var, onu da oraya veriyorum işte. Kızım için…”

Rastgele karalar gibi rastgele de spor yaptığı belliydi Elif’in.

Doğruydu. Enerjisini atmalıydı Elif.

Ama o enerjiyi atarken hiyerarşik basamaklar izlenmeliydi. Elif’le beraber bir merdiven yapılmalıydı; süslü bir merdiven… Elif yükselmeliydi o merdivende. Kendisi ve çevresi  hakkında akıl yürütebilmeliydi. Hakeza rastgele karalayabildiği gözlemlendikten sonra sınırlı alan çalışması başlatılmalıydı. Bu da belli ki es geçilmişti. Sınırlı alan kazanımı da ürüne çevrilip bir üst kazanıma, sonra bir diğer üst kazanıma geçmesi gereken Elifcân, bu kazanımın da hücresine mahkûm edilmişti.

Elif öfke nöbetleri olan, sınır tanımayan bir çocuktu. Annesi yorgun bir melekti, Elif de bir melekti, boşluktaki bir melekti.

Elif’in beyni, sınır kapısı sürekli açık olan, yeterince korunmayan bir ülke gibiydi.

Rastgele karalamayı hallettikten sonra geçeceği sınırlı alan çalışması, beyindeki sınır şemasına giden biricik yoldu benceğize göre.

Anne ile çocuğu bir hafta sonra yeniden görmek üzere uğurladım. Ama bir haftayı bulmadan onları tekrar gördüm.

Kadıköy’de bindiğim otobüs hareket ederken gördüm onları. Aramızda hareket eden otobüsün kirli camı vardı. Otobüs sırasındaydılar ve Elif sıraya girmiyordu. Önündeki şahısları itekleyerek otobüse binmeye çalışıyordu.

Sınır…

Elif’te bir sınır kavramı oluşmamıştı.

Ağzındaki tükürük belli bir sınırda durmalıydı mesela.

Jest-mimiklerinde belli bir sınır olmalıydı.

Zıplamalarında belli bir yer sınırlaması olmalıydı; her yerde zıplanılmazdı.

Otobüs sırasındayken sınırlı bir alan içinde hareket etmesi gerekirdi.

Girerken belli sınırlar-kurallar ile girmeliydi markete, çıkarken de öyle. Mesela kasiyerler… Rastgele karalar gibi rastgele çıkamamalıydı marketten. Kasiyerler bir sınırdır, sınırlı alan içinde boyama yapar gibi marketteki işini hallettikten sonra kasada durması gerekirdi.

”Elif,” diyorum. ”Elifcân…”

”Çok uzun zaman sürdürülmüş kâğıt yırtma, rastgele karalama,” diyorum. Ve mevzu neredeyse Fizan’a varacak.

Adını Elif koydum onun ve Elif’ler çok fazla.

Boşa geçen 45 dakikalar ile çocukların sırtından hak etmediği kadar para kazanan o kadar çok kurum var ki… Biz öğretmenler 45 dakikalık dersler dolsun diye rastgele çalışmamalıyız. Rehabilitasyon merkezlerindeki patron ve patroniçeleri, okullardaki izlek amirlerini memnun ettiğimizde; ders sonlarında da bol pıtırcıklı cümleler kurduğumuzda olay bitmiyor.

Oyalıyoruz Elif’leri.

Sistematik bir felsefeyle takip etmeliyiz çocukları; çocukların muhakeme yapa yapa özerk olmasını hedeflemeliyiz.

Elif, binlerce çocuğumuzdan sadece bir tanesi.

Bir çocuk ikinci kez büyümez ve bunun bilinciyle haykırmalıyız: ”Bir çocuk kaybedilmek istenmeyen fatura değildir.”

Ve sistem bu şekilde işlerse çok Elifler harcanır, bunun bilinciyle bir kez daha haykırmalıyız: ”Biz bu oyunun bozarız.”

Bazı es geçilmişlikler vardır ki; ya telafisi yoktur ya da o telafi çok zordur. Eliflerin hikâyesi otizmle de değil… Elif’lerin esas hikâyesi tam da bu 45 dakikalık derslerden sonra, 46. dakikada başlıyor.

 

vahapisikoe@gmail.com

 

74

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir